Mavi Marmara ve Hukuk

İnsani Yardım Vakfı ve Uluslararası Yardım Kuruluşları tarafından organize edilen Filistin’e yardım taşıyan konvoyda bulunan Mavi Marmara gemisi İsrail sularından 70 mil açıktayken İsrailli askerlerin müdahalesiyle karşılaştı.

Hiçbir devletin deniz ülkesine ait olmayan uluslararası deniz alanına açık deniz denir. Açık denizler denize kıyısı olsun olmasın tüm devletlerin ortak yararlanmasına açıktır. Hiçbir devlet açık deniz alanını egemenlik alanına dahil kabul edemez. Lakin açık deniz serbestisi sınırsız bir serbestlik değildir, deniz hukuku sözleşmelerine ve uluslararası normlar çerçevesinde uygulanmalıdır. 1982 B.M.D.H Sözleşmesi’nde  açık deniz serbestisine genel bir sınırlama olarak ‘barışçıl amaç’ kriterini getirmiştir.

Açık Denizlerde Müdahale Yasağı ve İstisnaları

Uluslararası sularda yapılacak müdahalenin sınırları Devletler Hukukunca belirlenmiştir. Kural uluslararası sularda serbesti ilkesi ve bayrak devletinin yetkili olduğudur. Uluslararası sularda bir devletin farklı bayraklı bir gemiye müdahalesi istisnai bir durumdur ve şartları bellidir. Uyuşturucu kaçakçılığı, köle ticareti, deniz haydutluğu, ya da kesintisiz takip, ziyaret hakkı bu genel kuralın istisnalarını teşkil etmektedir. Bu istisnaların dışında farklı bayraklı bir gemiye müdahalede bulunulması hukuk dışıdır.

Kesintisiz takip yetkisi, kıyı devletine yabancı bayraklı bir geminin, kıyı devletinin yetkisine tabi deniz alanlarında bulunduğu bir sırada, bu deniz alanındaki haklarını ihlal etmesi halinde bu gemiyi açık denizde de takip etme yetkisi veren istisnai bir yetkidir. Bu yetkinin kullanılabilmesi için gerekli ilk şart, yabancı geminin bir kıyı devletinin deniz alanında olması ve bu deniz alanına ilişkin haklarını ihlal etmesi veya ihlal ettiğine dair haklı ve yeterli şüphe bulunmasıdır. Takibe, yabancı geminin kıyı devletinin iç sularında, takımada sularında, karasularında, bitişik bölgesinde, münhasıran ekonomik bölgesinde ve kıta sahanlığında bulunduğu kanaati edilmeden başlanılamaz. Takibin kesintisiz olması gerekir. Bu şartlardan birinin eksikliği takibi hukuksuz kılar. Kesintisiz takip yetkisinin tesisindeki mantık, kıyı devletinin yetki alanı içinde işlenen suçların, açık deniz serbestisi ilkesinin suiistimali ile cezasız kalmasının önlenmesidir.

Yabancı ticaret gemisini ziyaret hakkı kapsamı belirsiz, tartışmalı bir haktır.  Bu hak savaş gemilerine; yabancı geminin deniz haydutluğu veya esir ticareti veya izinsiz radyo yayını yaptığından, geminin uyruksuz olduğundan, yabancı bayrak taşıdığından, savaş gemisiyle aynı uyruktan olduğundan şüphe edilmesi için makul sebepler bulunduğu takdirde gemiye yanaşma hakkı vardır.

Deniz haydutluğu, köle ticareti, uyuşturucu madde kaçakçılığı, açık denizden izinsiz yayın yapılması durumlarında da, açık denizde bayrak devletinin dışında bir devlet de söz konusu fillerden dolayı gemi hakkında durdurma, denetleme ve yargı yetkisini kullanabilecektir. Haydutluk şüphesiyle gemiye el koyan devlet haksızsa, haksız el koymadan doğan kayıplardan ve zarardan dolayı sorumludur.

Filistin Yolundaki Gemiye Müdahale: Haksız Fiil

Yardım konvoyunun maruz kaldığı müdahale İsrail sularından 70 mil açıkta gerçekleşmiştir. Açık denizlerde uygulanacak hukuki rejimin temel ilkesi olan serbestilik ilkesi gereğince her ülkenin açık denizleri kullanma hakkı vardır. Bu hakkın engellenmesi, kesintiye uğratılması yukarıda saydığımız istisnai haller dışında hukuka aykırıdır. Yardım gemisiyle ilgili olarak kesintisiz takip şartları oluşmamıştır. Kesintisiz takibin hukuka uygun olmasını sağlayan ilk şart olan takibin başlama yeriyle ilgili şart gerçekleşmemiştir. Takip İsrail’in kara sularında başlamamıştır. Yabancı gemiye müdahaleyi haklı kılan bir diğer yolun ziyaret hakkı olduğunu söylemiştim. Bu hakkın da olayda İsrail askerlerinde bulunmadığını görüyoruz. Zira bu hakkın varlığı için; yabancı geminin deniz haydutluğu veya esir ticareti veya izinsiz radyo yayını yaptığından, geminin uyruksuz olduğundan, yabancı bayrak taşıdığından, savaş gemisiyle aynı uyruktan olduğundan şüphe edilmesi için makul sebepler bulunması gerekmektedir. Açık denizlerde yabancı gemilere müdahaleyi mümkün kılan haydutluk, kaçakçılık gibi sebepler bakımından da İsrail devletinin müdahalesi hukuka aykırıdır. Zira Mavi Marmara gemisi Türk limanından çıkmış, içinde bulunan her şey Türkiye’nin gümrüğünden geçirilmiştir. Türk hukukunun gerekleri yerine getirilmiştir. Savaş zamanında açık denizde savaş gemilerinin birbirini durdurmasına ilişkin uluslararası teamül de burada uygulanamayacaktır. Çünkü Mavi Marmara gemisi savaş gemisi değildir, gemide silah bulunmadığı yardım gemisi olduğu bilinmektedir. İsrail’in Türk gemisine herhangi bir müdahalede bulunma yetkisi yoktur. Silahsız sivillere karşı ateş açılmıştır. Beyaz bayrak sallanmasına rağmen ateş kesilmemiştir. İsrail silah taşıma şüphesinden hareketle askeri operasyonu gerçekleştirdiğini iddia etse dahi, şüphe haksız çıktığı için tazminat ödeme yükümlülüğü doğmuştur.

İsrail askerlerinin fillerinin hukuki niteliği haksız fiildir. Açık deniz serbestisi ilkesi ve uluslararası hukuk kurallarınca gemiye çıkarma yapma yetkileri bulunmayan İsrail askerleri helikopterden indirme yapmış, meydana gelen ölümleri de nefsi müdafaa olarak açıklamıştır. Tüm dünya televizyonlarına ve internete düşen görüntülerdeki manzara silahsız sivillere karşı orantısız güç kullanıldığını göstermektedir. Sivilleri hedef alan bu filler ile İsrail savaş suçu işlemiştir.

Türkiye’nin talebi üzerine toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi İsrail hakkında kınama kararı almıştır. İsrail ise uluslararası kamuoyunun ortaya koyduğu baskı neticesinde elinde esir olarak tuttuğu yolcuları ülkelerine gönderme kararı almıştır. Olayın tam olarak nasıl cereyan ettiğinin araştırılması ile daha sağlıklı ve kesin yargılara varmak mümkün olacaktır. Bu araştırmanın tarafsız bir komisyon tarafından yürütülmesi hakkaniyet açısından lüzumludur. Bundan sonraki hukuki süreçte meydana gelen kayıplar için doğan tazminat hakkının istemi gündeme gelebilir.

Bir İç Savaşın Anatomisi: Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları

Dünya üzerindeki bazı ülkelerde görülen merkeziyetçi yapıların ülke içindeki gruplara karşı sertleşmesi zaman zaman ayrılıkçı hareketleri de alevlendirmektedir. Sosyo-ekonomik olarak alt katmanda yer alan gruplar, etnik yapıları ya da dini kullanarak kitleleri mobilize edebilmekte ve bu şekilde ayrılma yoluna başvurabilmektedirler. Bu durum ülkelerde ciddi kaos ve iç çatışmalara neden olmakta ve yönetim problemleri ortaya çıkarmaktadır. Güney Asya’nın en büyük problemlerinden biri de 1976’da kurulan Tamil Kaplanlarının, 1983-2009 yılları arasında kimine göre hasar bırakan, kimine göre özgürlük mücadelesi olarak görülen Sri Lanka’nın kuzeybatısında bağımsız bir devlet kurmak için1 hükümete karşı yürüttüğü kanlı mücadeledir. Sri Lanka iki önemli etnik grubun yaşadığı yaklaşık 20 milyonluk nüfusa sahip bir ada ülkesidir. Sinhala (Lion People) ve Tamil etnik grupları ülkede önemli bir gerginliğin de yapısını oluşturmaktadır. Sri Lanka’nın kurucu unsurlarından olan Sinhala etnik grubu Tamillere göre daha ön plandadırlar. 1983 yılında Colombo’da başlayan Kara Temmuz olayından (Anti-Tamil gösteriler) sonra Sinhalalar2, Tamillere saldırmış ve bunun sonucunda iki bin kadar Tamil ölmüştür. Bu olay sonrasında ülkede zihinsel ve fiziksel derin bir kırılma ve ayrışma başlamıştır.

 

Aslanların Cennetinde; Kaplanların Cehennemi

Çatışmanın kökenleri İngiliz sömürgeci iktidarının politikalarında yatmaktadır. Sıcak savaş 1983 yılında başlamışsa da, çatışmanın kökleri tabi ki tarihseldir. Bu tarihsel bencilliği vereceğim örnekte rahatça görmek mümkündür.

Sinhala hükümet görevlisi, Maliye Bakanı Ronnie Del Mel’in Tamil karşıtı şiddetin tırmandığı 1983 yılında yaptığı açıklama: ‘‘Sri Lanka’da iyi olan ne varsa Tamillerin elindeydi.’’3

Sonuç olarak yıllarca azınlıkta kalıp eşitlikten yana olan Tamiller ağır ancak emin adımlarla kendilerinin bürokraside dışlandıklarını ve güçlü hamilerin desteklediği Sinhalalara yer açıldığının farkına vardılar. Artık Tamil göstericiler karşı devlet şiddeti üst noktalara ulaşmıştı. Üniter bir Seylan’a (Sri Lanka’nın eski ismi)4 duydukları bağlılığın birincil şartı olan eğitim ve iş fırsatlarını da kaybettiklerini gören Tamiller, şaşırtıcı olmayan bir biçimde devletten soğumaya başladı. Çok sayıda genç Tamil artık bu sosyo-ekonomik taleplerinin ancak ayrı bir Tamil devletinde olabileceği sonucuna varmıştı. Nitekim bu Genç Tamiller, 1975 yılında Yeni Tamil Kaplanları isimli örgütleri ile ilk büyük operasyonunu gerçekleştirdi ve Jaffna Belediye Başkanı Alfred Duraiappah’a5 yönelik bir suikast düzenlediler. Ayaklanmacı Tamil gruplarının en radikallerinden biri olarak kendilerine ulus çapında ün kazandırdılar. Akabinde diğer militanların da katılmasıyla grup resmi olarak Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanlarına dönüştü.

Sri Lanka hükümeti Karşı-Terörizm (KT) ve Karşı-Ayaklanma (COIN) programlarını6 formüle edip hemen uygulamaya koydu. Kendi şiddet repertuarlarının bir parçası olarak terörü kullandılar. Örgüt 5 Temmuz 1987 yılındaki ilk intihar saldırısı Yüzbaşı Miller tarafından7, patlayıcıyla dolu bir kamyonu kuzey Sri Lanlu’nda ki bir askeri kampa sürmek biçiminde gerçekleştirdi. Hemen ardından yine 1987 yılında Hindistan, Sri Lanka ile uyum anlaşması imzaladı8. Bölgeye Hint Barış gücü askerleri gönderildi. Hindistan kendi ülkesindeki 60 milyon Tamil’i de düşünerek Tamil Kaplanlarını destekliyordu. Ancak TEKK pek çok işgalcinin en nihayetinde yaptığı gibi giderek öfkelenen toplumu hırpalamaya başlayan Hindistan’a yöneldi. Hindistan Barış Gücü’nün işin başında sergilediği profesyonellik ve incelik, subaylara yönelik suikastlar ve Hint askeri birimlerine yönelik pusularla yükselişe geçen terörizmle birlikte ortadan kalkmıştır. Hindistan’ın askeri öfkesini daha da arttıracak bir şekilde, ayak takımı denilen TEKK kadrolarından oluşan bir birlik Hindistan’ın en iyi havacı komandolarıyla ülkenin kuzeyinde önemli bir çatışmaya girmiş ve onları yenilgiye uğrattı. Hint ordusunun fark edemediği şey TEKK kadrolarının pek çoğunun Hindistan’daki seçkin askerler ve bağımsız istihbarat kanadı tarafından eğitildiğiydi… Hindistan kendi kazdığı kuyuya düşmüştü tıpkı Pakistan’ın Taliban konusunda düştüğü gibi… Sri Lanka ordusu adeta kışlasına hapsoldu. Yalnız hükümetin içindeki kişiler değil, sıradan insanlar arasında bile TEKK yabancı bir işgalciye karşı savaşan yerli bir güç olarak görülüyordu! Akabinde hükümetin kimi kesimleri gizli bir operasyonla Hintlilere karşı savaşması için TEKK’e silah sağladı. 1990 yılında Hintliler geri çekildiğinde, TEKK bu silahları Sri Lanka güvenlik güçlerine karşı kullanmak için harekete geçti. Hindistan’ın geride bıraktığı alt yapı Tamil Kaplanlarına devlet içinde devlet tohumlarını ekme fırsatını vermiştir.  Artık Sri Lanka hükümeti daha da çaresiz kalmıştı, hem TEKK’in etkili medya ve propaganda çabalarına hem de onun Batı’daki geniş ve TEKK yanlısı diasporadan yıllık 300 milyon dolar toplayan etkili küresel para toplama faaliyetlerine karşılık vermekte başarısız oluyordu.

Örgüt, 1991 yılında Hindistan Başbakanı Rajiv Gandhi’yi, 1993’te ise Sri Lanka Devlet Başkanı Premadasa’yı öldürdü. Örgüt günden güne güçlendi. Öyle bir gün geldi ki Tamil Kaplanları, tankı, hava kuvveti ve donanması olan bir örgüt oldu. Konvansiyonel (hareketli) savaş taktiğini kullanıyorlardı ve aynı zamanda dünyanın en fazla intihar saldırısı düzenleyen örgütüydüler. Bu öyle bir güçtü ki Hamas, İslami Cihad ve El-Kaide’nin örgütlerinin toplamından daha fazla intihar bombacısı eylemi gerçekleştirmişlerdir. Ek olarak söylemek gerekirse dünyada sinir gazını kullanan ilk terör örgütü. Örgütün yurtdışı merkezi Londra, Amerika merkezi ise Toronto’dur. Sürekli maddi olarak desteklenen Tamil Kaplanları, iyi eğitilmiş bir deniz terörizmi kolu olan dünyadaki tek terörist aktör unvanına sahiptir. Deniz Kaplanları olarak bilinen bu kol, tarihi boyunca Sri Lanka Deniz Kuvvetleri’nin üçte birini yok etmiştir.

İşte bu kadar gücü bünyesinde barındıran Tamil Kaplanları, hükümetin kendini meşrulaştıran bir nevi devlet terörü adı altında yaptığı saldırılar karşısında giderek kan kaybetmeye başladı. Pakistan ve Çin’in de, hükümetten yana tavır almasıyla 2000 yılı itibariyle TEKK sıfırı tüketmiş, savaştığı düşmanın azmi nedeniyle ciddi kayıplar almıştı. Belirsiz bir ateşkes ilan edildi ve iki taraf da 2002 yılında Norveç’in desteğiyle barış görüşmelerine başlamaya karar verdiler. Kısa süre içinde ortaya çıktı ki, iki taraf da karşısındakine ne güveniyor ne de inanıyordu. Zira Sri Lanka hükümeti, müzakerelerin kesintiye uğramasını kendi şiddet eylemlerini meşrulaştırma aracı olarak kullanmıştır.  Nitekim müzakere süreçleri Rajapaksa’nın seçilmesini izleyen 2005 yılında dramatik bir biçimde değişti. Bu değişimler çok kapsamlı ve derindi. Eelam IV. Savaşı adı altında şiddetli bir harekat ile Mayıs 2009 tarihinde Tamil Kaplanları Lideri Prabhakaran ve birçok savaşçı kadro da dahil olmak üzere örgütün bütün üst düzey önderliğinin ortadan kaldırılmasıyla Tamil Kaplanları kesin olarak yenilgiye uğratıldı9.

 

İhanet ve Kaplanın Ölümü

Tamil Kaplanları (LTTE) yenildi. Tamil halkının 1983 yılından bu yana süren silahlı kurtuluş mücadelesi bitti. Kuşkusuz birçok askeri-sosyo-politik sebep bu yenilgiyi hazırladı, ancak örgüt içinde yaşanan ihanet bu yenilginin en büyük nedeni. Zira Sri Lanka ordusunun örgütü otuz yıllık uzun süreli ve görünüşte sonu gelmek bilmeyen bir çatışmanın ardından nasıl yenilgiye uğratabildiğinin başka bir açıklaması da olamazdı…
Tamil Kaplanlarından ‘‘Albay Karuna’’ olarak bilinen ‘‘Vinayagamurthy Muralitharan’’  2004 senesinde Tamil Kaplanlarına büyük eleştiriler yönelterek ayrıldı. Daha sonra ise halk hareketlerinde az rastlanan bir karar ile hükümet saflarına geçti. İşte bu büyük ihanet ‘‘Liberation Tigers Of Tamil Eelam’’ için sonun başlangıcı oldu.
Büyük saldırılar ile 1995-2002 yılları arası ‘‘3. Eelam Savaşı’’10 olarak bilinen süreçte, büyük askeri başarılara imza atan Tamiller, Norveç’in arabuluculuğu ile ateşkesi kabul etti. Tamillerin haini Karuna işte böyle bir dönemde gruptan ayrıldı. Tamil grubu bir an da Jaffna Tamilleri ve Batticcaloa Tamilleri diye ikiye bölündü. Bu dönemde Karuna, Tamil Kaplanlarının bağımsız Tamil Eelam fikrinden vazgeçtiğini federalizmi savunduğunu, Tamil milliyetçiliğini bırakmadıklarını kendilerinin de hükümetle federalizm üzerinden görüşmeler yaptıklarını söyledi. Zira Karuna bir devletin dış desteği olmadan bağımsız bir ülkenin kurulamayacağını savunur. LTTE kurucusu ve lideri Velupillai Prabhakaran’ın11 sağ kolu olan Karuna, ayrılığını ihanete dönüştürüp bütün LTTE bilgilerini Sri Lanka devletinin hizmetine sundu. Tamil Kaplanları artık içten kaynıyordu ve örgütten kopmalar başlıyordu. Karuna’nın ihaneti ile birlikte LTTE büyük bir askeri güç kaybetmekle kalmadı, uğruna savaştığı halkın önemli bir bölümünün kontrolünü de yitirdi. Halk nezdinde bölünmüşlük ve iç çatışma görüntüsü yaratılmış oldu. Sri Lanka egemen güçleri bu bölünmenin ardından her türlü uzlaşma girişimini rafa kaldıran ve topyekun imhaya yönelen bir çizgi izledi12. 2004 senesine kadar sürekli yükselen örgüt, 2006 yılından bugüne kadar süren 4. Eelam Savaşı denilen bir imha savaşıyla karşı karşıya kaldı13. Tamil Kaplanları artık bir yandan kendi iç savaşıyla bir yandan Sri Lanka devletiyle savaşıyordu. Nitekim sonucunda Karuna milislerinin aktif desteğiyle 2007 yılında Doğu bölgesi tamamen hükümet kuvvetlerinin eline geçti. Tamil Karuna sayesinde yüz binlerce Tamil, Sri Lanka ordusu tarafından toplama kamplarına dolduruldu. Haine ne mi oldu? Ulusal Entegrasyon ve Uzlaşma Bakanı14.

 

Sonuç

26 yıl süren bu uzun süreli gerilla hareketi, 2009 yılında hükümetin kesin zaferi ile son buldu. Sri Lanka hala zaferin tadını çıkarıyor; oysa askeri zafer çatışmanın çözümlendiği anlamına gelmiyor. Ülkede hala vatandaşlık verilmeyen Tamiller var ve oy bile kullanamayan Tamiller gelecekleri konusunda tedirgin… Operasyonla bahanesiyle ile tam 5 milyon Tamil öldürüldü.  Tamil meselesinin çözümü için hala bir adım atılmış değil. Bu çatışmanın doğrulukla ve adilane bir şekilde çözümlenmesi gereken önemli bir siyasi yönü vardır ve bu savaşa neden olan şikâyetlere eğilip bunların çözülmesi gerekmektedir. Esas zor olan görev budur. Merkezi hükümetin 26 yıldır savaştığı Tamilleri barışçıl bir biçimde Sri Lanka siyasi sistemine entegre edebilmesi, istikrar ve huzur açısından büyük önem taşımaktadır15. Aksi takdirde Sri Lanka’nın bu yumuşak karnı her an bölgede üstünlük kurma amacıyla kullanılabilir.

Sri Lanka hükümeti 21. yüzyılın ilk açık ve net, karşı-ayaklanmacı(COIN) zaferini kazanarak Tamil Kaplanlarını yendi. Sri Lanka diğer ülkelerin erişmek için çabaladığı amaca erişmeyi başardı. Yani uzun süreli ve ölümcül bir terörizmle ayaklanmayı birleştirebilen ve etkin yarı-konvansiyonel askeri kabiliyetlere erişirlerse daha da tehlikeli olabilecek bir gruba karşı zafer kazandı. Tamil Kaplanları yok edilmiş olmasına rağmen, Tamiller bugün geçmişten daha rahat konumda yaşamamaktadırlar. Çünkü Sri Lanka’da anayasal eşitsizlik devam etmektedir. Tamil halkı anadilini kullanamamakta, fırsat eşitliğinden faydalanamamaktadır. Bu yönü ile Sri Lanka ilerleyen yıllarda yeni bir isyancı hareketle karşılaşabilir.

‘‘Onunla ya da onsuz, haklarımızı elde edene kadar direnmeye devam edeceğiz’’

 

 

REFERANSLAR:

1-Karaağaçlı, A. (2009). Sri Lanka ve Tamil Kaplanları. BİLGESAM Yayınları. (Aralık 2009)

2-Kayacan, M. (2009). Tamil Kaplanlarıyla Ordu Arasında Kalan Müslümanlar. ( 10 Haziran 2009)

3-Hashim, A. Aslanlar ve Kaplanlar Cennette: Sri Lanka’da Terörizm ve Ayaklanma. Bahar, Cilt:3, Rodos.

4-http://tr.wikipedia.org/wiki/Sri_Lanka (Erişim Tarihi: 04.10.2012)

5-Swamy, Narayan (2011). Lanka Kaplanları: Delikanlılardan Gerillalara Dönüşüm.

6-http://www.anatoliajournal.com/atad/depo/dergiler/Cilt11_Sayi2_Yil2000_1304942291.pdf (Erişim Tarihi: 04.10.2012)

7-http://asimetriksavaslar.wordpress.com/2011/04/02/tamil-kaplanlarinin-intihar-saldirilari/ (Erişim Tarihi: 05.10.2012)

8-Vigari, Macit. age. S.185

9-Amudi, N. (2009). Tamil Kaplanlarının Acı Sonu. (Mayıs 2009)

10-http://en.wikipedia.org/wiki/Category:Eelam_War_III (Erişim Tarihi: 06.10.2012)

11-Vigari, Macit. age. S.183

12-Çakır, R. (2009). Tamil Kaplanları ve PKK. Vatan Gazetesi. (19 Mayıs 2009)

13-İhsan Bal,Süleyman Özveren, age,  Mayıs  2009, s 90-92.

14-http://www.haber7.com/haber/20090310/Tamil-lideri-Sri-Lankaya-bakan-oldu.php (Erişim Tarihi: 06.10.2012)

15-Mutlu, S. (2009). Terörle Mücadelede Sri Lanka Örneği.  Stratejik Analiz Dergisi. ASAM Yayınları. (Haziran 2009)

 

KAYNAKÇA:

1-Bal, İ. (2009). Uzakdoğu’dan Yeni Kıtaya: Terörle Mücadele.  USAK Yayınları. (Mayıs 2009)

2-Çolakoğlu, S. (2008). Sri Lanka’da Ayrılıkçı Tamil Kaplanlarının Bitişi. USAK Yayınları.

3-Şahin, A. (2012). Tamil Örneği, Kürt Sorunu İçin Fırsat mı? . GASAM Yayınları.

4-Özdaş, O. (2010). Tamil Kaplanları ve Terörle Mücadelenin Zaferi. TÜRKSAM Yayınları. (Şubat 2010)

5-‘‘Asya’daki Ayrılıkçı Örgütler’’, General Books LLC, 2011.

6-(2009). Tamil Kaplanlarının Sonu. http://calismagrubu.blogspot.com/2009/05/tamil-kaplanlarnn-sonu.html (Erişim Tarihi: 02.10. 2012)

7-(2011). LTTE Tamil Kaplanları. http://asimetriksavaslar.wordpress.com/2011/04/03/ltte-tamil-kaplanlari/ (Erişim Tarihi: 03.10 2012)

8-Sri Lanka. http://www.iamistanbul.tv/haber/sri-lanka.html (Erişim Tarihi: 01.10.2012)

9-Tamil Kaplanları. http://www.hussoloji.com/tamil/kaplanlari-ltte (Erişim Tarihi: 02.10.2012)

Türk Milliyetçiliğinin Dönüşümü: Sivil Milliyetçilik

21.yüzyılda Türk milliyetçiliğinin baştan aşağıya yenilenmesinde eleştiri zorunlu hale gelmiştir. Ancak bu eleştirilerin şiddetli bir tepki ve direnç ile karşılaşacağı aşikardır. Çünkü mevcut durumdan memnun olan, çıkar sağlayan ve entelektüel açıdan yetersiz kişiler bulunmaktadır. Tabi ki bu noktada eleştirilerin amacı yıkmak değil, mükemmelleştirmek olmalıdır. Devleti putlaştıran bu gruplara rağmen artık radikal değişikliklerin vakti çoktan gelmiştir.

 

Türk milliyetçiliğinin dönüşümünü sağlayıp yeniden var olabilmesi için ‘kutsallarının’ sorgulanması gerekmektedir. Modern Türkiye devletinde Türk milliyetçiliğinin kabul ettiği meşruiyet kaynakları değişmiş lakin devletin kutsallığı algısı hala varlığını korumaktadır. Öncelikle Türk milliyetçiliğinin yeniden yapılanması için devletin kutsallığı anlayışı zihinlerden silinmelidir. Devlete öncelik veren ve bütün çıkarları üstünde tutan bir zihniyetin, toplumcu ve sivil bir milliyetçiliği arka plana atması kaçınılmazdır. Devleti ve devletçi politikaları körü körüne savunmanın milliyetçilik olduğu anlayışı, günümüzde milliyetçilik ideolojisi açısından sorunlu bir tavır yaratmaktadır bunun içindir ki günümüzde bu düşünce değişmeli yerini sivil milliyetçilik kavramı almalıdır. Milliyetçiliğin devletçilik gibi algılanması, Türkiye’de de Türk milliyetçiliği açısından bir engel teşkil etmektedir. Diğer bir ifadeyle, resmi Türk milliyetçiliğinin kendini daha çok devletçilik olarak ortaya koyması, devletin siyasal alandaki durumuna göre değişiklik göstermesinden dolayı istikrarlı ve tutarlı bir Türklük politikasının oluşmasında önemli bir engel oluşturmaktadır.

 

Dünya büyük değişimleri çok kısa süreler içinde yaşarken, Osmanlı’nın 1800’lerde geç kaldığı gibi Türk milliyetçileri de 21.yüzyılda geç kalmaktadır. Türk milliyetçilerinin söylemleri hala 1980’lerin ötesine geçememektedir. Oysaki yüzyıl değişti, haritalar değişti, Komünist blok çöktü, fikir sistemleri değişti ve gelişti ancak Türk milliyetçileri 21. ve daha ileriki yüzyılları kapsayacak nitelikte donanıma sahip yeni bir düşünce sistemi ortaya çıkaramadı. Türk milliyetçiliği, büyük bir ideolojik ve düşünsel bunalımdan geçmektedir. Yaşamın birçok alanına ve 21. yüzyılın birçok gerçeğine cevap veremez, çözüm üretemez durumdadır. Zira bu bağlamda Türk milliyetçiliğini ideolojik bir diriliş ve yenilenme süreci içine sokması gerekenler Türk milliyetçileridir. Ancak Türk milliyetçileri dünyayı anlamlandırma kaynaklarından uzaklaşmıştır. Türk milliyetçisi, küreselleşme, post-modernizm gibi düşünsel evrimler karşısında kendi anlam kaynağını bulamamaktadır. Zihinsel koordinatların yokluğu; dünyayı tanıma, tanımlama, anlamlandırma, sorunları tespit etme ve çözüm önerme eylemlerinde işlevsiz ve etkisiz bir durum yaratmaktadır.

 

Türk milliyetçiliğinin ana sorunlarından biri de ve hatta en önemlisi hedefinin olmamasıdır. İlmi ve kültürel ağırlıklı kitaplar okunmamakta sonra da altı boş fikirler ile Türk milliyetçiliği savunan insanlar yetiştirilmeye çalışılmakta ve onlara da ne yazık ki Türk milliyetçisi denmektedir. 1980’li yıllardan sonra ‘gençlik’ ihmal edilmiş ve gerilerde bırakılmıştır. Okumayan, üretmeyen bir Türk milliyetçisi portresi oluşturulmaktadır. Nitekim bu noktada yeni nesil Türk milliyetçilerinin akademik noktalarda etkin olamaması da en önemli örneklerdendir.

 

Türk milliyetçiliği ve Türk milliyetçileri artık tartışılmaz bir güç haline gelen Sivil Toplum Kuruluşlarına önem vermelidir.  Şimdi STK’lar çok güçlü bir konumdadır modern siyasette yönetime katılımın yani demokratik sürecin vazgeçilmez aktörü haline gelmiştir, daha da güçlenecek daha da etkin bir konuma gelecektir. Bunun yanında siyasi partilerin bir fikrin başarıya ulaşması ve yayılmasında önemi çok büyüktür. Hatta vazgeçilmezlerinin başında gelmektedir. Türk milliyetçiliği ana ekseni olan parti, bu fikrin gerçek temsilcilerini toparlamalı ve başarıya götürecek politikalar ortaya koymalıdır. Milliyetçiliğin topluma etkisi ve işlevi konusunda partinin yanında özellikle sivil toplum örgütleri, kitle iletişim araçları, sanat merkezleri ile bir bütündür. Özelikle Türk milliyetçilerinin modern toplumun vazgeçilmezi olan sivil toplum örgütleri ve kitle iletişim araçları gibi hegemonya kurucu mekanizmalar üzerinde ne ölçüde bir hakimiyet sahibi olduğu veya başka bir biçimde sorarsak daha doğrusu bunların önemini kavrayıp kavramadığı konusunda ciddi sorunlar vardır zira Türk milliyetçilerinin STK ile olan ilişkisi veya bu alanlardaki yapılanmaları maalesef büyük ölçüde modern bir baskı aracı olarak ve demokrasinin işlerlik kazanması amacı güden niteliğinden uzaktır. Yani gerçek işlevini yerini getirememektedir.

 

Türk milliyetçisi olan kişilerin veya grupların kültürel ırkçılık veya üstün ırk söylemleri son bulmalıdır. Aksi takdirde Türk milliyetçilerinin entelektüel kapasitelerinin seviyesinin tartışılması gündeme gelecek ve bu durumda Türk milliyetçiliğinin yeniden inşa süreci aksayacak ve meşruiyet kaybı yaşanacaktır.

 

Türk milliyetçiliği kavramını sadece MHP ile özdeşleştirilmesi, geçmişi özlemle yad etmeleri ile sınırlamaları milliyetçi düşüncenin kuramsal ve pratik sorun alanlarının düzeyi hakkında bir fikir vermektedir. Nitekim “Bizim milliyetçiliğimiz Türk Milletine bugün lazım bugün” diyenlere yöneltilecek “bugün Türk milliyetçiliği için ne yaptın?” sorusu ise genellikle havada kalmaktadır. Türk Edebiyatı dergisini okumayan, Türk bayrağını en iyi yerlerde dalgalandırabilmek için okumayan, çalışmayan ve kendini geliştirmeyen kişilerin Türk milliyetçisi sayılması maalesef acı bir gerçektir. Bunu yanı sıra paraf başında da bahsettiğim üzere Türk milliyetçiliği partilere bağlı kalmamalıdır. Fikir üretimini partiler değil, Türk milliyetçilerinin ta kendileri yapmalıdır aksi takdirde eylem ve fikirleri parti düzeyine indirgerlerse bireylerin ve düşüncelerin önemi kalmayacaktır.

 

Türk milliyetçilerinin post-modern durumdan kaynaklanan siyasi, kültürel, toplumsal sorunlar karşısında özgün bir konumda bulunamayışının sebeplerinin başında, geçerli ve etkili örgütsel yapılanmadan ve bunları işlevsel hale getirebilecek zihniyetten yoksunluğu gelmektedir. Milliyetçi düşünce artık durma aşamasına gelmiştir, gelişmemekte ve yenisi üretilmemektedir. TÜRKÖNE’nin dediği gibi bugün Türk milliyetçiliğin savunucularından olduğu düşünülen (-ki öyle olmamakla birlikte) ‘‘ ‘MHP’ bir fikir hareketi olma özelliğini kaybetmiştir’’. Okumayan, yazmayan, kendini geliştirmeyen Türk milliyetçileri olursa bu devran böyle sürüp gitmek mecburiyetindedir. Önemli olan siyaset değildir, bilimdir, kültürdür, ekonomi ve toplumdur bunun farkına varılması durumunda Türk milliyetçileri yeniden meşruiyete, ilim ve irfana ulaşacaklardır.

 

Sonuç olarak; gerçek anlamda Türk milliyetçiliğinin gelişebilmesi ve yükselebilmesi için kendini Türk milliyetçisi sayanların, bütüncül perspektifli stratejik düşünme, önerilere dayalı bir atılımcılık, yeni devlet yapılanmasını tanıma ve küresel aktörlerin güçlerini farkındalık, olayların nedenselliğini kavrama ve kendine sunulan enformasyonları bilgiye dönüştürebilme özelliklerine sahip olmaları gerekmektedir. Türk milliyetçileri fikirlerini yayabilmek ve güçlendirebilmek için artık çağa ayak uydurmalı basma kalıp 80 model düşüncelerden kurtulmalı, medya ve iş hayatında etkin rol oynamalı, kamu nezdinde kaybettiği meşruiyet sorununu baştan çözmeli ve kesinlikle ama kesinlikle etnik milliyetçilikten uzak durmalıdır. Sığ görüşlü parti liderlerini takip son bulmalı parti içindeki vesayetler yıkılmalıdır. İslam-Türklük sentezinden bahseden sekülerleşmiş Türk milliyetçiliği artık İslami Türk milliyetçiliğinin ve sivil milliyetçiliğin karşısında durmamalı aksine kendine bunlardan bir şeyler katıp bunları özümsemelidir.

 

 

KAYNAKÇA

 

[1]Sarınay, Yusuf, “Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları 1912–1931”, İstanbul, 2005.

 

[2]Özdağ, Ümit, ‘‘Yeniden Türk Milliyetçiliği’’, Ankara, 3 Ok yayınları,  1. Baskı, 2005.

 

[3]Türk Derneği, (Haz.) Okay, Cüneyd, Ankara, Akçağ Yayınları, 1. Baskı, 2006.

 

[4]İnan, Afet, ‘‘Türkiye Halkının Antropolojik Karakteri ve Türkiye Tarihi’’.

 

[5]Gökalp, Ziya, ‘‘Yeni Türkiye’nin Hedefleri”.

 

[6]Yıldız, Ahmet, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene” Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938).

 

[7] İngiliz Gizli Servisi MI5’e göre Turanlılar ve Pan-Turanizm, Çev. Gonca Bayraktar Durgun- Şenol Durgun, 3. Baskı, Ankara, Alter Yayıncılık, 2005.

 

[8]Akman, Ayhan, ‘‘Etnik-Sivil Kuramsal İkileminin Ötesinde: Modernist Milliyetçilik –Milliyetçilik Kuramında Etnik/Sivil Milliyetçilik Karşıtlığı”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil, İstanbul, İletişim Yayınları, 2003.

 

[9]Atabay, Mithat, “Anadoluculuk”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil, İstanbul, İletişim Yayınları, 2003.

 

[10]Ersanlı, Büşra, İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu(1929-1937), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003.

 

[11]Georgeon, Françoıs, Osmanlı-Türk Modernleşmesi(1900-1930), Çev. Ali Berktay, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2006.

 

[12]Güngör, Erol, ‘‘Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik’’, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2003.

 

[13]Kadıoğlu, Ayşe,  “Milliyetçilik-Liberalizm Ekseninde Vatandaşlık ve Bireysellik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil, İstanbul, İletişim Yayınları, 2003

 

[14]Uzun, Turgay, ‘‘Türk Milliyetçiliği ve MHP’’, Ankara, Ebabil Yayınları, 2005.

 

Ne Olacak Şimdi?

Arkadaş!
Hani kardeştik? Bağırıyorduk sokaklarda meydanlarda. Türk-Kürt kardeştir diye. Ne oldu şimdi? Yürütemedik değil mi peynir gemisini, zaten dümeni de kırıktı, birde pek rotası varmış gibi durmuyordu…
Şimdiler de bir açlık grevidir gidiyor. İnsan kardeşinin düşmanını bu kadar sahiplenir mi? Geçen zamanda unuttuk mu yoksa. Terörist başının Türk halkına da Kürt halkına da nasıl bedeller ödettiğini.
Geçmişe kıyasla Kürt halkının bu ülkede hak ettiği değeri bulduğunu görmemek mümkün değil. Nereden nereye geldiğini şimdi ki açlık grevlerine mevzu olan taleplerden bile anlayabiliyoruz. Nerelerden nereye geldin ey Kürt kardeşim! Bak da gör… Gör de başkalarının peşine kuyruk olma. Neyse talebin yürekli  ol çık söyle. Öyle aç kalmayı, okul yakmayı çözüm görüyorsan da safını belli ette, biz kardeşiz dediğimiz insanları iyi tanıyalım.
Yıl:1930 (Atatürk hayatta)
Mahmut Esat Bozkurt 19 Eylül 1930 tarihinde Adalet Bakanı sıfatıyla yaptığı açıklamada  azınlıkların hangi muameleyi hak ettiğini açıklıyor:
”Türk, bu ülkenin yegâne efendisi ve yegâne sahibidir. Saf  Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler”
Yıl:1930
İsmet İnönü de yirmi gün önce yani aynı yılın 31 Ağustos’unda aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor.
”Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”
Yirmi gün önce Başbakan bunu diyorsa yirmi gün sonra onun Adalet Bakanın da  onunda çok daha ilerisinde bir şey söylemesine şaşmamak lazım.
Yıl:2012
72 cezaevinde 707  tutuklu 58 gündür açlık grevinde. Hak arıyorlar. Belli talepleri var. Birincisi anadilde savunma. İçinde bulunulan duruma bakıldığında zaten hazırda bir taslak var hükümet talebi karşılıyor. Çözüm için artık son iş parlamentoya kalmış. İkincisi terörist başına tecridin kaldırılmasıymış. Şu cümleleri yazarken bile insan tebessüm ediyor. Komik geliyor. Kürt halkı dedikleri İmralı’dakinden mi ibaret. Yok, mu Kürtlerin başka sorunları da bu talep ilk 3 sırada yer alıyor. Tecrit kaldırılınca ne olacak bitecek mi sorunlar. Kardeş kardeş yaşayacak mıyız bu ülkede. Hayır tabii ki.
Taleplerin ardı arkası kesilmeyecek. Yarın  70 kişi daha açlık grevine girecek  yine talepler sıralanacak. Devlet zor durumda bırakılmaya çalışılacak. Yetinilmeyecek. Dolayısıyla hükümet bu konuda kesinlikle taviz veremez vermemeli. Açlık grevlerinin bir hak arama, talep dayatma yöntemine çevrilmesine izin vermemeli.
Hiç kimse unutmamalı ki bu ülkede Kürt  haklının talepleri olduğu kadar şehit annelerinin şehit babalarının da talepleri var. Bu insanlar neredeler? Terör yandaşları hak ararken bu insanlar neden susuyorlar.
Bu şekilde hak aramaya yönlendiren, grevdekilerin taleplerini yerinde bulan altına imzamı atarıma kadar götüren, bu kadar insan bedenini ölüme yatırmış talepleri göz ardı edilmemeli diye söylemlerde bulunan; Sayın ( Parti başkanları, vekiller, aydınlar, stk üyeleri, köşe yazarları, özgürlükçüler): Cevap verin.
707 kişi 72 ayrı meydanda toplansın süresiz açlık grevine başlasın, talepleri de ”terörist başına tecrit devam etsin hatta ve hatta idam T.C.K daki yerini tekrar alsın”  olsun.
E, ne olacak şimdi?

John Locke’a Geç Kalmış Türkiye’de Resmi İdeolojinin Gölgesindeki Din ve Vicdan Özgürlüğü

Din ve Vicdan Özgürlüğünün Gerçek Anlamı

Ülkemizde henüz kurumsallaşmamış olan din ve vicdan özgürlüğü kavramı en temel insan haklarından biridir; yani evrensel bir haktır. Ancak bu hak özellikle militan laikliği benimseyen devletlerde gerçek değerini bulamamış ve sürekli ihlallere maruz kalmıştır. Bu tarz ‘sezaropapizm’ yapılanmalarda devlet, dinin bireye ve topluma bırakılmayacak kadar önemli bir şey olduğunu düşündüğünden dolayı dini hayatı bürokratik din kurumları aracılığıyla kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Ancak insanların barış içinde yaşayabilmesi için, özgürlüğüne ve hoşgörüye ihtiyaç duyulmaktadır. 17.yy’da bu hoşgörüyü devletler düzeyinde anlatmak isteyen John Locke, din ile siyasi otorite arasındaki çatışmalar arasında şu sözleri dile getirmiştir: ‘‘Dini yüzünden ne Putperest, ne Müslüman, ne de Yahudiler devletteki medeni haklarından mahrum edilebilirler. Dürüst, barışsever insanları ayrım yapmaksızın kucaklayan bir devlet buna gerek duymaz’’. Din ve vicdan özgürlüğü temelde iki aşamadan oluşmaktadır. Birincisi, kişinin vicdani bir kanaate sahip olması, ikincisi ise, bu kanaatin dışa vurulmasıdır. Bireyler bir dine inanıp inanmamakta serbesttirler; inanmak ya da inanmamak din ve vicdan özgürlüğünün koruması altındadır. Yani din ve vicdan özgürlüğü sadece dindarları değil, aynı zamanda dine ilgisiz olanları ve tanrıtanımazları da korur. Aksi hali din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır. Nitekim din değiştirmek veya dinden çıkmakta din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi altındadır. Bunun yanı sıra din ve vicdan özgürlüğü, sadece bireylerin inançlarını ve vicdani kanaatlerini güvence altına almakla gerçekleşmiş olmaz, ayrıca gerek bireysel gerek toplumsal ilişkilerinde dini inançlarının gerektirdiği şekilde davranma özgürlüklerini de kapsar1. Bunun gerçekleşebilmesinin ön şartı, vatandaşlarının her türlü kimlik farklılığına eşit mesafede olan tarafsız devlet ilkesinin tesis edilmesidir2. Bu ilke günümüzde birçok ülkede öngörülen bir hedef olmakla beraber, birçok ülkede ve bu arada Türkiye’de de henüz gereği gibi tesis edilmiş sayılmaz. Oysaki herkes, dini inancını veya felsefi mütalaalarını serbestçe seçme ve bunları yalnız veya başkalarıyla birlikte bir topluluk halinde ifade etme hakkına sahiptir3. Din ve vicdan özgürlüğü, insanın hem onurlu bir hayat sürebilmesinin gerektirdiği bir hak kullanımı olması, hem de çatışma kaynaklarının kurutulmasına hizmet ederek toplumsal barışın tesis edilmesine katkıda bulunması bakımından vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Tarihi tecrübe göstermiştir ki, insanların inanç ve değerlerini özgür bir biçimde yaşayabildiği yerlerde refah ve zenginlik de artmıştır. Bu çerçevede, din ve inanç özgürlüğü hem ahlaki nedenlerle, hem de sonuçları bakımından savunulmayı hak etmektedir4.

Türkiye Cumhuriyet’inde Din ve Vicdan Özgürlüğü

       1923’te yeni filizlenen bir cumhuriyet olan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan miras kalan güçlü, radikal ve jakobenci otoriter bir gelenek üzerine inşa edilmiş bunu yaparken jakobenci Fransa’nın yıllarca din-laiklik-ideoloji tartışmalarıyla nasıl geri kaldığı görmezden gelinmişti. Bu felsefeyle kurulan devlet yeni seküler bir toplum inşa ediyor, kendi ‘çağdaş’ halkını yaratıyordu. Bunu gerçekleştirebilmek içinde o dönem tek parti olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın oklarını resmi ideolojisi olarak belirlemişti. Devlet, kendi varoluş çizgisini bir kenara bırakıp toplumun hak ve özgürlüklerini korumak yerine, o toplumu baştan yaratmayı kendine görev edinmişti. Bu toplumsal mühendislik projesinde yeri olmayan kavramlardan biri de devletin kendi kontrolünde olmayan ‘din’ idi. Yeni devlet ideolojisi, Kemalizm eşliğinde baştan yaratılmak istenen toplumun önünde en büyük tehdidi din olarak görüyor ve John Locke’un dile getirdiği ‘liberal hoşgörü’ kavramını en baştan yok sayıyordu. Bu aşamada millileştirme ve laikleştirme çabalarını sürdüren devlet, bu çerçevede gayrimüslimler arasında da faaliyet göstermiş cemaatlerin yapılarını değiştirerek, kendi güdümündeki isimleri cemaat lideri yapmaya çalışmıştır. Laiklik ilkesinin o zamanlardan itibaren yanlış anlaşılıp uygulandığı görülüyordu çünkü Osmanlı’dan miras kalan geleneğinde etkisiyle Türkiye’de laiklik, devletin dinler ve inançlar karşısında tarafsızlığı anlamında algılanmamış; Türk milliyetçiliği ile uyumlu hale getirilmeye çalışılmış akabinde uzun vadede bu kavramın içi tamamen tasfiye edilerek totaliter bir ilke olarak algılanmıştır. Dini kıyafetlerin yasaklanması, şapka devrimi, ezanın Türkçe okutulması vb. örnekler bu algının tartışılmaz örnekleridir. İleriki dönemlerde devlet ideolojisinin laikliğe yaptığı ‘monolitik’ yorum, din-vicdan, ifade, örgütlenme özgürlüklerinin daraltılmasını ve demokratik siyasetin iktidarsızlaştırılmasını sağlamıştır. Oysa liberal ve demokratik bir sistem için bu ideoloji güdümündeki cumhuriyet değil gerçek bir liberal demokratik cumhuriyet gerekliydi ancak bu sayede özgürlükçü ve çoğulcu olabilirdi.

Çok partili siyasal yaşama geçişle birlikte toplumun, devletin İslam’ından sivil İslam’a geçişe dair talepleri gündeme gelmiştir. Demokrat Parti dönemi ile birlikte kısmi liberalizasyon gerçekleşip, özgürlüklere adım atılsa da sık sık gerçekleşen askeri darbelerin de etkisiyle özgürlükler kesintiye uğramış ve Müslüman kitleler ile devlet arasında kalıcı bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bu uzlaşının sağlanamamış olmasında devlet politikalarının yarattığı güvensizlikten kaynaklanmaktaydı.

Modernleşme hareketinin Türk stratejistleri, İslam’ın yerini insanların zihinleri üzerinde yeni sınırlar tesis eden başka bir din, yani yeni bir ideoloji ile değiştirmeye kalkmışlar dolayısıyla da vatandaşlara kendi sağduyularına dayanarak inandıkları değerleri seçmeleri hakkını tanımamışlardır. Bu hakkı elde etmeye çalışanlara da ‘anti-etatist’ demişlerdir. Din ve vicdan özgürlüğü bu özgürlüğün gerçek temeli olan ‘laiklik’ kavramından ayrı düşünülemez ancak devlet ideolojisi laiklik kavramını kendi belirlediği özel şartlara göre şekillendirmiş, Türkiye din ve vicdan özgürlüğü konusunda sınıfta kalmıştır. Oysa laiklik Amerikan Anayasası’ndaki Birinci değişiklikte belirtildiği gibidir; yani devlet, hiçbir resmi din kurumu oluşturamaz ve hiç kimsenin inançlarını özgürce yaşamasına engel olamaz. Ülkemizde ise devlet, kendi laiklik anlayışını meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Türkiye’nin laiklik ve din özgürlüğü konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu’ndan, Medeni Kanun’a ve Siyasi Partiler Kanunu’na kadar birçok mevzuatta bu ‘özel’ laiklik anlayışının kanıtları bulunmaktadır. Nitekim laiklik, din ve devlet ilişkilerinin kurumsal yapılanmasında, devletin belli bir din veya inancı ve bunun pratiklerini topluma benimsetmesinin adı olmadığına göre, Diyanet’in bugünkü statüsü özgürlükçü bir laiklik yorumuyla uyumlu olmaktan uzaktır. Sürekli laiklikten bahseden ‘Kemalist İnkılap Kanunları’na anayasal dokunulmazlık sağlayan ‘bürokratik statükocu’ anlayış dini hayatın tamamen devlet kontrolü altında olmasını ve devletin müsaade ettiği sınırlar içinde bir dini hayatın yaşanmasını doğal hakkı olarak görmekte ve ideolojik bir din örgütlenmesini ‘laiklik’ adı altında kuvvetlendirmektedir. Resmi ideolojinin, sınırlarını kendisinin çizdiği ‘Müslüman Türk Milleti’ oluşturma çabasından dolayı5 devlet din politikasını Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yürütmüş, din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri ile Sünni din anlayışı empoze edilmeye çalışılmış büyük bir ideolojik endoktrinasyon uygulanmış. Cem evleri hiçbir şekilde ibadethane sayılmamış, hacca gitmek devletin tekeline alınmış, alevi köylerine istenmediği halde camiler yapılmış, Cuma hutbeleri dahi her yere merkezden gönderilmiş ve sonunda din ile ilgili olan her şey devletleştirilmiştir ve bunun adına laiklik denmişti. Oysaki John Locke’un dediği gibi temel sorun devleti kimin ele geçireceği değil, devletin topluma ne ölçüde müdahale edebileceğiydi.

Sekülerleşmeyi resmi ideoloji haline getiren devlet, din ve vicdan özgürlüğünün karşısında bir duvar gibi durmuş ve laikliği dini özgürlüklerinin sınırlandırılmasıyla eşdeğer görmüştür. ‘‘Devlet Baba’’ din ve vicdan özgürlüğünü bir insan hakkı olarak kabul etmemiş, kendi laiklik anlayışının izin verdiği ölçüde hukuki olarak tanınan ve bu tanımanın belirlediği çerçevede geçerli olan pozitif bir hak saymıştır. Çünkü Türk laikliğine göre din sadece bir ‘duygu’dan ibarettir. Türkiye ancak militan laikçi ideolojinin izin verdiği ölçüde insan haklarına saygılı olmak, hukuk devletinin ve demokrasiyi kurumlaştırmak durumundadır. İşte bu anlayış Türk demokrasisini daha gerçekçi bir ifade ile ‘yarı-demokrasi’ sini (semi-democracy), Batı demokrasilerinden ayıran ve onu totaliterizme yaklaştıran en temel noktadır. Resmi ideoloji, dinin devletini yok etmiş ancak devletin dinini yaratmıştır6! İşte bu ideolojik yapıdan dolayı devlet, bugün toplumun inançlarıyla çatışma içindedir. Resmi ideoloji, söylem olarak modernliğin temsilcisi ve öncüsü olarak kendisini sunarken İslam’ı geriliğin ve baskının kaynağı olarak lanse etmekte ve dini ötekileştirmektedir. Çünkü İslam hayatın her alanını düzenleme iddiasında bulunan, siyasi ve sosyal alanı düzenlemek isteyen ve son tahlilde bir din devleti amacı taşıyan bir dindir. Oysa gerçek şudur ki din ve vicdan özgürlüğünün önündeki engel İslam değil! Türkiye’de son dönemlerde liberal-demokrasinin gücü ile yıkılmak için büyük çaba gösterilen, topluma kendi modernliğini aşılamaya çalışan Kemalist-militan laiklik algısıdır! Nitekim Sambur’a göre: ‘Resmi ideolojinin sınırlı bir din özgürlüğüne müsaade etmesi, din özgürlüğünün plüralist ve liberal nitelikte kurumsallaşmasına engel olmuştur. Türkiye’nin sosyal, siyasi ve hukuki açılardan din özgürlüğünü kurumsallaştırmaya ihtiyacı vardır, bu liberal demokrasilerin gereğidir’7.

Türk laikliğinin rasyonel ve tutarlı bir düşünsel temeli yoktur8. Türkiye’deki laiklikle dini inançları sınırlayan ve aşan bir üst değerler sistemi kurulmuştur. Din özgürlüğü, ulusal güvenlik konusu olarak değerlendirilmiş, dini hayatın özgür bir şekilde ve spontane olarak gelişip çeşitlenmesi yerine devlet kontrolünde onun homojenleştirilmesine çalışılmıştır. Nüfus cüzdanlarındaki ‘din’ hanesi buna en büyük kanıttır oysaki devletin dini ya da ideolojik doğruları olamaz. Bireylerin, devletin dışında devletin resmi ideolojisinden farklı düşünme, bireysel inanç ve değerlerini ifade etme ve savunma özgürlükleri vardır. Ancak 1923’te temeli atılan bu yeni devlet ideolojisi, 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılması ile birlikte yeni rejimin din ve vicdan özgürlüğüyle barışık olmayacağını ilan etmişti. Gerçekten de devletçi, dayanışmacı ve ideolojik olarak taraflı olan bu anayasanın arkasında yatan siyasi felsefenin bireysellik, özgürlük ve insan hakları idealleriyle bağdaştırılması mümkün değildir. Lakin Kemalist ideoloji laikliği Türkiye’nin yaşam felsefesi haline getirmiştir. Demokrasiden çok ‘Yargıçlar Hükümeti’ni andıran Türkiye, bu felsefeyi hiç aksatmadan ve her defasında uygulamıştır. Nitekim 1989-2008 başörtüsü kararları önemli örnekler ve hak ihlalleridir. Yıllar arasındaki farka bakınca Akif’in sözünü hatırlatmak istiyorum: ‘‘Tarihtir, ders alırsak, düzeltiriz, tekerrür de etmez’’. Maalesef bizim ülkemizin tarihi tekerrürlerle doludur bunun altında ise korku yatmaktadır. Siyasi ideoloji, dindarların Türkiye’nin kamusal ve siyasal hayatına etki edebilmeleri ihtimalinden korkmaktadır. Bu nasıl bir korkudur ki bin küsür yıldır var olan bir giyim tarzı olan başörtüsünü dahi siyasi simge sayabilmektedir? Ama ‘Devlet Baba’ ideolojisi buna izin veremezdi çünkü bu yıkılmaz sanılan iktidarlarının sonu olurdu. Nitekim İstanbul Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak’ın ‘Başörtülü bir öğrenciye hak ettiği notu veremem’ sözü9 devlet ideolojisinin militanlığını ve ayrımcılığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

İslam’ın kamusal ve siyasal meselelerin dışında tutulması fiilen mümkün değildir. Nitekim Müslümanlar İslam’ı sadece dini bir inanç olarak değil aynı zamanda değerli bir irşat kaynağı ve bir hayat tarzı olarak da görüyorlar. Böyle bir kavrayışın toplumsal alanda kendini dışa vurmaması düşünülemez. ‘Dünya işlerine karışmayan din’ anlayışı şüphesiz yanlış bir tanımlamadır. Çünkü bütün semavi dinlerin, kendilerine inananlara bu dünyadaki tutum ve eylemlerinde yol göstermek için var oldukları hususu uzmanlık gerektirmeyecek kadar basit bir bilgidir. Aksi halde ‘din’ olamazlardı. İşte resmi ideolojinin bekçileri, kendi yarattıkları devletin kölesi olan devletçi seçkinler belki de en büyük hatalarını burada yapmışlar ve İslam’ın tarihsel olarak Türkiye’nin toplumsal dokusunda önemli bir yere sahip olduğu gerçeğini görmezden gelmişlerdir. 28 Şubat ile vurulan ‘irticacı’ damgası dahi aforoz edildikleri sistemin misyonerleri olmaları istenen İslami sosyal güçleri yok etmeye yetmemiş akabinde büyük bir ayaklanış ve refleksle kayıt dışı din, devletin yüksek din bürokrasinin dışında kalan sivil alanda artarak ortaya çıkmıştır. Devlet, dini gruplara sivil dini cemaatler olarak bakmak yerine onları irticacı siyasal topluluklar olarak görmüş ve her alanda kısıtlamaya çalışmıştır.

Ancak gerçek olan şudur ki devlet ideolojisinin din kurumlarının bütün çabalarına rağmen, dini açıdan homojen bürokratik bir toplumun meydana getirmesi mümkün değildir.

Ayrımcı Kemalist ideolojinin, bugün seçmenlerin yarısının oyunu almış bir siyasi partiyi, seçimlerden çok kısa bir süre sonra kapatma davasıyla yüz yüze bıraktığı; dini özgürlüklerin alanının genişletilmesi gerektiğini savunanları ‘irticacı’ diye yaftaladığı; konu din olduğunda yargı kararlarını maddi olgular üzerinden değil de olasılıklar üzerinden değerlendirdiği; Türkiye’de Süryanilere soykırım yapıldığını ileri süren Süryani Meryemana Kilise Papazı Yusuf Akbulut’u bu düşüncesinden dolayı yargıladığı unutulmaması gereken hak ihlalleridir. Başörtülü kadınlarımız özgürlüklerinden yararlanamazken Türkiye’nin laik bir cumhuriyet olmasından bahsediyoruz? Cumhuriyet’in yurttaşlarını kılık kıyafetleri nedeniyle Cumhuriyet’in düşmanı sayıyoruz? Başı açık olmak nasıl bir hayat felsefesini ifade ediyorsa, başörtülü olmak da, ateist ya da deist olmak da diğer bir hayat felsefesini ifade etmektedir. Bireylerin inançlarını özgürce yaşaması en doğal insani durum olduğu gibi başkalarının da kendileri gibi özgürce inançlarını yaşaması gerektiğini anlamaları ve kabul etmeleri zor değildir. Vural Savaş’ın sözlerinden de anlaşıldığı gibi devlet ve adalet ‘tarafsız’ değildir, olamamıştı. Bu nedenle Türkiye’de liberalizm artık zamanı gelmiş bir düşünce akımıdır.

John Locke’un Hoşgörü Siyaseti Önderliğinde Yapılması Gerekenler

Günümüz Türkiye’si liberal ve demokratik bir toplum olmaktan çok totaliter bir manzara sergilemekte. Bu nedenle en başta Devlet mekanizmasının siyasi, ideolojik alt yapısı yeniden bir inşa süreci geçirmeli ve baştan tasarlanmalıdır. Din ve vicdan özgürlüğünün gerçek anlamda tesis edilebilmesi için; militan laiklik anlayışı kökten yok edilip yerine ‘çoğulcu laiklik’ anlayışı getirilmelidir. Devlet, din ve vicdan işlerine karışmamalı, Kemalist ideoloji ve illiberal anlayışı terk etmelidir. Devletten ayrı ve bireylerin inançlarını istedikleri gibi yaşadıkları cemaatler şeklindeki dini örgütlenmelerin varlığı arttırılmalıdır, tüzel kişilik kazanma hakkı verilmelidir. Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi kaldırılmalı, Cem evlerinin ibadethane statüsünün resmen tanınması sağlanmalıdır. Eğitim müfredatı, din ve vidan özgürlüğü kapsamında tekrardan yenilenmelidir. Nitekim bunlar liberal ve çoğulcu laikliğin gerekleridir. Bunların yanı sıra din ve vicdan özgürlüğünün tam manasıyla gerçekleşebilmesi için TBMM İnsan Hakları Komisyonu her yıl raporlar hazırlayıp, özgürlük ortamını temin edebilecek hukuki düzenlemelere önayak olmalıdır.

1923’te başlatılan kendi ‘çağdaş’ halkını yaratma projesi artık son bulmalıdır. Bunun içinde başlangıç sayılabilecek yapılması gereken iki şey var; birincisi Diyanet İşleri Başkanlığı, tartışmaya açılabilmeli akabinde kaldırılmalıdır. İkincisi ve en önemlisi ise 1982 Anayasasının baştan aşağıya değiştirilmesidir. Türkiye’de devlet ideolojisinin ve din ve vicdan özgürlüğü algısının değişebilmesinin tek çözümü, otokratik mirastan kurtulup liberal, demokratik ve özgürlükçü standartlarda yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Çünkü liberalizm insanların bir arada yaşamaya çalıştıkları zaman ortaya çıkan farklılıkların ve anlaşmazlıkların ortaya çıkardığı probleme cevap teşkil eden bir siyasi felsefedir. Bu farklılıklarda ancak John Locke’un işaret ettiği gibi hoşgörü rejimi altında bir arada olabilir.

Voltaire: “Eğer İngiltere’de bir din olsaydı tiranlık tehlikesi ortaya çıkardı; eğer iki din olsaydı onlar birbirlerinin gırtlağını keserdi; fakat otuz din var ve onlar birlikte barış içinde ve mutlu yaşıyorlar.”

 

Kaynakça:

1-Arslan Z. (2005) ‘Jüristokratik Demokrasi ve Laiklik: Türk Laikliğinin Siyasal İşlevi Üzerine’, Liberal Düşünce, Cilt:10, Bahar-Yaz

2-Başdemir H.Y. (2009) ‘Optimum Değerler Olarak Laiklik ve Din Özgürlüğü’, Liberal Düşünce, Cilt 14, Sayı:55, Yaz

3- Başkan, B. (2009) ‘Başörtüsü Sorunu ve Meşrulaştırılamayan Yasakçılık’, Liberal Düşünce, Ankara, Cilt 14, Sayı:55, Yaz

4-Erdoğan M. (2002)‘Türkiye Özgürleşebilir mi?’’, Liberte Yayınları, Ankara

5-Erdogan M. (2000) ‘‘Sivil Özgürlükler ve Kamu Alanı’’, Liberte Yayınları, Ankara

6-Erdoğan M. (2004)‘Demokratik Bir Toplumda İfade Özgürlüğü, Özgürlükçü Bir Perspektif’, Liberte Yayınları, Ankara

7-John Stuart Mill, (2004)‘Hürriyet Üstüne’, Çeviren: Mehmet Osman Dostel, Ankara, LDT Yayınları

8- Liberal Düşünce, (2009) Sayı 55, Yaz

9-Liberal Düşünce, (2008) Sayı 51-52, Yaz-Sonbahar

10-Liberal Düşünce, (2005)  Sayı 38-39, Bahar

11-Liberal Düşünce, (2003) Sayı 30-31, Bahar-Yaz

12-Liberal Düşünce, (2001) Sayı 21, Kış, Sayı 24, Güz

13-Locke J.(2000) ‘‘İnanç Özgürlüğü ve Hoşgörü Üzerine’’, Editör: Aktan C.C, İ. Y. Vural, T. Aktan, Hak-İş yayınları, Ankara

14-Locke J. (1995) ‘Hoşgörü Üstüne Bir Mektup’, Çeviren: Melih Yürüşen, Liberte Yayınları, Ankara

15-Norman P. B. (2005) Piyasa, Ahlak, Din ve Devlet, Türkiye’de Din ve Vicdan Hürriyeti (Derleyen: Murat Yılmaz),  LDT Yayınları, Ankara

16-Özbudun E. (2008) ‘Türban Kararının Gerekçesi’, Liberal Düşünce, Yaz-Sonbahar, Sayı: 51-52

17-Özipek B.B (2011) ‘‘Din ve Vicdan Özgürlüğü: Türkiye İçin Bir Anayasal Çerçeve Önerisi’’, Editör.: Murat Yılmaz, Yusuf Tekin, SDE Analiz, Ankara

18-Özdalga H. (2006) ‘‘Tehlikede olan ne? Laiklik mi?  Koltuk mu?’’. Zaman Gazetesi (17.05.2006)

19-Sambur B. (2009) ‘Özgürlük ve İnsan Hakları Açısından Alevilik Problemi’, Liberal Düşünce, Cilt 14, Sayı:55, Yaz

20-Sambur B. (2009) ‘‘Türkiye’de Din Özgürlüğü, Laisizm ve Resmi İdeoloji’’, Liberal Düşünce, Cilt 14, Sayı: 55, Yaz

21-‘‘Din, Vicdan Hürriyeti ve Laiklik’’, Türkiye’de Din ve Vicdan Hürriyeti, Çeşitlilik, Çoğulculuk. Armağan, S.(2005),  Liberte Yayınevi, Ankara

22-Türkiye’de Din Özgürlüğü Raporu: ‘‘Dinler arası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Bir Arada Varoluş Arayışı’’. (2005) LDT,  Ankara

Euro Karşısında Değer Kaybeden İnsan Hayatı

Afyon’da elim bir kaza meydana geldi ve 25 askerimiz şehit oldu. Ulusal basından sokaktaki insana kadar herkesin konuyla alakalı söyleyecek o kadar çok şeyi ya da mesele hakkında o kadar derin malumatları varmış herhalde ki; kaza meydana geldiğinden beri kimse susmuyor. Aslında bu haber eskidi. Yazılan yazıldı, çizilen çizildi. Hatta üzerinden başka şehit haberleri geçti. Ama nedense ben oturup bir şeyler karalayamadım ilk anda. Patlama kaza mıydı, ihmal mi? Yoksa bir sabotaj mıydı? Tam bu kısmı aşmış kendimce bir şeyler yazmaya başlamıştım ki Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ve Afyon Valisi’nin açıklamaları bu sefer beni benden aldı, yeni düşüncelere attı. Bir zaman da onun etkisinden kurtulamadım. Hâlbuki çevremde soğukkanlı olarak bilinen benim, işletmeciyiz diye arkadaşlar ne pragmatistliğimizi bırakırlar ne de kapitalistliğimizi. Ama öyle bir olay anında Afyon’un tanıtımı olsun diye düşünmek ve bunun için Genelkurmay Başkanı’na halı hediye edip bir de bunu basına yaymak benim bile aklıma gelmez. Neyse en azından felaket anlarında bile aşk ile görev yaptığı ilin çıkarlarını düşünen bürokratlarımız varmış ya, hah işte artık içim rahat… Bizim sırtımız yere gelmez!

Tam bunları sindirdim derken şehitlerin birbirinden fakir aileleri ve iç paralayan hayat hikâyeleri. Terhislerine 2 ay kalanlar mı dersiniz, düğün arifesinde olanlar mı… Derken siyasilerin birbirinden komik ve maalesef dramatik açıklamaları başladı. Suçu birbirinin üzerine atan mı ararsınız, yoksa “mühimmat deposu öyle patlayacak bir şey değil” diye gazetecilere demeç verenleri mi… Sanki mühimmat deposu mücevherat nevi’nden “mühim” şeylerin saklandığı, efendime söyleyeyim muhafaza edildiği yer!

Daha evvelinde de devrilen araçlarda can veren askerler, yolda giderken kaza yapan askeri araçlarda yaralanan, hayatını kaybeden erler. Sonra “vatan sağ olsun”. Ya hu sağ olsun eyvallah da bunu evlatlar da sağ olacak şekilde sağlayamaz mıyız? Zaten terör diyoruz, çatışma diyoruz. Haydi, orada şehit olanları anladık, (gerçi ben onu da anlamadım, bir anlayan bana bir anlatsın ama neyse!) ama bu pisi pisine ölmek neden? Zamanın kudretli valisi Nevzat Tandoğan “bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” demişti ya hani, acaba Genel Kurmay da “bu ülke şehit verecekse onu da biz kendi kendimize veririz. Bizim ne PKK’ya ne de başka bir terörist oluşuma ihtiyacımız yok” mesajı vermeye çalışıyor da biz mi anlamıyoruz? Hani biz her şeyiyle kendi kendisine yeten bir ülkeyiz ya neticede, bu alan da boş kalmasın diye mi düşündüler acaba?

Anlatmaya çalıştığım esasında “bakın insan hayatı ne kadar değersizleşti gözümüzde, her olaya sıradan, adi birer vaka gibi bakıyoruz, oysa aslında insanlığımızı kaybediyoruz” mesajı idi ama sanırım “hiç kimse”nin umurunda değil ne kaybettiğimiz. O zaman ben “hiç kimse”yi uyandırmadan sessizce aradan ayrılayım madem… İyi uykular “hiç kimse”!…

13+10+8=!

Görsel

Yeni 4+4+4 eğitim sistemi ile alakalı okullar açılmadan evvel de açıldığı şu günlerde de yazı yazmayan bir ben kalmıştım. E, eksik kalmayayım dedim ben de yazayım madem. Herkesin, ister ebeveyn olsun ister olmasın, ne çok söyleyecek sözü varmış. Yok, 66 aylık çocuk okula nasıl gidecekmiş, yok lavabo boyları oldukça yüksekmiş ellerini nasıl yıkayacaklarmış, yok efendim annelerine muhtaçken bu çocuklar nasıl evden ayrılacaklarmış vs. Elbette haksız değil anne babalar endişelenmekte amma ve lakin biraz çocuklarımızın üzerine fazla düşmüyor muyuz sizce de? Ben çok uzak bir örnek değilim, ilkokulu bitireli bir asır filan da geçmedi ama dün gibi hatırlıyorum lavaboya boyumun yetişmediğini. Televizyonda sıraya oturduğu zaman ayakları yere yetişmeyen sabilerin ayakları ile yer arasındaki mesafeye zoomluyor ana haber bültenlerinde kameralar. Şimdi “ben 5 sene okuduğum ilköğretimin ilk 4 yılında yere ayaklarım değmeden oturdum” diyeceğim, siz de “sen de amma boy fakiriymişsin” dersiniz diye korkuyorum. İşin şakası bir yana benim kanaatim o ki kendi yeni nesil anneler kendi elleriyle “sümsük” bir nesil yetiştiriyorlar. Önceden çocuklar eve gelir ödevini yapmaya çalışır, yapamazsa annesine sorar, olmadı ertesi gün okulda teneffüste arkadaşının kitabından/defterinden kopya ederdi. Şimdiki ailelerde akşamları bir de ders saati var. Çoğunlukla anne, akşamları çocukla beraber o dersleri yapıyor, bana kalırsa çoğu ikinci bir mezuniyet diplomasını hak ediyorlar! Ama çocukları kendilerine ne kadar bağlı hatta ne kadar kendilerine mahkûm ettiklerinin farkında değiller. Belki de farkındalar ama bu onların da egolarını tatmin ettiği için anlamamazlıktan geliyorlar.

4+4+4ü bu sebepten destekliyorum. Hele de ders müfredatının ilk yılında sadece oyun ve temel sayı bilgisi alacak olduklarını yani yaşlarının-zekâlarının üzerinde bir yük yüklenmek zorunda kalmayacaklarını öğrenince iyice rahatladım. Bu sistem annesine mahkûm olmaya aday çocukları bir benliğe kavuşturacak bir sistem bence.

Şu “daha tuvalete gidemiyorlar tek başlarına altlarını yıkayamıyorlar” safsatasından da fenalık geldi. Bahsettiğimiz neredeyse 5 yaşını geçkin çocuklar. Allah aşkına 5 yaşına gelmiş çocuk nasıl hala kendi kendine tuvaletini yapamaz? Benim bildiğim çocuklar 3 bilemediniz 4 yaşında kendi başlarına tuvalete giderler idi. Şimdikiler affedersiniz “şey etmeyi” de bilmiyorlar anlaşılan.

Haaaa, unutmadan bir de “büyük çocukların” “küçük çocukları” ezeceği, döveceği meselesi var. Hayır, sanki önceki sistemde her yaş grubu için ayrı oynama alanları vardı. Daha düne kadar 14 yaşındaki 8. Sınıf öğrencisi ile 7 yaşındaki 1. Sınıf öğrencisi aynı bahçede oynamıyorlar mıydı? Hem 14 yaşına gelmiş çocuk bir katil mi, bir cani mi? Muhtemelen onun da evde o yaşlarda bir kardeşi var. Evde yoksa komşuda var. Durup dururken neden gidip “küçük çocuklar”ı dövsünler? Ama tabi sorumluluk duygusu gelişmemiş, egoist benliği ise tavan yapmış, kendini dünyanın merkezi sanan, yetiştirme hatası “büyük çocuklar”dan bahsediyorsak o başka.

Yazının başlığıyla ne alaka senin bu yazdıkların ya hu diyenler için hemen sadede gelelim. Haberlerde görmüşsünüzdür belki, Suriye’den 40 km yol yürüyerek Hatay’dan Türkiye’ye sığınan üç kardeşin haberi vardı geçenlerde. Anne babaları bombardıman sırasında ölmüş. Bindikleri araç da kendilerini yarı yolda bırakmış. Şoför “şu yolu takip edin sınıra varırsınız” demiş. “Minik”ler de el ele tutuşup yürümüşler yolu. Tek başlarına… Yürürlerken patlama ve silah sesleri hiç kesilmemiş. En büyükleri olan 13 yaşındaki Yaran “yolda kardeşlerime de bir şey olacak diye çok korktum” demiş. Hani yukarıda sorumluluk dedik ya, nedense insan ister istemez bir karşılaştırma yaparken buluveriyor kendisini. Bir yanda çorabını bile emanet etmekten imtina edeceğin yeni nesil Türk çocukları, öbür yanda savaştan, bombalardan kardeşlerini kaçırma-koruma telaşına düşen bir koca yürek.  En küçükleri ise bizde olsa 2. Sınıfa gidecek kadar küçük; henüz 8 yaşında.

Ben asıl Türkiye’nin bir 20 yıl sonrasını merak ediyorum. Bu neslin büyüyüp “iş başı”na gelecekleri zamanı…  Kendisine en azından birkaç yaş küçük kardeşi emanet edilerek büyüyenler bile iş başındayken halimiz böyleyse, ileride nasıl olacak acaba?!

Yerel Yönetimlerin Toplumsal Politikalara Etki ve Katkıları

ÖZET

Yerel yönetimlerin sosyal politikanın sağlanmasına katılım ve katkısını ortaya koymayı amaçlayan bu makalede, yerel yönetimlerin niteliği, bu kurumların sosyal politika alanındaki rol ve etkinliği incelenmiştir. Ayrıca ülkemizde 2004 sonrası yerel yönetimler alanında yapılan reformlarla sosyal belediyecilik konusunda önemli düzenlemeler getirilmiştir bu nedenle bu makalede yerel yönetimlerin yapı ve fonksiyonları ile sosyal politika sorumluluklarında meydana getirdiği yansımalara da değinilmeye çalışılmıştır.

GİRİŞ

Sosyal politika, gerek kavram gerek kapsam ve gerekse bu politikaların belirlenmesi ve uygulanmasında rol alan kurumlar bakımından sınırları kesin çizgilerle belirlenememiş bir çalışma alanıdır. Sosyal politikanın sağlanmasında merkezi ve yerel yönetimlerin dışında başta toplum olmak üzere, gönüllü kuruluşlar, özel sektör, dini organizasyonlar ve işletmelerden oluşan geniş bir alan bulunmaktadır. Demokratik ülkelerde bu kurumların giderek sosyal politikaların belirlenmesi sürecine katılımı ve sosyal politikaların uygulanmasındaki etkinliği artmaktadır.

Ancak birçok çalışmada devletin dışındaki kurumların sosyal politikanın belirlenmesi ve uygulanması sürecine katılım ve katkısı ihmal edilmekte ve sosyal politika devlet tarafından yerine getirilen politikalar olarak tanımlanmaktadır. Üstelik devletin rol ve etkinliği de kamu yönetim aygıtını oluşturan merkezi devlet, yerel yönetimler ve diğer kamu birimleri özelinde ayrı ayrı ele alınmamakta, tüm kamu yönetim aygıtının bu alandaki faaliyetleri ‘devlet’ ölçeğinde değerlendirilmektedir. Oysa üniter veya federal yapıdaki tüm ülkelerde merkezi yönetimden sonra kamu yönetim aygıtının ikinci büyük yönetim erkine sahip birimi olan yerel yönetimler ise sosyal politikaların sağlanmasında tarih boyunca önemli görevler yerine getirmişlerdir.

Küreselleşme ve bilişim devriminin oluşturduğu bu dönüşüm sürecinde artık belediyelerden yol, su, park, temizlik gibi klasik kentsel altyapı ve teknik hizmetler dışında sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitsel bir dizi yeni alanda yükümlülük ve sorumluluklar üstlenmesi beklenmektedir. Artık 21.yüzyılın çağdaş belediyecilik anlayışında “yerel sürdürülebilir kalkınma”, “sosyal belediyecilik” gibi kavram, söylem ve politikalar bulunmaktadır. Ülkemizde de artan kentsel nüfus ve beraberinde ortaya çıkan işsizlik, yoksulluk vb. sosyal sorunlar yerel yönetimlerin sosyal politika alanında önemini arttırmıştır. Merkezi yönetimin sosyal yardım ve sosyal hizmet alanındaki yetersizliği de yerel yönetimleri bu alanda aktif olmaya zorlamaktadır. İşte bu noktada, bu makale yerel yönetimlerin sosyal politikanın sağlanmasına katkısını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Yerel Yönetimlerin Sosyal Politikadaki Rolü ve Yeni Belediyecilik Anlayışı

Birçok sosyal politika tanımındaki ortak unsurlar, bu politikaların;

1) Refah düzeyini yükseltici politikalar olması, 2) Ekonomik amaçlarının yanı sıra ekonomi dışı amaçlar içermesi, 3) Toplumdaki yoksullara ve avantajsız gruplara doğru gelirin yeniden dağılımını hedeflemesidir (Titmuss, 1974: 29). Önemli bir husus da sosyal politikaların belirlenmesi ve uygulanmasında devletin birincil görevli olarak nitelendirilmesidir.

Gelişmemiş ve gelişmekte olan birçok ülkede ise temel sosyal politika konuları çözüm bekleyen en önemli sosyal sorunlar olarak önemini korumaktadır. Yerel yönetimlerin sosyal politikanın sağlanmasına katılımı incelendiğinde, bu kurumların dönem dönem ve ülkeden ülkeye değişmekle birlikte önemli sosyal politika fonksiyonlarını yerine getirdiği görülmektedir. Ekonomik istikrarın sağlanması, gelir dağılımı ve kamu hizmeti işlevlerine sahip olan yerel yönetimler gerek gelişmiş (Owens – Norregaard, 1991: 7) ve gerekse gelişmekte (Smoke, 1994: 27-33) olan ülkelerde ilk iki fonksiyonu yeterince yerine getirememektedir. Bu kurumlar sosyal politikanın sağlanmasına temelde kamu hizmeti işlevi çerçevesinde merkezi idarenin bölgesel düzeydeki temsilci veya partneri rolü üstlenerek katılmışlardır (Ersöz, 2009: 763).

Bununla birlikte birçok gelişmiş ülkede kamu sektörü istihdamının önemli bir kısmı yerel yönetim birimleri bünyesindedir. Bu kurumlar toplu pazarlık müzakerelerindeki tutumları ve toplu iş sözleşmelerinde ülke geneli örnek olabilecek çağdaş düzenlemeleri ile çalışma koşullarının iyileştirilmesine öncülük edebilir, bölgesel istihdam politikaları uygulayabilirler. Diğer bir ifadeyle yerel yönetimler kamu hizmetinin sağlanmasına katılımlarının yanı sıra dar anlamda sosyal politika alanında da daha fazla fonksiyon icra edebilirler.

1930 yılında çıkarılan ve 2005 yılına kadar yürürlükte kalan 1580 sayılı Belediye Yasası yeni hali ile batılı ülke belediyelerinde olduğu gibi kentsel hizmetler alanında oldukça geniş yetki ve görevler vermiştir. Öyle ki, belediyeler, kentlerde her ne tür farklı bir uygulamaya başvursalar, yasal dayanağını bu yasada bulabilmişlerdir (Tekeli,1983: 14-15). 1950’li yıllarda merkezileştirme süreci başlamakla birlikte, hızlı nüfus artışı ve göç nedeniyle artan kentsel hizmet talebi, belediyelerin zaten kıt olan kaynaklarını kentsel altyapı ve temel hizmet taleplerinin giderilmesine yöneltmesine, diğer bir ifadeyle sosyo-kültürel nitelikli işlevlerin zorunlu olarak bu kurumların ilgi alanı dışında kalmasına yol açmıştır (Tekeli,1983: 15). Nitekim 1990’lı yılların ortalarına kadar ülkemizde birkaç büyükşehir belediyesi dışındaki belediyeler genellikle yol, asfalt, temiz su, çöplerin toplanması, atık sistemi ve yasaların denetlenmesi vb. hizmetleri yerine getirmeye çalışmışlar, sosyal-kültürel alanda çok fazla etkinlik gösterememişlerdir. Ancak, 1990’lı yılların ortalarından itibaren özellikle büyükşehir belediyelerinin görev ve fonksiyonlarında büyük bir artış meydana gelmeye başlamıştır. Herhangi bir yasal değişikliğe veya belediye gelirlerinde büyük bir artışa dayanmayan bu değişiklik, belediye yönetimlerine 1994 yılındaki mahalli idareler seçimlerinden sonra gelen başkanların kişisel hizmet anlayışından kaynaklanmıştır. Bu seçimde, Refah Partisinin adayları, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere birçok belediyede yönetimi devralmışlardır. Özellikle, bu iki büyükşehir belediye başkanının başlattığı sosyal ve kültürel içerikli hizmetler, yavaş yavaş öncelikle partili ve daha sonra da diğer siyasi partilere mensup belediye başkanları tarafından benimsenmeye ve uygulanmaya başlanmıştır. Bu iki belediye kentsel hizmetlerin yanı sıra özellikle, sosyal yardım, sosyal hizmetler, eğitim, sağlık, konut gibi sosyal politika alanlarında o güne kadar görülmeyen hizmetlere yönelmişlerdir. Özellikle “yaşlılar, özürlüler, kadınlar, çocuklar, yoksullar ve acil yardıma ihtiyaç duyanlara” yönelik çeşitli hizmetler sunan kurumlar teşkil etmeye başlamışlardır. Huzurevleri, bakım evleri, özürlü merkezleri, kadın ve çocuk sığınma evleri kurmuşlardır. Bu dönemde temelleri atılan belediyecilik anlayışı, 2000’li yılların başlarında yeni bir ivme kazanmış ve belediyeler tarafından sunulan hizmet paketi daha da genişlemiştir. Öyle ki, bu hizmet yarışı zamanla “sosyal belediyecilik” anlayışının da ötesinde “yerel toplumun ekonomik, sosyal, kültürel ve fiziki gelişiminden sorumlu belediyecilik” anlayışının doğuşunu sağlamıştır. Büyük kentlerde sosyal yardımlarla başlayan topluma duyarlı belediyecilik anlayışı, yerel ekonomik, sosyal, kültürel ve fiziki kalkınmadan sorumlu belediyecilik anlayışına doğru bir dönüşüm geçirmiştir. Gerçekten, belediyeler kapsamlı kültürel etkinlikler, sosyal yardım ve sosyal hizmet projeleri gerçekleştirdikleri gibi, tedricen de olsa bölgelerinin ekonomik gelişmesinde önemli roller üstlenme eğilimine girmişlerdir (Ersöz,2006: 1004).  Yine, son yıllara kadar sadece birkaç büyükşehir belediyesi yaygın eğitim organizasyonları düzenlemekteyken, bugün büyükşehir belediyelerinin büyük çoğunluğu sanat ve meslek edindirme kursları yoluyla yaygın eğitim organizasyonları oluşturmaya başlamışlardır.

Sonuç olarak 2000’li yıllarda devletin ekonomiden el çekmesi, yerel ve bölgesel birimlere görevlerini devrederek idari-bürokratik hantallıktan kurtulması, halka daha yakın olan birimlerin etkin kılınarak verimliliğin yükseltilmesi gibi gerekçeler ile kamu yönetiminde yeniden yapılanma hareketi başlatılmıştır. Yeni kamu yönetimi anlayışı olarak nitelendirilen yeni kamu yönetimi modeli, kamu sektörünün performansını artırmaya yönelik kamu kurumlarının yeterliliklerini geliştirecek strateji ve taktikler olarak tanımlanmaktadır (Behn, 2001: 26). Çok geniş amaçlar taşımakla birlikte yeni kamu yönetimi anlayışının gelişmiş ülke yerel yönetimlerine etkisi, bu kurumların yönetiminde özel sektör yönetim tekniklerinin hayata geçirilmesi ve daha da önemlisi yönetişim ve kurumsal yönetişim prensipleri çerçevesinde karar alma süreçlerine halkın aktif katılımına imkan veren düzenlemelerin yapılması biçiminde ortaya çıkmıştır. Nitekim Avrupa Kentsel Şartı’nın “katılım, kent yönetimi ve kentsel planlama” başlıklı 12. ilkesinin maddeleri bu gerekliliği ortaya koymaktadır.

1)Halkın yerel politik yaşama katılımı yerel, siyasi ve idari yapıların bütün düzeylerinde hayata geçirilmelidir.

2)Kentin geleceğini etkileyen bütün büyük projelerde halka danışılmalı, halkın görüşü alınmalıdır.

3)Yerel politik kararlar bir uzman ekip tarafından yönetilen kentsel ve bölgesel plana dayanmalıdır.

4)Karar alma sürecinin son aşamasında politik tercihler yaşamsal ve anlaşılabilir olabilir.

5) Yerel yönetimler gençlerin yerel yaşama katılımını sağlamalıdır.

 

Refah Devleti Dönemi ve Yerel Yönetimlerin Transformasyonu

Refah devleti, vatandaşlarının sosyal güvenliğini sağlayan ve mevcut yapı ve koşulları geliştiren devlet olarak nitelendirilmektedir. En fazla kabul gören Asa Briggs’in tanımında ise refah devleti, ‘‘piyasa güçlerinin rolünü azaltmak amacıyla, bilinçli bir şekilde örgütlü kamu gücünün kullanıldığı bir devlet türüdür’’ (Briggs, 1999: 221-259). Briggs refah devletinin, bireylere ve ailelere, minimum bir düzeyde gelir garantisi sağlanması, kişilerin, belirli sosyal risklerin üstesinde gelmelerinde onlara yardımcı olunması ve sosyal refah hizmetleri aracılığıyla, tüm vatandaşlara en iyi yaşam standartının temini ve alanlarında faaliyette bulunduğunu belirtmektedir (Özdemir, 2004: 36).

Kısacası refah devleti, toplumda sosyal refahın sağlanması için devletin ekonomiye müdahale etmesinin gerekli olduğundan hareket eden devlet anlayışıdır. Refah devleti ekonomiye müdahalelerle refahın arttırılması ve daha da önemlisi artan refahın üretim faktörleri arasında adil dağıtılmasını amaçlar (Pinch, 1997: 5).

Bu anlayışa sahip refah devletinin gelişmiş Batılı ülkelerde ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşından sonra, devletin müdahaleci niteliğinin ekonomik ve sosyal hayatta daha belirleyici olması gerektiği anlayışı ile birlikte gerçekleşmiştir. Devletin piyasalara müdahalede bulunmaması temeline dayalı Liberal politikalar, 1929 Dünya bunalımından sonra yerini, ekonomik ve sosyal düzenin tanziminde devleti birincil aktör haline getiren Keynesyen iktisat politikalarına bırakmıştır.

1970’li yılların ortalarında, birinci ve ikinci petrol krizleri ile başlayan yeni bunalıma kadar hızlı bir büyüme ve refah artış dönemi yaşanmış ve müdahale anlayışının iyice yükseldiği bu dönemde devletler sosyal politikaların sağlanmasında en etkin kurumlar haline gelmiştir. Refah ve büyüme döneminin koşulları devletin ham sosyal politikaları kolayca uygulamaya koymasına hem de sosyal politikaların tür ve kapsamının genişlemesine imkan sağlamıştır. Kısacası bu devrede refah devleti kurumsallaşmış ve sosyal politika kavramı genişlemiştir.

Refah devletinden önce birçok batılı ülkede ilk dönemlerde kollektif hizmetlerin sağlanması görevi gönüllülük temeline ve hayırsever kurumlara dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. 20.yüzyılda ise özellikle 1940 yılından sonra gönüllülük modeli yerine refah modelin doğuşu sağlanmıştır. Refah modeli çerçevesinde eğitim, sağlık, alan kullanımı ve planlama, devlet konutları, tam istihdam politikası ve sosyal refah planlamasında devlet merkezli işleyen bir sistem kurmak için çok sayıda yasal düzenleme yapılmıştır. Savaş sonrası Avrupa’da bu tür gelişmelere İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından öncülük edilmiştir. Sonuçta, yetkilendirme ve refah hakkı olarak devletten beklentilerin yükselmesi genel kültürü doğmuş ve bu kültür devletin yeni taleplere ve baskı gruplarının harcamaların arttırılması isteklerine karşı çıkmasını güçleştirmiştir. Yerel düzeyde örgütlü diğer kurumlar kadar yerel yönetimlerde artan beklentiye dayanan kamu hizmetlerinin dağıtımında temel ajans olmuşlardır (Bennet, 1997: 330). Gerçekten de yerel yönetimler merkezi idareler tarafından ulusal ölçekte planlanan sosyal programların uygulanmasında temel bir araç haline gelmişlerdir (Brans, 1992: 431). Refah programları başlangıçta ulusal nitelikli olmalarına rağmen, programların uygulanması ve mahalli düzeyde yorumlanması yerel yönetimlerin düzenlenmelerine bağlı olarak gerçekleşmektedir (Bogason, 1987: 184). Birçok Avrupa ülkesinde desentralizasyon (adem-i merkezileşme) politikaları yerel yönetimlerin daha fazla yetki ve sorumluluk almasına imkan vermiş, yerel yönetimler refah politikalarının en önemli tamamlayıcı-uygulayıcı ajansı haline gelmişlerdir. Zaten refah devleti aktivitelerinin yarısından fazlasını oluşturan kamu refahı hizmetleri yerel yönetimler tarafından organize edilmekte ve dağıtımı yapılmaktadır (Hanssen, 1997: 109).

Sonuç olarak merkezi idare – yerel yönetim ilişkisinde büyük değişimler olmuştur. 1980’den beri merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki ilişki bir adem-i merkezileşme (desentralizasyon) süreci tarafından biçimlendirilmektedir. Bu süreçte merkezi idareler sürecin yönetici rolüne sahip olmuşlar ve kendilerini artan bir şekilde ‘yetkin otorite’‘olanaklandırıcı otorite’ (enabling) haline dönüştürmek suretiyle hizmetlerin sağlanması görevini yerel yönetimlere devretmişlerdir (Naschold, 1996, 131-136). Refah devleti dönemi, merkezi devlette olduğu gibi yerel yönetimler içinde son aşamadır. Nitekim yerel yönetimlerin sosyal politika fonksiyonlarının en üst düzeye çıkmasının tek yolu da budur.

 

Sosyal Belediyecilik

Sosyal Belediyecilik; yerel idareye sosyal alanlarda planlama ve düzenleme işlevi yükleyen, bu çerçevede kamu harcamalarını konut, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal amaca kanalize eden; işsiz ve kimsesizlere yardım yapılması, sosyal dayanışma ve entegrasyonun tesis edilmesi ile sosyo-kültürel faaliyet ve çalışmaların gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan altyapı yatırımlarının yapılması için bilinçli politikalar üretmesini öngören; bireyler ve toplumsal kesimler arasında zayıflayan sosyal güvenlik ve adalet mevhumunu güçlendirmeye yönelik olarak yerel idarelere sosyalleştirme ve sosyal kontrol işlevleri yükleyen bir modeldir (Akdoğan, 2002). Türkiye’de 1950’li yıllarda başlayan nüfus artışı ve göçler, kent nüfusunu arttırarak belediye önceliklerinin sosyal politikalardan ziyade temel kentsel altyapı ve hizmetlerinin karşılanmasına doğru yönelmesine sebep olmuştur. Kaynak sorunu bugün de devam etmekte ve birçok belediye, kentsel hizmetleri dahi yeterince yerine getirememektedir. 1950’li yıllardan itibaren belediyelere verilmiş olan birçok sosyal ve kültürel içerikli görev, bu görevlerin merkezi idare veya başka kurumlara verilmesinden değil; kaynak yetersizliği nedeniyle belediyelerin ilgisizliğinden dolayı zamanla bu kurumların görev alanları dışında kalmıştır. Kuşkusuz bu dönemde birçok belediye, bu kurumların eğitim, konut, sağlık, sosyal yardım ve sosyal hizmetler alanlarındaki yetkinliklerini ortaya koyan başarılı projelere de imzalar atmışlardır. Geçmiş dönemden fakir, kimsesiz, özürlü ve yaşlı kimselere aşevlerinde sıcak yemek, yiyecek, giyecek verilmesi biçiminde devralınan sosyal yardımlar, 1990’lı yıllardan sonra hem tür, nitelik ve kapsam olarak artmış ve hem de ayrı ayrı belediye kurumları tarafından sağlanır hale gelmiştir. Özürlüler merkezleri, huzurevi, kadın ve çocuk sığınma ev ve merkezleri, hastane, poliklinik ve sağlık merkezlerinin kurulması ve kapsamlı meslek ve beceri kazandırma kurslarının düzenlenmesi birçok Büyükşehir belediyesinin temel hizmetleri arasına girmiştir. Bazı büyükşehir belediyeleri tarafından sağlanan bu hizmetler, giderek yaygınlaşmaktadır (Ersöz, 2006: 148-149).

 

Sosyal Belediyeciliğin İfası, Sorunları ve Çözüm Yolları

Belediyeler, kendi sınırları içerisinde yaşayan birey, aile ve toplulukların üç ayrı kaynaktan gelen sorunlarıyla yakından ilgilenmek durumundadır. Bunlar; temelde toplumsal sistemin işleyiş ve yapısından kaynaklanan ve özellikle büyük şehirlerde acil müdahaleyi gerektirecek boyutlara ulaşan yoksulluk, dilencilik, suçluluk ve benzeri sorunlar; belediyelerin kendi hizmet alanları içinde meydana gelen afetlerden dolayı zarar gören bireylerin karşılaştıkları ve çevresel koşulların da etkisiyle somutlaşan çocuk, yaşlı ve engellilerin karşılaştıkları sorunlardır. Günümüzde belediyelerin “sosyal belediyecilik” olarak adlandırdıkları uygulamalar, işte bu üç kaynaktan gelen sorunların çözümüne ilişkin çabalara ait olup, temelde sosyal hizmetler ve sosyal yardımlardan oluşmaktadır. Sosyal yardımlar denilince, asgari düzeyde dahi kendisini ve bakmakla yükümlü olduğu kişileri geçindirme imkânı olmayan bireylere, muhtaçlık durumlarıyla orantılı olarak yapılan ve onları kendilerine yeterli duruma getirmek amacını taşıyan ayni ve nakdi yardımlar anlaşılır (Aydın, 2006: 8). Sosyal hizmetler ise, ülkenin imkânları ölçüsünde, toplumdaki yoksul ve engelli gibi dezavantajlı kesimlerin üyelerine, insan onuruna yaraşır, çevreleri ile uyumlu bir hayat sürdürebilmeleri için sağlanan, ayni veya nakdi yardımlardır. Sosyal hizmetlerin amacı, toplumun dezavantajlı kesimlerine insanlık onuruna yakışan bir sosyal ortam hazırlamaktır. Bu yardımlar, duruma göre, geçici veya sürekli olabilir, hibe veya ucuz kredi şeklinde de uygulanabilir. Sosyal yardımların temel amacı, yoksul kişilerin korunması yoluyla toplumsal huzurun sağlanması ve muhtemel sosyal sorunların önlenmesidir. Belediyelerce sunulan başlıca sosyal hizmetler, yararlanan gruplara göre şöyle özetlenebilir (Ateş, 2009: 93):

• Çocuklara yönelik olarak; eğitime katkıda bulunulması, yeterli beslenmeye yönelik katkı sağlanması, sokak çocuklarının rehabilitasyonu için çalışmalar yapılması, kreş hizmetleri, koruyucu sağlık hizmetleri ve çeşitli sosyal-kültürel faaliyetler gerçekleştirilmesi,

• Gençlere yönelik olarak; kötü alışkanlıklar ve madde bağımlılığının önlenmesi, meslek edindirme yardımı, eğitim yardımı, iş edindirme çalışmaları, gençlik merkezleri kurulması, eğlence ve spor alanları yapılması, çeşitli sosyal-kültürel faaliyetler gerçekleştirilmesi,

• Yaşlılara yönelik olarak; kurum bakımı, sağlık yardımı, teknik malzeme sağlanması ve ihtiyaca yönelik mekansal düzenlemeler, gıda, giyim, yakacak ve ulaşım hizmetlerinden yararlanmaya yönelik ayni ve nakdi yardımlar, çeşitli sosyal-kültürel faaliyetler gerçekleştirilmesi,

• Özürlülere yönelik olarakfizik tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinde tedavi ve bakım hizmetleri, günlük yaşamı kolaylaştırmaya yönelik mekansal düzenlemeler, teknik malzeme yardımı, gıda, giyim, yakacak ve ulaşım hizmetlerinden yararlanmaya yönelik ayni ve nakdi yardımlar, meslek ve iş edindirme kursları, çeşitli sosyal-kültürel faaliyetler,

• Yetişkinlere ve muhtaç ailelere yönelik olarak; ayni ve nakdi yardımlar, fakir ve çok çocuklu aileleri desteklemeye yönelik yardımlar, aile eğitim merkezleri yapımı gibi hizmetler.

Türkiye’de sosyal belediyecilik alanında deneyimli belediyeler olsa da, uygulamaların yaygınlığı anlamında henüz arzu edilen noktaya ulaşılamamıştır. Diğer taraftan, mevcut uygulama örnekleri incelendiğinde ülkemizdeki sosyal belediyecilik uygulamalarında genellikle benzer sorunlarla karşılaşıldığı görülmektedir. Bu sorunlar arasında, belediye yöneticilerinin sosyal belediyecilik olgusuna negatif yaklaşmaları ve sosyal politikalar konusunda sosyal sorumluluk bilincinin yeterince yerleşmemesi sayılabilir (Demir, 2006: 145). Belediye yöneticilerinde sosyal sorumluluk bilincinin geliştirilmesi, sosyal belediyecilikte gönüllülüğü artırması açısından önemlidir (Ateş, 2009: 94). Belediyelerin sosyal faaliyetlerinin, zaman zaman farklı birimler tarafından ve birbiriyle koordinasyon içinde olmadan yürütülmesi söz konusudur. Sosyal belediyeciliğin standardının olmaması ve her belediyenin kendi hizmet standartlarını kendilerinin veya kıyaslama yoluyla belirlemesi önemli bir sorundur. Ayrıca, sosyal politika ve sosyal yardım uygulamalarına temel teşkil edecek verilerin yetersiz olduğu görülmektedir (Demir, 2006: 145). Sosyal belediyecilik uygulamaları, bilimsel veriler kullanılarak yapılmalıdır. Bu çerçevede kullanılabilecek önemli bir araç, sosyal doku çalışmalarıdır (Ateş, 2009: 94). Sosyal belediyecilikte asıl amaç sosyal dokunun iyileştirilmesidir. Bu bağlamda; sosyal yapıyı oluşturan sosyal dokunun unsurları, yapının kendi bütünselliği içinde tek tek ele alınmalı ve gerekli iyileştirme çalışmaları yapılmalıdır (Şen, 2007: 41-42). Fiziki ve sosyal yatırımların yapılmasında yol gösterici olacak bu çalışma sayesinde şehirdeki nüfusun gelir, yaş, sağlık ve kültür bilgileri toparlanmış olacaktır (Ateş, 2009: 94). Çıkarılan kanunlarla yeniden yapılandırılan yerel yönetimlerde temel amaç çeşitlenerek artan yerel ihtiyaçların etkin, zamanında ve yerinde giderilmesi esasına dayandırılsa da, sonuçta merkezi otorite ile yerel otorite arasında giderek çoğalan bir yetki ve görev karmaşasının önüne geçilememiştir (Caner & Açıkalın, 2008: 271). Merkezi yönetimin de sosyal hizmetlere büyük önem vermesi nedeniyle sosyal hizmet ve yardımların sunumunda çok başlılık ve kaynak israfı söz konusu olabilmektedir (Demir, 2006: 145). Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakıfları başta olmak üzere, merkezi yönetimin bu alanda faaliyet gösteren kurumlarının belediyeler ile ortak hareket etmesi, sosyal hizmet ve yardımlarda çok başlılık ve kaynak israfını azaltacaktır (Ateş, 2009: 94). Ayrıca, yapılan düzenlemelerle bütün belediyelere aynı ölçüde görevler yüklenmektedir. Üstelik bu görevler yüklenirken belediyelerin hizmetleri yürütme kapasiteleri dikkate alınmamakta ve bu konuda merkezi yönetim herhangi bir bütçe, ödenek, teknik eleman ve malzeme desteğinden söz etmemektedir (Caner & Açıkalın, 2008: 278). Belediyelerin kaynak yetersizliği de sosyal belediyecilik uygulamaları açısından önemli bir sorun teşkil etmektedir. Özellikle, borçlu ve merkezi yönetimden aktarılan kaynaklara bağımlı olan belediyeler ile kendi cari harcamalarını bile finanse etmekte zorlanan küçük belediyelerin sosyal belediyecilik için gerekli kaynakları bütçelerine koymaları çok zor olmaktadır. (Demir, 2006: 145). Başarılı bir sosyal belediyeciliğin ön şartı, belediyelerin sosyal hizmet ve yardımlar için yeterince kaynak ayırabilmeleridir. Her ne kadar yeni belediye kanunları belediyelere önemli yetkiler vermekte ise de, bu yetkilerin kullanımı için yeterli kaynak sağlanamadığından dolayı hizmet sunumu zorlaşmaktadır. Bu çerçevede, belediyelere ek kaynak sağlama yöntemleri üzerinde çalışılması gerekmektedir (Ateş, 2009: 94). Yeni belediye kanunlarının verdiği çok geniş yetki ve imkânlara rağmen, kültürel, iktisadi ve idari nedenlerle belediye yönetimine doğrudan veya halk katılımı ile vatandaş denetiminin pratikte oldukça yetersiz seviyelerde kaldığı görülmektedir (Demir, 2006: 145). Belediyelerin en önemli meşruiyet kaynakları durumunda olan yerel iradenin harekete geçirilmesi için, yerel demokratik katılım araçlarının daha işlevsel olarak devreye sokulması gerekmektedir. Yerel katılımın artması, sosyal belediyeciliğin toplum tarafından daha fazla denetlenmesine imkan verecek yapının oluşturulmasını da getirecektir. Bu durum aynı zamanda sosyal belediyecilik uygulamaları yoluyla belirli kesimlere çıkar sağlanması gibi olayların da azalmasını sağlayacaktır (Ateş, 2009: 94). Belediyelerin, sosyal nitelikli hizmetlerini sivil toplumla birlikte planlama ve uygulamaları faydalı olacaktır. Belediyelerin sivil toplum örgütleriyle ortak hareket etmeleri, hem toplumsal bir sinerji oluşturarak hizmetlerin verimliliğini hem de bu hizmetlerden gerçek ihtiyaç sahiplerinin yararlandırılması imkanını artıracaktır. Etkili bir sosyal belediyecilik uygulaması, her belediyede profesyonelce çalışan bir birimin oluşturulması ve bu birimin de faaliyetlerini üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve diğer kamu kurumlarıyla işbirliği içerisinde yürütmesine bağlıdır (Ateş, 2009: 94). Belediyelerde yeteri kadar sosyal politika ve sosyal hizmetler alanında uzman personelin bulunmaması da sosyal belediyecilik uygulamaları açısından önemli bir sorundur (Demir, 2006: 145). Bu açıdan, belediyelerde yeteri kadar sosyal hizmet ve sosyal politika uzmanları istihdamının sağlanması, hizmet sunumunda kolaylık bakımından önemlidir (Ateş, 2009: 94).

 

Sonuç olarak; küreselleşme, ademi merkezileşme ve sosyo-ekonomik dönüşümlerle birlikte sosyal belediyecilik, günümüzün en belirgin belediyecilik eğilimlerinden birisi haline gelmiştir. Belediyeler geleneksel yerel hizmetlerine ek olarak, yerel topluluğun bireysel ve grup olarak ihtiyaçlarını çözme konusunda katkı yapmayı da belediyecilik vizyonlarının temel bir unsuru haline getirmektedirler. Bu durum, ilk anda belediyelerin görev alanlarını haksız yere genişlettiklerini ve kaynakları gereksiz yere harcadıklarını akla getirmekteyse de; aslında belediyelerin sosyal hizmetler alanında sorumluluklar üstlenmelerinin, varlık nedenlerinin ve demokratik yapılarının bir gereği olduğu unutulmamalıdır. Ancak, bunun yanında sosyal belediyecilik uygulamalarında karşılaşılabilecek temel sorunların çözüme kavuşturulması da önemli bir konu olarak varlığını korumaktadır. Günümüzde sosyal belediyecilik ve sosyal politikaların yerelleşmesi ile beraber özellikle sosyal hizmet ve sosyal yardım alanında belediyelerin fonksiyonlarının arttığı görülmektedir. Ülkemizde 2004 sonrası yerel yönetimler alanında yapılan reformlarla bu konulara ilişkin önemli düzenlemeler getirilmiştir. Yeni çıkarılan 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu, belediyelere sosyal belediyecilik uygulamaları açısından oldukça geniş yetki ve görevler vermektedir. Bu düzenlemeler sayesinde sosyal belediyecilik konusunda kanuni altyapının yeterli hale geldiği söylenebilir. Ancak bu görev ve yetkilerin gereği gibi kullanılabilmesi için, belediye yöneticilerinin daha fazla bilinçlenmesi, belediyelerin mali sorunlarının çözülmesi ve yerel halk katılımı gibi önemli adımların atılması gereklidir.

 

Türkiye’de Kentsel Yoksullukla Mücadelede Sosyal Belediyeciliğin Yeri

Türkiye’de 1950’den günümüze kadar olan dönemde, kentsel yoksulluk, gecekondu toplumuyla örtüşmektedir. Oysaki konut, bireyin insanca yaşaması için temel haklardandır ve 1982 Anayasası’nın 57. maddesinde “devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler” şeklinde düzenlenmiştir. Konut sorununun en çarpıcı boyutlarda yaşandığı aşama evsizliktir. Tüm dünyada evsizlerin sayısı hızla artmakta, ülkemizde de özellikle büyük kentlerimizde yaşanan bir sorun olarak görmezden gelinemeyecek boyutlara erişmektedir. Belediyeler evsizler karşısında sorumsuz ya da geçici değil, duyarlı, sorumlu, kalıcı ve çağdaş bir çözüm üretmelidirler (Karataş, 2001: 220). Kentlerde yoksulluk sorunuyla yakından ilgili olarak ortaya çıkan bir başka sorun da dilenciliktir. Son yıllarda dilencilik sorunu sayısal olarak da giderek önemini arttırmaktadır. Belediyelerin dilencilerle ilgili çalışmaları çoğunlukla görmezden gelmek, kentin merkezi yerlerinden uzaklaştırmak ya da bu kişilerin zabıta aracılığıyla toplanıp, belirli bir para cezası uygulandıktan sonra serbest bırakılması şeklindedir. Dilencilere yönelik hizmetlerde, bu insanları dilenciliğe iten nedenlerin araştırılıp yeniden topluma kazandırılmaları yönünde bilimsel temelleri olan çağdaş yaklaşımlar geliştirilmelidir. Çalışabilecek yaş ve güçte olanların uygun işlerde istihdam edilmeleri, buna karşılık çalışamayacak durumda olan çocuk, engelli ve yaşlıların ise bakımı, korunması ve ıslahına yönelik önlemlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu kişiler, eğer varsa, yaşadıkları aile ortamıyla beraber değerlendirilmeli ve müdahale tüm aileye yönelik olmalıdır (Karataş, 2001: 221-222). Belediyelerin yoksul ve kimsesizlere yönelik en çok sundukları hizmetlerden biri aşevleri hizmetleridir. Belediyeler aşevlerinde günlük yemek çıkarmaktadırlar. Ayrıca belediyeler, gezici aşevi faaliyetlerinde de bulunmaktadırlar. Bunun dışında belediyeler, yoksul, muhtaç ve kimsesizlere gıda, temizlik maddesi, yakacak ve ekmek gibi sosyal yardımlar da yaptıkları gibi, toplu nikâh ve toplu sünnet törenleri de düzenlemektedirler (Yıldırım & Göktürk, 2008: 251). Belediyeler sağlık alanında da çeşitli hizmetler sunmaktadırlar. Genel sağlık taramaları ve evde bakım hizmetleri buna örnek olarak gösterilebilir. 4190 sayılı yasa gereği, belediyeler vatani görevini yapan askerlerin maddi durumu kötü olan ailelerine sosyal yardım ve destekle yükümlüdürler. Kanuna göre askerliğini yapan kişinin geçimini sağladığı ve hiçbir geliri olmayan anne ve babası, karısı ve çocukları ile kız ve erkek kardeşlerine belediyeler askerlik süresiyle sınırlı sosyal yardımlar yapmak durumundadırlar. Ayni ve nakdi sosyal yardımlar yapılırken, muhtaçlığın bilimsel ve mesleksel temeller çerçevesinde saptanması gerekmektedir. Bu nedenle ekonomik ve toplumsal ölçütler çerçevesinde muhtaçlık belirlenirken birey ve ailesinin özellikleri de dikkate alınmalı ve yardım alan bireyi küçültücü, onurunu zedeleyici davranışlardan kaçınılmalıdır (Karataş, 2001: 222). Bunların yanında Belediye Kanunu (mad. 14/a) ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu (mad. 7) “meslek ve beceri kazandırma hizmetlerini yapma veya yaptırmayı” belediyenin/büyükşehir belediyesinin görevleri arasında saymıştır. İl özel idarelerine de belediyelerinkine benzer sosyal görevler verildiği görülmektedir. Eryılmaz’a göre (2007: 82), özellikle meslek ve beceri kazandırma programları ile mikro kredi yöntemi, eğer iyi uygulanırlarsa, yoksullukla mücadele, istihdamı geliştirme ve yerel kalkınma açısından önemli açılımlar sağlayabilme potansiyeline sahip bulunmaktadırlar.

 

Kentsel yoksullukla mücadelede yerel yönetimler önemli roller üstlenebilecek kurumlardır. Çünkü yerel yönetimler halka en yakın kamu kuruluşları olmaları nedeniyle halkın ihtiyaç, talep ve şikâyetlerini yakından takip edebilme olanağına sahiptirler. Fakat sırf bu özelliklerinden ötürü kentsel yoksulluk sorununun çözümünde sadece yerel yönetimleri sorumlu tutmak gerçek dışı bir yaklaşım olmaktan öteye gitmeyecektir. Dolayısıyla sosyal devlet, genelde sosyal sorunların özelde ise yoksulluğun çözümünde ilk sorumlu olarak görülmelidir. Çetiner’in de ifade ettiği gibi (2007: 54), yoksulluk bir ülkenin kalkınma ve istihdam politikalarından ayrı planlanarak azaltılamaz. Her sosyal devlet, dar gelirli vatandaşlarının eğitim, sağlık, çalışma ve yaşama hürriyetini korumak, geliştirmek ve adil gelir bölüşümünü sağlamak zorundadır. Bu yüzden bir devletin kendi yoksuluna yardım yapması onur zedeleyici ve küçük düşürücü bir tutumdur. Ayrıca bir devletin yoksul insanlarına çokça sosyal yardım yapması, o devletin başarısız bir sosyal devlet olduğunun da kanıtıdır. Ancak dünyadaki genel eğilim ve ülkemizin içinde bulunduğu bir dizi koşul göz önüne alındığında, yerel yönetimlerle birlikte sivil toplum kuruluşlarının ve geleneksel koruma mekanizmalarının (aile, akrabalık, dini veya ahlaki sorumluluklar vs.) da devreye girerek bu sorunun çözümünü merkezi idare ile paylaşmaları gereği kaçınılmazdır. Türkiye’de belediyeler ve il özel idarelerine ek olarak, başta Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, İl ve İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumları, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kredi ve Yurtlar Kurumu, Emekli Sandığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Meslek Odaları ve Birlikleri, Kızılay ve çeşitli sivil toplum kuruluşları sosyal yardım ve hizmet faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Çok başlı bir sosyal yardım ağı bulunan ülkemizde, Çetiner’e göre (2007: 54-56), bu kurum ve kuruluşlar arasındaki koordinasyonsuzluk nedeniyle yardımlar hep aynı kesime gitmekle kalmayıp ciddi kaynak israfları söz konusu olmaktadır. Bazı belediyelerin sosyal yardımları popülist amaçlarla siyasi rant sağlamaya yönelik kullanır hale geldikleri de maalesef bilinen bir gerçektir. Belediyelerin gelirlerinin eşit olmadığı dikkate alındığında, bu çeşit yardımların bölgeler arası eşitsizliklere sebep olduğunu da vurgulamak gerekmektedir. Yerel yönetimlerin kentsel yoksulluğun azaltılmasında merkezi idareye önemli katkılar sağlayabilecekleri inkâr edilemez. Çarkçı (2007: 86-87), bu çerçevede her belediyenin öncelikle kendi belediye sınırları içinde yoksulluk haritalarını çıkarması gerektiğine dikkat çekerek, bunun yanı sıra bölgenin iktisadi yatırım alma noktasında hangi potansiyelleri taşıdığının araştırılmasının, kentlerin stratejik planlarına muhakkak yoksullukla mücadeleye ilişkin maddeler de konularak uygulama alanlarının tespit edilmesinin ve merkezi idareye bağlı birimlerle ortak hareket etme kültürü, beraber proje yürütme esnekliği sağlanmasının yoksullukla mücadelede önemli katkılar sağlayabileceğini belirtmektedir. Yerel yönetimlerin yoksullukla mücadelede başarılı olmaları, başta merkezi idare olmak üzere, sağlık kuruluşları, dernekler, vakıflar, kültür merkezleri, eğitim kuruluşları ve diğer tüzel kişilerle işbirliği içinde olmalarına bağlıdır (Coşkun, 2007: 57).

 

Belediyelerin Sosyal Politika Alanındaki Gelişimi

Sosyal politika alanında yapılan birçok çalışmada sınırlı da olsa yerel yönetimlerin refah devleti fonksiyonlarının yerine getirilmesindeki rolüne değinilmiş ve bu kurumların mahalli düzeydeki hizmetlerin sunulmasında merkezi yönetimlere göre daha etkin olduğu hususunda bir uzlaşma sağlanmıştır. Gerçekten, özellikle gelişmiş ülkelerde yerel yönetimlerin sosyal politika ve sosyal refah hizmetlerinin yerine getirilmesindeki payı, özellikle, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra artmıştır. 1945–1975 döneminde refah devletleri gibi, birçok ülkede, yerel yönetimler de “altın çağ” diye nitelendirilen bir dönemi yaşamışlardır. Bu dönemde yerel yönetimler, merkezi idareler tarafından ulusal ölçekte planlanan sosyal programların uygulanmasında temel bir araç haline gelmişlerdir. Çünkü refah programları başlangıçta ulusal nitelikli olmalarına rağmen, programların uygulanması ve mahalli düzeyde yorumlanması yerel yönetimlerin düzenlenmelerine bağlı olarak gerçekleştirilmiştir. Ülkemizde ise yerel yönetimler, yasal ve idari düzenlemeler ve mali imkânlara bağlı olarak zaman zaman değişmekle birlikte, sosyal politika alanında çok çeşitli görevler yerine getirmişlerdir. Belediyelerin ülkemizde sosyal politika alanındaki fonksiyonlarının neler olacağı belirsizliğini hala korumakla beraber yerel yönetimlerde sosyal politika oluşturmakla ilgili eğilimler gittikçe artmaktadır (Ersöz, 2006: 134-135). Belediyelerin görece siyasi ve ekonomik bağımsızlık kazanması sosyal belediyeciliğin tırmanmasının temel sebepleri arasındadır. Türkiye’deki sosyo-ekonomik dönüşüm, yoğun göç dalgaları ve ekonomik krizler, toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliklerin artmasına ve daha da dayanılmaz bir hal almasına neden olmuştur. Merkezi yönetimin de liberalleşme dalgası içinde temel görevlerinde yetersiz kalmasıyla, boşluk belediyeler tarafından doldurulmaya çalışılmıştır. Belediyeler gerek halka hizmet etmek için gerekse yoksul kesimden daha çok oy almak için alt yapı yatırımlarına oranla belediye bütçesine yük getirmeyen sosyal transferlere ağırlık vermişlerdir. Bu da daha çok sosyal yardım ve sosyal hizmet gibi belediyelere çok yük getirmeyen alanlarda gerçekleşmiştir. Belediyeler yapılan sosyal politika uygulamalarını kendi temel sorumlulukları olarak görmemekte ve merkezi yönetimin bu alanda karşılaştıkları sorunları çözmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar (Aysan, 2006: 13). Gerek belediyelerin kısıtlı kaynakları gerekse merkezi yönetimin temel sosyal politika aktörü olarak algılanması belediyelerin uzun vadeli makro projelerden ziyade kısa vadeli dönemsel çözümler bulmasına neden olmuştur. Ayrıca belediyelerin yoksul kesime yaptığı yardımlar ve zaman zaman yaptığı popülist uygulamaların sonucunda seçimleri kazanması daha kolay olmuştur. Belediyelerin sosyal politika alanları içinde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlikten ziyade daha az masraflı ve daha kolay bir alan olan sosyal yardımlara ağırlık vermeleri bunun en güzel örneğidir. Ancak, sadece yoksullara yardımla sosyal belediyeciliği sınırlamak oldukça hatalı olur. Sosyal yardımların yanı sıra sportif ve kültürel faaliyetler de sosyal transferin başka bir kalemini oluşturmaktadır. Sosyal transferin çeşitleri, belediye başkanının görüşüne ve belediyenin ekonomik gelişmişliğine göre değişmektedir. Mesela, İzmir Büyükşehir Belediyesi, daha çok gençler ve çocuklar için kültürel faaliyetlerde bulunurken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bunlara ek ve daha yoğun olarak yoksulluk yardımları ve sosyal hizmetlere ağırlık vermiştir. Başka önemli husus ise, belediyelerin tam olarak sınırları çizilmemiş ve kurumsallaşmamış sosyal yardımların bazı sorunları da beraberinde getirmesidir. Kimlerin yoksul olduğu ve ne tür yardımın hangi süreklilikle verileceğinin belli olmaması, sosyal yardımın kurallı, şeffaf ve sistematik olmaması yerel yönetimlerin sosyal politikalarındaki en önemli açmazlarından biridir (Buğra & Keyder, 2006: 23).

 

Belediyelerin Sosyal Politikalarına İlişkin Yasal Çerçeve

Sosyal politika; “bir ülkede çeşitli toplumsal sorunlara ilişkin olarak uygulanan politika ve önlemler bütünü” şeklinde tanımlanabilmektedir (Aydın, 2006: 5). Birçok sosyal politika tanımındaki ortak unsurlar şunlardır: Bu politikaların refah düzeyini yükseltici politikalar olması, ekonomik amaçlarının yanı sıra ekonomi dışı amaçlar içermesi, toplumdaki yoksullara ve avantajsız gruplara doğru gelirin yeniden dağılımını hedeflemesidir. Önemli bir husus da, sosyal politikaların belirlenmesi ve uygulanmasında devletin birincil görevli olarak nitelendirilmesidir (Ersöz, 2006: 119). Sosyal politika uygulayan devletlere de, “Sosyal Devlet” ve “Sosyal Refah Devleti” gibi adlar verilmektedir (Ersöz, 2003: 6). Türkiye’de yapılan tüm anayasalarda sosyal devlet uygulamalarına ilişkin hükümler yer almıştır. 1924 Anayasası’nda eğitim ve öğretimin ücretsiz olması hükme bağlanmış, 1926’da kabul edilen Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu’nda iş güvenliğine ilişkin hükümler yer almıştır. 1961 Anayasası’nda, sosyal devlet kavramı ilk defa ilke olarak kullanılmış ve devletin hak ve ödevleri başlığı altında, devletin ödevleri olarak sosyal devlet uygulamaları sıralanmıştır (Kantarcı, 2003: 76 & Bulut, 2003: 177-179). 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünde ise, her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu belirtilmektedir. Anayasamızın 5. maddesinde, devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır (Gözler, 2003: 18). 1982 Anayasası’na genel manada baktığımızda birçok maddede bireylere medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisinin tanındığı görülmektedir. Bu durum devletin asli görevleri arasında gösterilmektedir.

 

Anayasamızda devletin bu görevleri;

•Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

•Herkes yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir.

•Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

 

Belediyelerin Bir Sosyal Politika Görevi ‘Konut Politikası’

Sanayileşme ile ortaya çıkan sosyal sorunlardan bir tanesi de konut sorunudur. Kentlerdeki nüfus yoğunluğunun artışı ve yığılmalar kentlerde barınma sorununu ortaya çıkarmaktadır. Dar gelirli bağımlı çalışanların sayısındaki artış çok sayıda ve yeterli kalitede konut yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu konuda İmar yasası yetkilerini elinde bulunduran belediyeler yetkili ve görevli kılınmıştır. 5393 Sayılı Belediye Kanununda Belediyenin görev alanları arasında konut sayılmıştır. Sanayileşme ve ekonomik gelişmeye bağlı olarak ortaya çıkan kentleşme hızlı nüfus artışı ve nüfusun alanda yoğunlaşması sonucunu doğurur. Artan nüfusun barınma sorunlarının çözülmesi sosyal politikanın önemli bir alanı haline gelmiştir. Birçok ülke konut politikalarını devlete görev olarak yükleyerek konut ihtiyaçlarının giderilmesini sosyal devlet kapsamı içine almıştır. Kent alanlarının etkin kullanımı konut ve ekonomik faaliyetlerin sürdürülebilmesi için gerekli olan mekanların oluşturulmasının önemini artırmış, yerel yönetimlerin bu konu üzerinde kapsamlı çalışmalar yapmalarını gerektirmiştir.

Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde kentleşmenin sanayileşme hızından kopuk ve sanayileşme hızından daha yüksek oluşu nedeniyle kentlerdeki aşırı nüfus sadece konut açığı soru ortaya çıkarmamakta ayrıca gecekondulaşma, işsizlik, marjinal sektörlerin ortaya çıkışı gibi pek çok ekonomik ve sosyal sorun ortaya çıkarmaktadır. Sınırlı kaynaklara sahip olan gelişmekte olan ülkelerde sorunun çözümü daha da güçleşmektedir.

Konut sorunu barınma ihtiyacına yönelik olarak sosyal bir sorun olarak ele alınırken diğer bir yönü ile ise konut sorunu az olan kaynakların etkin kullanımı acısından ve sektörel olarak üretim ve istihdam boyutu ile ekonomik bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca ülkedeki iş gücünün barınma sorununun rahat ve sağlıklı konutlarla çözülmesi iş gücünün verimliliği ve teşviki üzerinde doğrudan etkilere sahiptir. Bu yönüyle de sosyal sorun ekonomik niteliği ile bir bütün olarak görülmektedir. Konut sorununun çözümüne yönelik sermaye birikimini azalttığı ve kalkınma hızını sağlayacak olan kıt kaynakların verimsiz kullanıldığı ileri sürülmekle birlikte konut sorununun çok önemli bir sorun olduğu acıktır. Konut sorununun çözümüne yönelik tedbirlerin ekonomik ve sosyal etkilerini Ertürk şu şekilde sıralamaktadır;

- Konut sorununun çözümü, adil olmayan gelir dağılımının iyileştirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

- Konut sorununun çözümü bireylerin toplumsal uyumunda ve siyasal istikrarın oluşumunda yardımcı olmaktadır.

- Konut sektörü, iş gücü yoğun bir sektör olduğundan önemli ölçüde istihdam olanağı yaratmaktadır.

- Barınma koşullarının iyileştirilmesi iş gücü verimliliğini arttırmaktadır (Ertürk, 1997: 193-195).

 

Konut sorununun çözülmesi için gelir dağılımının iyileştirilerek konut yapımının düzenlenmesi gereklidir. Bu amaçla imar yasası yetkileri ile arsa arzını elinde bulunduran ve konut yapımı ile ilgili olarak diğer kuruluşlara göre daha geniş olanakları elinde bulunduran belediyelerin etkili olması zorunludur. Ayrıca kent planlaması görevini almış bulunan belediyelerin kent gelişim planlarına uygun olarak gelişen bir konut politikasını hayata geçirmeleri zorunluluğu vardır. Aksi halde kentsel gelişime uyumlu olamayan altyapıdan uzak ve estetik olamayan bir yapılaşma ile karşılaşılacaktır. Oluşturulması gereken toplumsal konut politikasının taşıması gereken unsurlarını Ertürk söyle sıralamıştır: Politikanın toplumsal kalkınma hedefleri ile uyumunun sağlanması, Politikanın ilgili ülkenin gelişme ve kent politikaları ile uyumunun sağlanması, Politikanın toplumsal sınıf, gelir düzeyi ve konut standartları bakımından önceliklerinin olması (Ertürk. 1997: 205). Dolayısı ile ülkemizde hem bir yatırım hem de bir tüketim malı olma özelliği gösteren konutun, devlet yerel yönetimler ve diğer kuruluşlar arasında geniş bir eşgüdüm gerektiren önemli bir sosyal ve ekonomik sorun olduğu görülmektedir. Düşük gelirlilere yönelik konut politikasının eşgüdüm halinde geliştirilip uygulanması, etkin bir kira denetimi sağlanması dar gelirliler acısından son derece önemlidir. Böylelikle konut sorununu çözümü ile gecekondu sorununun ortadan kalkması sağlanmış olacaktır. Bunun için imar yasasının verdiği yetkilere dayanarak belediyelerin arsa arzını artırarak kentsel rantların dar gelirli kesimlere zarar vermemesi sağlanmalıdır. Kentlerin büyümesi sonucu ortaya çıkan toprak rantı önemli ekonomik ve sosyal sorunlar çıkarmaktadır. Çünkü toprakların arzının kıt oluşu ve kent merkezlerine yakınlık gibi konumsa nedenlerle büyüyen toprak rantı aynı zamanda gelir, bölüşüm sorunudur. Bu amaçla belediyeler arsaların spekülatif amaçlarla kullanılmasının önüne geçmelidirler. Kent topraklarının toprak rantı nedeni ile spekülatif amaçlarla kullanılması düşük gelirli kesimlerin konut sorununu ve gecekondu sorununu daha da büyütmektedir. Bu nedenle belediyeler kentsel toprakların yönetimini bireyler yanında geniş toplumsal kesimler yararına olacak şekilde yürütmelidirler. Ayrıca belediyeler pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi piyasanın yanında konut yapımını üstlenerek konut arzını arttırmalı kentsel rantların dar gelirli kesimleri ezmesinin önüne geçmelidirler. Aksi halde kırdan göcenlerin ve kentsel islerde istihdam edilemeyen yoksul kesimlerce çözüm olarak başvurulan gecekondu sorunu büyümektedir. Gecekondular konut fiyatlarının yüksek olduğu ve konut yapımı için kent toprağı arzının yetersizliği sonucunda artmaktadır. Ülkemizde konut yapımı konusunda Toplu Konut İdaresince başarılı çalışmalar yapıldığı görülmektedir.

 

Yerel Yönetimler Aracılığıyla Sosyal Politika Kapsamında Yapılan Sosyal Yardımlar

Sosyal politika tartışmaları ülkemizde özellikle Avrupa Birliği sürecinde yoğun bir biçimde konuşulmaya başlandı.  Modern devletler kamu kaynaklarını kullanarak yapılan sosyal yardımları sosyal devlet olmanın bir zorunluluğu olarak yerine getirmektedir. Bu yardımları da sosyal politika aracı olarak kabul etmektedir. Sosyal politika kavramı ise son derece güncel bir kavramdır. Sosyal politika, “amacı sosyal adalet ve barış olan genel ekonominin tabii kanunlarını düzeltmek ve sınıflar arası ayrımları ve tezatları ortadan kaldırmak ya da hafifletmeyi öngören bir sosyal denge ve anlaşma ilmi” (Talas,1992: 28) veya “toplum organizmasının birer uzvu olarak yaşayan birimlerin hareketlerinden doğan mücadelelerini, tezatlarını ve farklılıklarını sosyal adalet ilkelerine göre çözümlemeyi ve bu suretle devletin bütünlüğünü, toplumun refahını, toplumun başarısını sağlamayı hedef alan tedbirlerin tümüdür’’ (Çubuk, 1983: 35). Ama bütün sosyal politikacılar da bilir ki, kapitalizmin ekonomik eşitliksizleri doğuran doğası gereği kapitalist sistem var oldukça eşitsizliklerde var olacaktır (Saybaşlı, 1993: 34). Sosyal yardımı ise şöyle tanımlayabiliriz; yerel ölçüler içinde asgari seviyede dahi kendisine bakmakla yükümlü olduğu kişileri geçindirme olanağından kendi ellerinde olmayan sebeplerden dolayı yoksun kalmış, kişilere resmi kuruluşlar veya kanunların verdiği yetkilere dayanarak yarı resmi veya gönüllü kuruluşlarca muhtaçlık tespitine ve kontrolüne dayalı olarak yapılan ve kişileri en kısa sürede kendi kendilerine yeterli hale getirmek amacını taşıyan parasal ve nesnel sosyal gelirden oluşan bir sosyal güvenlik yöntemi ve bir sosyal hizmet alanıdır (Karatay, 2008: 97).

 

Sosyal yardımın ana unsurlarından yoksulluğun artması ile ilgili nedenlerden biri de Türkiye’nin ikinci dünya savaşına girmemesine rağmen savaştan olumsuz etkilenmesidir. Buğra, cumhuriyetin kurucularının yoksulluğu sosyal bir sorun olarak görmediklerini köylülükle eşdeğer tuttuklarını ifade ettikten sonra bu tutuma en güzel örnek olarak Yakup Kadri’nin “Yaban” eserinden güzel bir örnek verir. 1932 yılında yayınlanan ve hala üzerinde tartışmalar devam eden etkili bir eser olan ‘Yaban’da dile getirilen görüşler Türkiye’de yoksulluğa bakışla ilgili bir çalışma için önemli örnekler sunuyor. Köylünün yoksulluğu hastalıkla, sakatlıkla, kirlilikle, duyarsız ve ilkel bir yaşamla özdeş kılıyor. Doğruyu yanlıştan ayırmayı bilmeyen, sürekli eğitilmesi gereken, modernleştirilmesi gereken bir insan protatipidir köylü. Yakup Kadri köylüyü böyle tanımladıktan sonra, neden köylülerin böyle olduğu sorusunun cevabını arıyor ve kendi şöyle cevaplıyor; “Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş, senindir. Sen ve ben onları yüzyıllardır herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede olarak bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde ruhları her yanından örtülü bir zindan gibi mahpus kalmıştır.” Aslında buradaki alıntıda Yakup Kadri her ne kadar kendisini ve kendi sınıfını suçluyor gibi görünse de tam bir ötekileştirme yaparak yoksulluğun bizzat sorumlusu olarak hatta medenileşememenin de bizzat sorumlusu olarak köylülerin kendisini göstermektedir. Onlar kendilerini yoksulluktan kurtarmayı başaramadıklarına göre, onları yoksulluklarından kurtaracak süper-kahramanlara ihtiyaç vardır ve bu kahramanlar da Yakup Kadri ve tayfasıdır. Yoksulluğa bakış böyle olunca ‘‘hak” temelli bir sosyal yardım uygulamalarını bu dönemlerde bulmak pek mümkün olmuyor. Ancak, 1937 yıllarında tartışılmaya başlayan ve bir süre gündemde kalan köycülük akımının etkisinde gelişen “ideal cumhuriyet köyü” projeleri ile yoksullukla mücadele edilmek istendiğini görüyoruz.

Sonuç olarak Türkiye’de sosyal yardımların yapılış biçimleri farklılıklar göstermektedir. Kamu kaynakları kullanılarak merkezi hükümetler veya yerel yönetimler aracılığı ile yapılan sosyal yardımlar, sosyal yardımda bulunma amacıyla kurulmuş sivil topum örgütleri (İHH, Deniz Feneri, vb.) ve bireylerin kendi iradeleri sonucunda insani ve dini birer ödev olarak yerine getirdikleri sosyal yardımlar bulunmaktadır. Bu her üç sosyal yardım biçimi içerisinde tabi ki en büyük finans kaynağı kamu gücünü arkasına alan merkezi hükümetler ve yerel yönetimlerdir. Kamu kaynaklarına dayanılarak yapıldığı için olsa gerek üzerinde en çok tartışma yapılan sosyal yardımlar da bunlardır. Ülkemizde sosyal yardımların algılanış biçimi daha gelenekseldir. Sosyal yardımların para şeklinde verilebileceği gibi aynı yardım veya bakım, tedavi, rehabilite ve yerleştirme gibi hizmet yönü ağır basan önlemleri de kapsadığı kabul edilmektedir. Oysa bütün dünyada yetiştirme, bakım gibi hizmetlerde ihtisaslaşma hızlanmış ve sosyal yardımla ilgi hizmetler para karşılığında verilmeye başlamıştır. Türkiye’deki sosyal yardımlaşma kültürünün güçlü yanları olduğu gibi zayıf yanları ve acilen düzenlenmesi gereken noktaları da vardır. Öncelikle, Sosyal devlet olmanın zorunlu bir gereği olarak sosyal yardımların vatandaşlar için bir “hak”, devlet içinse yerine getirilmesi zorunlu bir kamu görevi olarak algılanması gerekmektedir. Bu anlayışı yerleştirebilmek içinse yasal düzenlemeler şarttır.

 

Bir Sosyal Politika Sorunu Olarak Küresel İklim Değişikliği ve Yerel Yönetim Politikaları

Yeryüzünün ve insanlığın karşı karşıya olduğu en önemli ekolojik sorunlardan biri olan insan kaynaklı iklim değişikliği kökenleri, etkileri ve sonuçları açısından aynı zamanda bir sosyal sorundur. Ekolojik olarak sürdürülebilir olmayan ekonomik kalkınma politikalarının ürünü olan küresel iklim değişikliği toplumsal sürdürülebilirliği de tehdit etmektedir. Dahası, var olan eşitsiz ekonomik yapı ve ilişkilerin ekolojik izdüşümü niteliğindeki bu sorun, toplumsal adaletsizlikleri kalıcılaştırma potansiyeli taşımaktadır. Atmosferde sera gazı birikimini engelleyici, iklim değişikliğinin halihazırda görülmeye başlanan etkilerine karşı gerekli önleyici, koruyucu, telafi edici politika önlemlerinin alınmaması toplumlar arasında ve içinde zaten var olan ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri daha da artıracaktır.  Bu nedenle, ikim değişikliği sosyal politika kapsamında değerlendirilmelidir. İklim değişikliğinin nedenleri ve etkileri ile mücadele genellikle merkezi yönetimin görevi olarak görülmektedir. Oysa kentsel nitelikli kaynakları ve etkileri dolayısıyla iklim değişikliği ile mücadelede yerel yönetimlere büyük rol düşmektedir.  Bu gereğin farkında olan bazı yerel yönetimler gerek kentlerinde uyguladıkları politikalarla gerekse uluslararası sürece katılarak küresel iklim yönetiminde pay sahibi olma arayışındadır (Bulkeley & Betsill, 2003).

 

Yaşanabilirliği ortadan kaldıran bu değişimler iklim değişikliği kaynaklı yer değiştirme ve göçlerin artması, sosyal çatışma ve gerginliklerin yükselmesi gibi toplumsal sorunlara zemin hazırlamaktadır. İklim değişikliğinin bir çoğu şimdiden gözlenmeye başlayan etkileri özellikle ekonomik ve sosyal olarak güçsüz bölge ve grupların kırılganlığını daha da artırıp, yoksulluk ve yoksunluğu derinleştirmektedir. Dahası, ekonomik, toplumsal, siyasal, kurumsal ve bilgi kapasitesindeki yetersizlikler iklim değişikliğinin sonuçları ile başa çıkma olanaklarını da kısıtlamaktadır (UNDP, 2007).

 

Kentlerin hem oluşmasına katkıda bulunan hem de özgün biçimde etkilenen yerler olarak iklim değişikliği ile iki boyutlu ilişkisi, yerel yönetimlerin bu alandaki işlevlerini iki katmanda ele almayı gerektirmektedir. Buna göre, yerel yönetimler 1) Kentsel faaliyetlerden kaynaklanan sera gazlarının kontrolü ve azaltılmasını sağlayan yerel politikalar üretirken, aynı zamanda 2) Kenti ve kentliyi iklim değişikliğinin etkilerine hazırlayan uyum politikalarını geliştirmelidir. Yerel iklim politikasının birbirini destekleyen ve tamamlayan bu iki bileşeni aslında iklimin korunması ve sürdürülebilirlik hedeflerini içeren geniş anlamda bir yerel sosyal politika anlayışının önemli bir parçası olarak görülmelidir. Sosyal politika perspektifli bu yerel iklim politikası hak temelli bir kenttaşlık ve yerel yönetim anlayışının da gereğidir.  Kentsel gruplar arasındaki ilişkilerin ve yerel karar süreçlerine katılma pratiğinin kurumsallaşma derecesini gösteren sosyal kapasitenin gelişmişliği kentlerin iklim değişikliğinin fiziksel ve sosyal etkileri karşısındaki dayanıklılığını artırır. Bu bağlamda, yerel yönetimlerin iklim değişikliğine uyum politikalarını sendikalar da içinde olmak üzere kentteki başlıca sosyal gruplarla danışma ve işbirliği içinde hazırlaması, önlemlerin uygulanmasını etkinleştirecektir.

 

Yerel Yönetimin Sosyal Politika Alanında Güçlenmesinde Küreselleşmeden Kaynaklı Sapma

Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarından kurtulmak ya da bu sonuçları azaltmak bakımından yerel yönetimler dezavantaja sahip konumda. Yerel yönetimler devletin küçültülmesine paralel olarak liberal politikalar gereğince ekonomik girişimlerini özelleştirmeler yoluyla azaltarak ekonomik alandan çekilmektedirler. Bunun sonucunda yerel ekonomik ölçekte kaynak dağılımı ve gelir dağılımında önemli bir etken olmaktan uzaklaşmaktadırlar. Ayrıca ekonomik girişimlerin özel kesimlere devredilmesi sonucunda ve yerel hizmetlerinde özel kesime yaptırılmaya başlaması sonucunda yerel yönetimler istihdam yaratmadaki etkilerini de kaybetmektedirler. Kamu yönetiminde yapılan değişiklikler sonucunda yerel yönetimler ekonomik girişimcilikten çekilerek, yerel hizmetleri özel kesime aktardıkları görülmektedir. Küreselleşmenin bir sonucu olarak kanunun daralması, yerel yönetimlerle de devam etmiştir. Yerel yönetimlerin sundukları hizmetler toplumsal fayda dışında fiyatlandırılarak piyasada alınıp satılan mal ve hizmete dönüşmektedir. Kamu hizmetlerinin piyasaya aktarılması ile birlikte düşük gelirli kesimler bu hizmetlerden yararlanamaz hale gelmektedir. Yerel yönetimler ekonomideki üretim ve bölüşümde etkili olan aktif işlevlerinden uzaklaşarak, sosyal yardım niteliklerinde ağırlık kazanmaktadırlar. Yerel yönetimlerde özelleştirmenin genel olarak tüm ekonomide özel olarak yerel yönetimlerde uygulamalarının çalışanlar acısından olumsuz sonuçları Geray’a göre şunlardır: Çalışma koşullarının kötüleşmesi, ikramiye ve fazla çalışma ücretlerinin kaldırılması, düşük ücretle işçi çalıştırılması, yarı zamanlı işçi çalıştırarak sigorta primlerinden kaçınılmasıdır (Geray,2001: 14).

 

Yerelleşmenin anlamında ve amacında sapmalar olduğu düşülmektedir. Yerelleşmenin yerel yönetim birimi için organizasyon ve pazarlık gücünde zayıflama yanında makro düzeyde ekonomik dağınıklığı doğurabileceği ifade edilmektedir. “Özellikle dünyanın yapısal uyum politikalarına ilişkin söylemler arasında yerelleşmeye genellikle yabancı çok uluslu sermaye ortaklıklarına karsı ulusal ekonomiye ilişkin korumacı politikalar güden ulus devletini dışlayarak, çevrimdışı bırakarak yerel toplumlarla ya da yerel iş gücüyle doğrudan ilişkiye girilmesini amaçlayan bir içerik kazandırmak istenmektedir. Emeğin serbest dolaşımının engellenmesi yoluna gidilerek, öte yandan sendikaların işlevsizleştirilmesine çalışılarak iş gücünün daha da güçsüzleştirilmesi yoluyla emeğin yabancı sermayenin sömürüsüne açılması için ulus devletin asılması amaçlanmaktadır. Bu anlamıyla yerelleşme küreselleşmenin bir gereği imiş gibi gösterilmek istenmektedir. Böylece yerelleşme yerinden yönetim (Adem-i Merkeziyet) ve islerin yerel halka en yakın düzeyde görülmesi (subsidiarity) ilkelerine göre yerel yönetimlerin güçlendirilmesi anlamından saptırılmış olmaktadır” (Geray,2001:8).

 

Türkiye’de Etkin Yerel Sosyal Politikalar Önündeki Engeller ve Çözüm Stratejileri

Türkiye’de de özellikle malî kaynaklar açısından sıkıntısı olmayan belediyelerin mahallî düzeyde başarılı bir şekilde sosyal politikalar üretebileceği görüşü son dönemlerde sıkça dile getirilmektedir. Bu bağlamda bazı belediyelerin yerel sosyal sorunlar karşısında kendilerini sosyal sorumlu hissettikleri ve dolayısıyla sosyal belediyecilik kavramını benimsedikleri ifade edilmektedir (Ersöz, 2009: 87). Dolayısıyla merkezî yönetimlere göre yerel yönetimlerin mahallî düzeydeki (sosyal) hizmetlerini daha etkin bir biçimde yerine getirebileceği yönündeki genel kanaat, yerel sosyal politikaların gerekliliğini ortaya çıkartmaktadır. Ne var ki Türkiye’de merkezî sosyal politika alanında dahi sosyal devlet ilkeleri ve uygulamaları bağlamında henüz kapsamlı, bütüncül ve sistemli bir anlayış ve âdil bir konsept henüz geliştirilmemiştir. Diğer taraftan gerek merkezî ve yerel sosyal politikaların birbirleri arasındaki korelasyonun mahiyeti ve yapısı, gerekse yerel sosyal politikaların hedef grupları, uygulama alanları, yetkileri ve yöntemlerinde önemli belirsizlikler görülmektedir.

 

Türkiye’de henüz oluşum hâlinde olan merkezi sosyal politikaların yerelleştirilmesi, sosyal(yerel) sorunların çözümü bağlamında yeni imkânlar ve fırsatlar doğurabilecek niteliktedir. Ne var ki merkezî ve yerel yönetimler arasındaki sosyal politika sorumluluk alanlarının çerçevesinin tam olarak belirlenmemiş ülkelerde oluşturulacak yerel sosyal politikalar, bazen çözüm üretmek yerine kendisi bizatihi bir sorun veya bir krizin kaynağı olarak ortaya çıkabilmektedir. Özellikle finansman, yetki ve etki alanları konusunda belirsizlikler hakim olduğu sürece yerel sosyal politikaların çözüm üretme şansı zayıftır. Bununla birlikte Türkiye’de olduğu gibi yerel yönetimlerde birden fazla sosyal politika aktörünün veya uygulayıcısının bulunması (Belediye başkanı ve Vali-Kaymakam), yerel sosyal politikalarının etkinliğini artırmaktan ziyade bazen daha da azaltabilmektedir. Sosyal devletin uygulamaya dönük enstrümanı olan sosyal politika, sadece Valilerin ve Kaymakamların uhdesinde değildir. Yerel yönetimler, özellikle sosyal belediyecilik alanında aktif bir konuma geldiği için, belediye başkanlarını da sosyal politika aktörleri olarak görebiliriz (Es, 2007: 22). Sosyal devlet ve sosyal politika ile ilgili temel konular ve sorumluluklar açısından büyük yetkiler ile donatılmış olan yerel kamu yöneticileri (sosyal politika aktörleri), bulundukları bölgedeki sosyo-ekonomik sorunların çözümünde ve dezavantajlı sosyal grupların mağduriyetlerinin giderilmesinde etkin bir rol alabilmektedirler (Seyyar, 2008: 181-183).

 

Ülkemizde 1997 yılı itibariyle kamu harcamalarının sadece % 12’si yerel yönetimlerce yapılmaktadır. Bu oran aynı yıl için İngiltere’de % 27, İsveç’te % 36,2’dir (Ersöz; 2004: 186). Bu veriler, ülkemizde en etkin yerel yönetim kurumları olan belediyelerin, kamu hizmetlerine yönelik katkılarının sınırlı olduğunu göstermektedir. Gerçi son 15 yılda belediyelerin sosyal harcamalarında belirgin bir artış gözlemlense de sosyal belediyecilik açısından bu oranların yeterli olduğu söylenemez. Sosyal harcamaların belediye bütçeleri içindeki oran, 1988 yılı itibariyle binde 4 iken, bu oran 2004 yılında binde 18’lere yükselmiştir (TÜİK, 2004). Bu oran, yerel sosyal politikaların henüz arzu edilen seviyelerde olmadığının açık bir delilidir. Bazı belediyeler, kendilerini sosyal politika aktörü olarak görmedikleri için, özellikle sosyal adaletin temini ve dolayısıyla sosyal transferler noktasında sosyal politika uygulamalarının merkezî yönetiminin görevi olduğu düşüncesiyle, sosyal harcamalara yol açmayan kısa vadeli ve mevsimlik projelere yönelmektedirler. Dolayısıyla düşük seviyede seyreden sosyal bütçe oranları, yerel sosyal politikaların ve dolayısıyla sosyal belediyeciliğin henüz oluşum halinde olduğunun bir göstergesidir. Bunun yanı sıra yerel sosyal politika aktörlerinin(Seyyar, 2008: 12) görev ve yetki kapsamının sınırları da tam olarak belirlenebilmiş değildir. Yerel yönetimler alanında özellikle Belediyeler ile Valilik (Kaymakamlık) arasındaki ilişkiler ve sosyal politika alanına giren konularla görev dağılımı, iyi tanımlanmamış bir yapıdadır. Sosyal politika alanına giren birden çok yetkilinin olması, kaynakların israfına yol açtığı gibi, sosyal faaliyetlerin etkisini de olumsuz yönde etkilemektedir. Diğer taraftan belediye başkanlarına göre Valiler (Kaymakamlar), sosyal politika alanlarında da daha geniş yetkilerle donatılmışlardır. Halbuki halk, daha çok seçimle gelmiş kişilerin yönetim anlayışlarına tepki gösterme eğilimdedirler (Seyyar; 2008: 169).

 

Yerel politikaların önündeki engellerin kalkabilmesi için;

1-Merkezi ve yerel sosyal politikaların çerçevesi belirlenmelidir,

2-Yerel aktörler arasında koordinasyon sağlanmalıdır,

3-Yerel sosyal politikalar bir bütünlük içinde icra edilmelidir,

4-Belediyeler sosyal hizmetlere ağırlık vermelidir,

5-Sosyal projelerde yönetim uygulamaları benimsenmelidir,

6-Manevi kalkınma odaklı yerel sosyal hizmetler oluşturulmalıdır.

 

SONUÇ

Ülkemizde yerel sosyal hizmet uygulamaları her geçen gün yeni bir ivme kazanarak iyileşmektedir. Sosyal devletin ve belediyeciliğin bir getirisi olan bu yaklaşım son zamanlar tüm yerel yönetimlerin gündemindedir. İnsanlara sunulan alt yapı ve imar faaliyetlerinin vatandaşı doyurmadığı, sosyal refahın sağlanması için yeterli olmadığı, insanların kendilerine yapılan yatırımlardan daha fazla mutlu olduğu, yerel yönetimlerin de seçmenlerinin ihtiyaç ve memnuniyet durumlarını dikkate alması gerektiğinden hareketle sosyal hizmetlere ağırlık verilmesi gerektiğini görmekteyiz. Sosyal belediyecilik bağlamında sosyal hizmetlerin özelleşmesi, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve iş çevrelerinin bu alana eğilmeleri henüz istenen hizmetlerin alınamadığı sosyal içerikli konuların iyileştirilmesi çabaları önümüzdeki dönemde yeni bir ivme kazanacağını göstermektedir. Merkezi yönetim ve yerel kaynaklardan bu alana ayrılan payın yeterli olmadığı, iyileştirmelerin belli bir zemine oturana kadar genel bütçenin bu alanda fedakârlık yapması gerektiği, sosyal devlet anlayışında olan ülkelerin bu alana ayırdıkları payların Türkiye’ye oranla kat kat fazla olduğunun bilinmesi gerekir. Belediyeler, sosyal hizmetlerle ilgili personel ve araç-gereç konusunda belli bir donanıma gelmesi ve sosyal çalışmacılardan yararlanılarak profesyonel çalışma şartları oluşturmaları gerekir.

 

Yoksullukla mücadelede şüphesiz devlete önemli görevler düşmektedir. Ancak, tüm dünyada yoksullara direkt parasal yardımlarda bulunmayı öngören “sosyal yardım devleti” anlayışı artık önemini kaybetmiştir. Yoksulluğun ortadan kaldırılması için paternalizm çözüm değildir. Yoksulluk, ancak uzun vadede çözümlenebilecek bir sorun olarak düşünülmelidir. Bunun için de öncelikle piyasa ekonomisinin kurumsallaştırılması gereklidir. Piyasa ekonomisinin sonuçları her zaman adil bir gelir dağılımı anlamına gelmez. Bununla birlikte, sosyal yardım devleti ve paternalizm anlayışı dünyanın hiçbir yerinde yoksulluğa çözüm olmamış, aksine bireylerin daha tembel olmalarına ve iradi işsizliği benimsemelerine neden olmuştur. Yoksulluk sorununun ortadan kaldırılmasında ve azaltılmasında devlete düşen görevi iyi tanımlamak gerekir. Devlet, ekonomide mevcut birincil gelir dağılımını düzeltmek için aktif olarak piyasa ekonomisine müdahale etmeli midir? Gelir dağılımının düzeltilmesinde iradi iktisat politikaları uygulanmalı mıdır ve bu politikalar neler olmalıdır? İkincil gelir dağılımı politikalarının sınırları nelerdir? Tüm dünyada devletin değişen rolü ve görevleri karşısında gelir dağılımı ve yoksulluk sorunu ile mücadelede devletin rolünü yeniden tartışmak çok büyük önem taşımaktadır. Burada tekrarlamamız gereken önemli bir mesaj şudur: Devlet, bazı sorunların çözümü olduğu kadar, bazı sorunların da bizatihi kaynağıdır. Gelir dağılımı ve yoksulluk sorunu konusunda da bu geçerlidir. Devlet müdahaleleri kimi zaman mevcut gelir dağılımını ve yoksulluk sorununu daha da büyütebilir. Bu bakımdan gelir dağılımı ve yoksullukla mücadelede optimal politikaların neler olması gerektiği konusunda, müdahalenin kapsamı ve sınırları üzerinde uzlaşmamız gerekmektedir.

Devlet kentsel yoksulluğun nedenlerini iyi tahlil etmeli ve yoksul kesime yönelik kalkınma programlarını ortaya koymalıdır. Yerel yönetimlerde yoksul kesimin kentle bütünleşmesini sağlayacak önlemleri almalıdır. O insanları kentle barıştırmalı onlara bir kentlilik bilinci kazandırmalıdır. Bu konuda sivil toplum örgütleriyle ortak projeler hazırlayarak gecekonduları sefalet yuvaları olmaktan çıkarmalıdır. Buralarda yaşayan halkın eğitim ve mesleki bilgi düzeyini yükseltecek kurslar açmalıdır. Alt yapı yatırımlarıyla sağlık ve çevre problemleri halledilmelidir. En önemlisi bütün kesimlerce benimsenecek bir kentlilik bilincinin oluşturulması kaçınılmazdır. Yoksulluğun kaynaklarından biri olan gelir dağılımı adaletsizliği giderilmeli kayıt dışı ekonomi ve faizden gelir elde eden kesimlere yönelik politikalar etkin bir şekilde uygulanarak gelir uçurumu kapatılmaya çalışılmalıdır.

Bunlara ek olarak;

1-Sosyal belediyecilik kavramı altında belediyelere yüklenen görevleri etkin kılmak için sosyalleştirme ve sosyal kontrol işlevlerini ön plana çıkaran çalışmalar yapılmalıdır.

2-Sosyal belediyeciliğin temeli tüm vatandaşların topluma kazandırılması için toplumsallaştırma misyonunun geliştirilmesi lazımdır.

3-Sosyal belediyeciliğin etkin olması için yerinden yönetime geçilmesi bu nedenle de belediyelerin güçlendirilmesi kaçınılmazdır.

4-Türkiye ortamında yerel yönetimlerin serbest piyasa ortamındaki hizmetlerden tamamen elini çekmesi inandırıcı olmayacağı gibi büyük tahriplere yol açabilir.

5-Sosyal belediyeciliğin etkinliği belediyelerin sınırları içindeki halkını her bakımdan iyi tanımaları gereklidir. Bu da ancak yapılacak sosyal doku araştırmaları ile mümkündür.

Unutulmamalıdır ki kentlerde görülen yerel sorunları yine en iyi çözecek yerel idarelerdir. Yerel idarelerinde sorunlara etkin çözümler üretebilmesi için mutlaka STK’larla ilişkiye girmesi lazımdır. Devlet, yerel idare ve STK işbirliği yerel sorunların özellikle kentsel yoksulluğun çözümünde anahtardır.

 

Sonuç olarak; ekonomik ve sosyal gelişmenin sağlanarak, değişen koşullara ayak uydurabilmek için yerel yönetimlerin sosyal politikalarının genişletilerek geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın yerel olanaklar ve avantajlarla desteklenmesi gereklidir. Yerel yönetimlerin, sosyal alanlarda planlama, düzenleme ve uygulama işlevleri üstlenerek, yerel düzeyde sosyal harcamaların arttırılarak, istihdam, yoksulluğun giderilmesi, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal programlar üretmeleri çok önemlidir. Yerel yönetimlerce aktif sosyal politikalar üretilmesi için, yerel yönetim kuruluşlarının merkezi yönetim karşısındaki kaynak, yetki ve özerkliğinin genişletilerek merkezi yönetimlerce desteklenmesi gereklidir.

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1-Acartürk, Ertuğrul (2001), “Yerel Yönetimlerin Hizmet Sunumunda Alternatif Yöntemler”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi.

 

2-Akdoğan, Yalçın (2002), “Ulusal Soruna Yerel Çözüm: Sosyal Belediyecilik”, Eminönü Bülteni, Şubat, İstanbul.

 

3-Akdoğan, Yalçın (2006), “Sosyal Belediyecilik”, Yerel Siyaset, Yıl: 1, Sayı:3, Mart, s. 9-45

 

4-Aktan, Coşkun Can (2002), “Yoksulluk Sorununun Nedenleri Ve Yoksullukla Mücadele Stratejileri”, Ankara, Hak-İş Konfederasyonu Yayınları.

 

5-Albayrak, Mükrimin, “İmamlar, Mahallenin Yardım Meleği Olacak”, Zaman Gazetesi, 07.11. 07.

 

6-Alıcı, Orhan Veli (2007), ‘‘Türkiye’de Belediye Reformu ve Yaşanan Değişiklikler’’, TODAİÇağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt:16, Sayı:4, s. 7-19

 

7-Ateş, Hamza (2009), “Sosyal Belediyecilik”, Çevre Dergisi, s. 88-95

 

8-Aydın, Murat (2008), ‘‘Sosyal Politika ve Yerel Yönetimler’’, İstanbul, Yedirenk Yayınları.

 

9-Aysan, Fatih (2007), “Belediyelerin Üstlendikleri Yeni Rol: Sosyal Belediyecilik”, Sosyal Politikalar Dergisi, Sayı:2.

 

10-Balaman, Hüseyin (2007), “Kentsel Yoksulluğun Giderilmesi İçin Yerel Kalkınma”, Yerel SiyasetSayı:13, Ocak.

 

11-Berk, Ahmet (2003), ‘‘Yerel Hizmet Sunumu ve Belediye İktisadi Teşebbüsleri’’, Sayıştay Dergisi, Sayı:49, s.47-63

 

12-Buğra, Ayşe & Keyder, Çağlar (1999), “Devletçi Dönemde Yoksulluğa Bakış ve Sosyal Politika; Zenginlerimiz Nerede?”, Toplum ve Bilim Dergisi.

 

13-Buğra, Ayşe & Keyder, Çağlar (2006), ‘‘Sosyal Politika Yazıları’’, İstanbul, İletişim Yayınları.

 

14-Buğra, Ayşe & Keyder, Çağlar (2003), “Yeni Yoksulluk ve Türkiye’nin Değişen Refah Rejimi”, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı İçin Hazırlanan Proje Raporu, Ankara.

 

15-Bulut, Nihat (2003), “Küreselleşme: Sosyal Devletin Sonu mu?”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, s. 173-197

 

16-Can, Hasan (2006), “Sosyal Belediyecilik ve Ümraniye”, Yerel SiyasetYıl: 1, Sayı: 5, Mayıs, s. 18-19

 

17-Coşkun, Abdulkadir (2007), “Yoksullukla Mücadelede Yerel Yönetimlerinin Yeri”, Yerel Siyaset, Sayı:14.

 

18-Çarkçı, Akif (2007), “Yoksulluk, Popülizm ve Belediyeler”, Yerel Siyaset, Yıl: 2, Sayı: 13, Ocak.

 

19-Demirkan, Mahmut (2002), “Gelişmekte Olan Ülkelerde İstihdamın ve Girişimciliğin Geliştirilmesine İlişkin Bir Model Önerisi’’, Kocaeli Üniversitesi-Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Nr. 3/1.

 

20-Ersöz, Halis Yunus (2004), ‘‘Sosyal Politika Perspektifinden Yerel Yönetimler (İngiltere, İsveç ve Türkiye Örneği)’’, İstanbul, Filiz Kitabevi.

 

21-Ersöz, Halis Yunus (2003), ‘‘Doğuşundan Günümüze Sosyal Politika Anlayışı ve Sosyal Politika Kurumlarının Değişen Rolü’’, İ.Ü İktisat Fakültesi Mecmuası, Cilt:53, Sayı:2.

 

22-Ersöz, Halis Yunus (2009), ‘‘Sosyal Politikalarda Yerelleşme’’, Çerçeve Dergisi; Yıl:17, Sayı:49, Ocak.

 

23-Ersöz, Halis Yunus (2007), ‘‘5272 Sayılı Yasa Öncesinde Türkiye’de Belediyelerin Sosyal Politika Alanındaki Deneyimleri’’, Sosyal Siyaset Konferansları (Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a Armağan Özel Sayısı), Sayı:50, s. 133-153

 

24-Ertürk, Hasan (2001), ‘‘Kent Ekonomisi’’, Genişletilmiş 3.Baskı, Bursa, Ekin Kitapevi.

 

25-Eryılmaz, Bilal (2007), “Sosyal Politikalarda Önce Aile, Sonra Sivil Toplum, Sonra Yerel Yönetimler…”, Sosyal Politikalar Dergisi, Sayı: 2.

 

26-Es, Muharrem (2007), “Kentsel Yoksulluğun Azaltılmasında Sosyal Belediyeciliğin Rolü”, Yerel Siyaset Dergisi, s. 45-52

 

27-Geray, Cevat (2001), ‘‘Kentleşme Sorunlarının Çözümü Açısından Küreselleşme, Özelleştirme, Yerelleştirme ve Yerel Yönetimler’’, TODAİÇağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt:10, Sayı:4, s. 7-22

 

28-Görün, M. & İ. Elagöz (2007), “Kentsel Yoksulluk: Sivil Toplum ve Yerel Yönetim İşbirliği”, IV.. Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Kongresi, Çanakkale.

 

29-Göymen, Korel (2004), ‘‘Yerel Kalkınma Önderleri ve Paydaşı Olarak Belediyeler’’, “Yerel Kalkınmada Belediyelerin Rolü, Uluslararası Sempozyum”, İstanbul, Pendik Belediyesi yayınları, s. 54-55

 

30-Henden, H. Burçin (2005), “Katılımcı Yerel Yönetim Anlayışında E-Belediyeciliğin Yeri ve Önemi”, Uluslararası  İnsan Bilimleri Dergisi, (ISSN:1303-5134), s. 1-13

 

31-Henden, H. Burçin & Rıfkı, Henden (2005), “Yerel Yönetimlerin Hizmet Sunumlarındaki Değişim ve e-belediyecilik”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, s. 48-66

 

32-Karatay, Abdullah (2008), “Sosyal Yardım ve Sosyal Hizmet Kavramı Üzerine Düşünmek”, Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Deneyimi, Ankara, SKYGD.

 

33-Keleş, Ruşen (2002), ‘‘Kentleşme Politikası’’, Ankara, İmge Kitabevi.
34-Kotler, Phılıp & Nancy Lee (2006), ‘‘Kurumsal Sosyal Sorumluluk’’, (Çev. Sibel Kaçamak), İstanbul, Kapital Yayınları.

 

35-Özdemir, Süleyman (2004), ‘‘Küreselleşme Sürecinde Refah Devleti’’, İstanbul, İTO Yayını.

 

36-Öztürk, Azim (2001), ‘‘21. Yüzyıl Türkiye’si İçin Yerel Yönetim Modeli’’, İstanbul, Ümraniye Belediyesi Kültür Yayınları.
37-Pınarcıoğlu, Melih & Oğuz, Işık (2001), “Kent Yoksullarının Ağ İlişkileri: Sultanbeyli Örneği”, Toplum ve Bilim, Sayı:89, Yaz, s. 31-61

 

38-Seyyar, Ali & Oral, Demir (2008), ‘‘Yerel Sosyal Politikalar’’, İstanbul, KAM Yayınları.

.

39-Seyyar, Ali (2005), “Yoksullukla Mücadelede Ortak Bir Dil ve Tanım Birliği Oluşturulmalı”, Soruşturma, Gelişme ve Kalkınma, Sivil Toplum Dergisi, Yıl:3, Sayı:11, Temmuz-Eylül.

 

40-Seyyar, Ali (2005), “Yerel Kamu Yöneticileri Sosyal Devletin Görevlerini Ne Derece Yerine Getirebilmektedir?”, İdarecinin SesiCilt:19, s. 109, Mart-Nisan.

 

41-Şen, Mustafa (2007), ‘‘Kültürel Belediyeciliğe Giden Yolda Bir Aşama: Sosyal Belediyecilik’’, Sosyal Politikalar Dergisi, Sayı:02, Kış, s. 30-42

 

42-Şenses, Fikret (2001), ‘‘Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk’’, İstanbul, İletişim Yayınları.

 

43-Tekeli, İlhan (1990), “Cumhuriyetin Altmış Yıllık Belediyecilik Deneyiminin Değerlendirilmesi Üzerine”, Türk Belediyeciliğinde 60 Yıl Uluslararası Sempozyum, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ankara, s. 44-56

 

44-Tortop, Nuri (2002), ‘‘Yerel Yönetimlerin Artan Önemi ve Çağdaş Görevleri’’, TODAİÇağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cit:11, Sayı:1, s. 7-21

 

45-Yıldırım, Ramazan (2006), ‘’59.Hükümet Zamanında Yapılan Belediye Reformunun Kısa Bir Değerlendirilmesi’’, TODAİÇağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt:15, Sayı:2, s. 31-60

 

46-Yıldırım, Uğur & İsmail Göktürk (2008), “Toplumsal Sorunların Çözümünde Yeni Belediyecilik Anlayışı: Sosyal Belediyecilik Yaklaşımı”, 1. Ulusal Yerel Yönetimler Sempozyumu, 23-24 Ekim, Sakarya Üniversitesi, Sakarya, s. 237-255

 

47-Yılmaz, Cevdet (2008), “Kentsel Yoksulluk: Dayanışma, Güven ve Risk İlişkisinin Dönüşümü”, Türkiye’de Yoksulluk Çalışmaları, (Der: Nurgün Oktik), İzmir, Yakın Kitabevi.

 

Eğitim ve Nicel İnsan

Şimdi son girdiğiniz sınavdan aldığınız notu, diploma puanınızı, varsa maaşınızı, arabanızın ve üzerinizdeki kıyafetlerin fiyatını, cep telefonu  ve bilgisayarınızın etiketini üst üste koyun. Çıkan sonuç sizin değerinizi gösterecek. Nasıl olur diyeceksiniz. Bal gibi olur. Evet ne gariptir ki verdiğiniz sözü tutup tutmamanız, düşenip kaldırıp kaldırmamanız, doğru mu yalan mı konuştuğunuz, görevinizi layıkıyla yapıp yapmadığınız gibi özellikler ve erdemler bu hesaba katılmıyor.   Hepimiz basit nicel hesaplarla değer biçilebilen, “hesaplanabilir insanlarız” artık.

Pozitivizm kavramını lise felsefe dersinden hatırlarsınız. Hani sadece ölçülebilen, tartılabilen ve sayılabilen şey’leri bilimin konusu olarak kabul eden, bunun aksinin ise varlığını dahi kabul etmeyen felsefi paradigma. Basitçe özetlemek gerekirse pozitivizm işte böyle bir anlayıştır. 19. ve 20 yüzyılda bu anlayış tüm bilimlerde etkisini hissettirdi ve ne yazık ki insanoğlunun dünyayı algılayışını da etkisi altına aldı. Yukarıda sözünü ettiğim “hesaplanabilir insan” kavramı bu algılayış biçiminin bir ürünüdür. Yani insan olarak değeriniz piyasadaki yeriniz kadardır. Bunun da hesabını da yazının başında saydığımız bir kaç kalemle rahatça yapabiliriz. Bu hesabı yaparken yazımızın da asıl konusu olan diploma puanınız (ya da onu nereden aldığınız), sınavlardan aldığınız not, Türkiye’de ÖSS yeni adıyla LYS’de elde ettiğiniz başarı gibi kıstaslar da etkili olmaktadır.

Toplumsal prestij, statü ve sınıflı yapı daha ilk sınıftan öğrencilerin zihinlerine öylesine derin işleniyor ki; çalışkan öğrencilerin bir tarafa tembel öğrencilerin bir tarafa oturtulması gibi masumane görünen bir uygulamadan tutun da dershanelerde öğrencilerin denemelerde aldıkları puanlara göre kategorize edilmelerine kadar bunu açıkça görebiliyoruz. Bunun diğer bir tezahürü de adilane bir sistemmiş gibi lanse edilen ve böyle de algılanan ama aksine eşitsizlik üretmekten başka bir işe yaramayan merkezi sınav sisteminde görülüyor.

Her yıl Türkiye’de yaklaşık bir buçuk milyon öğrenci ve bunların aileleri benzeri diğer dünya ülkelerinde az bulunur belki de hiç bulunmaz bir cendereye sokuluyor. Üniversite, meslek, bölümler, tercihler, kariyer, idealler ve gerçekler… Bu kelimeler etrafında dönen tartışmalar, çekişmeler, rekabet ve tantana. Dünyanın en uzun soluklu maraton yarışını Türk öğrencileri koşuyor emin olun. Bu yüzden eğitim, insan olmanın erdemlerin, ahlakın ve değerlerin öğrenilmesi; bir kültürlenme ve bilgilenme anlamına gelen eğitim, Türk öğrencileri için hayatlarında rekabeti en yoğun hissettikleri dönem oluyor.

“Seleksiyon ve elekşın”a indirgenmiş bir eğitim; arızi, sathi ve araçsallaşmış eğitim. Meslek edinmeye, daha çok kazanmaya, daha iyi yaşama odaklanmış bir eğitim. Hâlbuki kültürümüzde eğitimin yeri bambaşkadır, biz Çin’de ilim arayan bir gelenekten geldik. Öğrenmeyi adam olmanın dolayısıyla adem olmanın ilk şartı bildik. Hatta bir harf öğretene köle olmayı düstur edindik. Ancak şimdilerde bu anlayıştan koptuk gibi. Yüksek öğretimden önceki eğitim hayatın ÖSS’de daha yüksek puan almaya endeksli. ÖSS’de sorusu çıkmayacak hiç bir şey öğrenilmeye ve öğretilmeye değmiyor. Romanların, şiirlerin ve şairlerin ismi iki aylığına ezberleniyor ve tarih bilinci neredeyse hiç yok, tarih bilgisi ise soruları yorumlayacak kadar. Yani puanı daha yüksek hesaplansın diye. Hal böyle olunca tarih bilinci nerede, edebiyat zevki kimde? Hadi yüksek puanı aldık peki sonra? Sonrası güzel bir üniversite ama kime göre neye göre. Çoğu öğrenci şöyle bir tercih yapacak ailesinin, dershanesinin ve çevresinin etkisiyle. Hem de kendine şu soruları sormadan yapacak tercihini: Ben bu bölümü neden okuyacağım? Kabiliyetim, fiziksel ve psikolojik yapım bu bölüme uygun mu? Kültürel olarak uyum sağlayabilir miyim? Ama hayır bu sorular sorulmuyor ve alınan puana göre en yüksek olan bölüm tercih ediliyor. Tam bir garabet hali. Bu tarife göre yüksek öğretime bakış  ise yukarıda da değindiğim gibi  daha güzel iş,  daha yüksek prestij ve daha yüksek maaşa odaklı. Yani hesaplanabilecek bir kaliteye.

Kim ne derse desin, eğitim meselesi Türkiye’nin en önemli varoluş meselesidir. Yoksa milyonlarla iğdiş edilmiş beyin kazanıyor her yıl necip milletim (Rivayete göre eğitim kelimesinin kökü iğtmek yani hadım etmekten geliyormuş). Nasıl mı? Prestij ve statü için hukuk okuyan adamdan hak savunucusu değil kaz yolucusu olmaz da ne olur? Daha fazla maaş için tıp okuyan kardeşimiz de hastalarına et ve kemik gözü ile bakan kasabın yerine rahat rahat geçebilir. Bu meslekleri hakkı ile yapanları tenzih ediyorum. Bunlar toplumda en fazla rağbet gören meslekler olduklarından bu örnekler verdim.

Sonuç olarak ileriye dönük karamsar bir tablodan söz edilebilir ama Allah’tan umut kesilmez. Çünkü biz şifahi bir toplumuz ve eğitim de sadece okulla sınırlı değil. Bu yüzden umutluyuz gelecekten.

 

BDP ve Efendilerinin Gerçek Yüzü

Gün içerisinde bazı basın yayın organlarında Mehmet Ağar’ın açıklamaları vardı.

Değiştirmeden aynen aktarıyorum:

“Şimdi beni, benim gibi bu mücadeleye kendini adamış bazı adamları cezaevine tıktılar. İçeride olmak ağır gelmiyor. Adaletin kestiği parmak acımıyor, ama bu görüntüler acıtıyor. Biz içerideyiz. Teröristlerle sarmaş dolaş olanlar gülerek poz veriyor. Bu bize ağır geliyor.”

Hepimizin bildiği üzere kendisi “Susurluk Davasında” çete yöneticisi olmakla suçlanmış ve karar Yargıtay tarafından onanınca 5 yıllık cezaya çarptırılmıştı.

PKK’lı teröristler önceden anlaşmalı bir şekilde sözde bir yol kesme eylemi kurgulayarak BDP’li vekillerin konvoyunu durdurduklarında basın da oradaydı.

Önce BDP’liler şaşırmış gibi davransa da kısa süre içerisinde gerçek duygularını açığa vurdular, teröristler ile öpüştüler, sarıldılar.

BDP AÇIKÇA PKK İLE BİR ELİN PARMAKLARI OLDUKLARINI KABUL ETMİŞTİR

Ardından gelen tepkiler üzerine de asla geri adım atmadılar, kesinlikle yaptıklarının arkasında durdular.

Şimdi soruyorum;

1-      Kısa süre öncesine kadar Kürtlerin hak mücadelesinde öncü olduklarını dile getiren ve barıştan yana olduklarını defalarca tekrarlayan kimseler neden bebek katilleri ile bu kadar samimi pozlar verdiler ?

2-      “Gerilla” kelimesinin anlamı, hakları peşinde silahlı mücadeleyi seçen kimseler için kullanılırken neden BDP’li vekiller söz konusu bebek katilleri için “gerilla” kelimesini kullanıyor ?

3-      Sözde insancıl ve modern dünyanın gereklerini savunduğunu iddia eden bir partinin sözcülüğünü yapan bir vekili nasıl olur da “Bizden Gaziantep saldırısı için kınama bekleyenler ahmaktır” şeklinde medyaya beyanat verebiliyor?

4-      Ahmet Türk vaktiyle “Kopenhag Kriterlerini kabul edin yeter, biz başka bir şey istemiyoruz” şeklindeki ifadelerinin ardından söz konusu kriterlerin kabul edilmesi ve üstüne daha bir çok demokratik hamlelerin yapılmasına rağmen neden sözde haklarını arayanlar şiddetini arttırıyor?

5-      Daha önce, sözde barışı ve demokrasiyi savunan partinin vekilleri “Vallahi bizim ayrılmaya niyetimiz yok, biz sadece haklar istiyoruz” derken birdenbire “Devlet kurmak bizim hakkımız” diyebiliyor?

Elbette ki bu soruların cevaplarını pek çok kişi biliyor fakat dile getirmekte güçlük çekiyor, rahatlıkla düşüncelerini ifade edemiyor.

Peki siz halen;

PKK’nın yabancı güçlerin taşeronluklarını yaptığının,

Onların pis işlerini yerine getirdiğinin, gençlerimizin ırzına geçtiğinin farkına varamadınız mı?

Siz hala fark etmediniz mi, parlamentoda sözde demokrasiyi temsil edenlerin aslında gerçek diktatörcü olduklarını?

Onların seçim kampanyalarını organize edenlerle PKK’ya silah yardımı yapanların aynı kişiler olduğunu bilmiyor musunuz?

Gerçekten bu kadar mı safsınız?

Siz, BDP’lilerin kucaklaştığı kişilerin “kardeşlerimiz” olduğunu söylerken, İstanbul’un göbeğinde bir kızımızın yüzünü Molotof silahı ile yakarak ölümüne sebep olanların yine o “kardeşler” olduğunu ne çabuk unuttunuz, bu kadar mı vicdansızsınız, bu kadar mı katılaştı yüreğiniz?

O genç kız acılar içinde günlerce hastanede yaşam mücadelesi verirken hiç mi yüreğiniz sızlamadı da bu insan katillerine, canilere, bebek katillerine, teröristlere “kardeşlerimiz” diyebiliyorsunuz?

Siz bu kadar da mı insanlıktan çıktınız, sözde, Uludere olayından sonra yas içinde olduğunuzu basına açıklamadan önce kamera arkasında gülüşenler  demokrasi savunucuları olduklarını iddia edenler değil miydi?

Siz ne diye halen barıştan demokrasiden, insanlıktan bahsediyorsunuz.

SİZİN EGEMENLİĞİNİZ ANCAK İNSANLIĞIN BİTTİĞİ YERDE BAŞLAR

Siz akan kanlardan besleniyorsunuz, bu milletin insanına birbirini vuruyormuş gibi göstererek kendinizi Kürt halkının temsilcisi ilan edip mağdur sıfatını kendinize yüklüyorsunuz.

Bu sayede akan kanı kullanarak yurtdışındaki efendilerinize hizmet ediyor, onların bir dediğini iki etmiyorsunuz.

Şimdi anlıyor musunuz neden Mehmet Ağar’ın bu durumu içine sindiremediğini?

Suçlu veya suçsuz bu milletin ordusunun başındaki kimseler bugün hapisteyken, bu vatan hainlerinin, bebek katillerini kucaklayanların, kan emicilerin dışarıda olması sizin de kanınıza dokunmuyor mu?

Üstüne üstlük kandan beslenenlerin mecliste bizim vergilerimizle maaş alması ve bu maaşlarını PKK’ya göndermesi sizi hiç mi etkilemiyor?

Bizzat başbakanın söylemiyle Hakkari Yüksekova Belediyesinin her sene 15 milyon Türk Lirasını PKK’ya silah alımı için tahsis etmesi size hiç mi etki etmiyor?

Siz halen bu kişilerin gerçekten Kürtlerin isteklerini mi dile getirdiğine inanıyorsunuz, anadilde eğimin, özerk bölgelerin, ayrı devlet kurmanın gerçekten Kürt halkının mı isteği olduğunu sanıyorsunuz?

Siz böyle düşünüyorsanız ya bu ülkenin gerçeklerinden bir zerre haberiniz yok ya da o kan emicilerden farkınız…

Neden idamın gerekli olduğunu şimdi anlıyor musunuz?

Gaziantep’te 4’ü çocuk 9 masum sivili öldürenlerin yaşamayı hak ettiğini mi düşünüyorsunuz?

Bence siz sözde demokratlar, medyadaki  “özgürlük savaşçıları” artık siz de çok iyi anlamaya başladınız, artık hiç birinizin sesi çıkmıyor, çünkü senelerdir bir çoğunuz bilinçli olarak kan emicilerin propagandasını yaptınız, onlara hizmet ettiniz.

Askerimiz şehit olduğunda silah bırakalım dediniz, teröristler ölünce hak mücadelesinde olduklarını söylediniz.

Cahil halkı kandırdınız.

Çıkıp bir özür bile dileyemezsiniz, çünkü siz efendileriniz ne derse onu yaparsınız.

Efendilerinizden korktuğunuz kadar Allah’tan korksaydınız bunların hiçbirini yapamazdınız!

Bu millet yaptıklarınızı hiçbir zaman unutmayacaktır.

Siz ve efendilerinizin akıbetleri daha öncekilerden farklı olmayacaktır.

Son olarak kapak fotoğrafında yer alan merhametsiz yüzler bile bu yazıyı çok güzel bir şekilde özetliyor.

Sorularınız için: h.alpertosun@sosyaldusunce.com

 

Kardeş Kardeşi Öldürüyor Demek Çok Büyük Bir Hatadır!

Yine hepimizin yüreği kanıyor, 8 şehidimiz var.

Fakat bu sefer hiç biri asker değil, tamamı sivil vatandaşlarımızdan oluşuyor.

Halk otobüsünün hemen yanı başında zaman ayarlı bomba infilak etti, en az 61 yaralı var ve 9 tanesinin durumu oldukça ağır.

Yaralı dediğimiz zaman insanlara sıradan bir çağrışım uyandırıyor fakat durum hiç de öyle değil. Söz konusu yaralılar bir bisiklet kazası sonucu değil bomba patlaması sonrası bu durumdalar.

Kimilerinin elleri, kimilerinin kolları kopmuş durumda, bazılarının ise  vücutlarının tamamına yakın kısmı yanıklar içerisinde.

Eylemi yapan ve üstlenen PKK.

KÜRT HALKI HEDEF TAHTASINA KOYULMAK İSTENMEKTEDİR

Şimdi bu manzarayı bir kenara koyalım ve Salı gününe dönelim.

CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün pazar günü bir senaryo ile kaçırılmasının ardından serbest bırakıldığı gün.

Serbest bırakılır bırakılmaz yapmış olduğu açıklamalardan bazı kısımlar şöyle:

“Dağda beni çok güzel ağırladılar”

“Öpüştük, sarıldık, hasret giderdik”

“Bizim çocuklar, bizim insanımız…”

“Çok temiz çocuklar…”

Hüseyin Aygün’ün çeşitli haber organlarına vermiş olduğu röportajlardan bazı kısımlar böyle.

Şimdi geçtiğimiz Cuma gününe bir göz atalım,

Kalabalık bir BDP heyeti konvoyu ile birlikte yol alırken savcılık soruşturmasından anlaşıldığı üzere daha önceden planlanmış bir şekilde, yolları PKK tarafından kesiliyor.

Ve burada sırtında silah olan teröristler ile birlikte sarılmalar, öpüşmeler gerçekleşiyor. Gayet samimi bir ortam var.

Ertesi gün savcılık soruşturması açılınca yapmış oldukları açıklamalarda ısrarla yaptıklarının arkasında duruyorlar,  sırtında silah ile önlerini kesen teröristlerin bizim insanımız olduğunu söylüyorlar. Hatta kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, yeğenlerimiz şeklinde demeçler veriyorlar.

Hüseyin Aygün ve BDPlilerin açıklamaları PKK’yı oldukça masumane gösteriyor, zaten hepsi onlardan bahsederken gerilla ifadesini kullanıyor.

Fakat en önemli nokta, kardeşlerimiz şeklinde ifade edilmesi. Bunun tek bir amacı vardır, bu milletin Güneydoğu’da yaşayan vatandaşımızı hedef tahtasına koymasını sağlamak, bu milleti birbirine düşürmek, kardeşi kardeşe vurdurmak…

Ancak bu millet Kürt halkını hedef haline getirdiği zaman kardeş kardeşi vurmuş olur, BDPliler, belli basın ve Hüseyin Aygün gibi kendilerini sözde özgürlük savaşçısı şeklinde tanıtan kimselerin nihai amacı budur.

AMAÇLARI SANKİ KÜRT HALKINI BİR HAK MÜCADELESİNDEYMİŞ GİBİ GÖSTERMEK

Hüseyin Aygün ve BDP PKK’yı haklı olup da hakkını arayan, mağdur olan bir kitle gibi göstermek istiyor. Amaçları yurtdışındaki güçlere hizmet etmek, yani efendilerine. Yoksa kesinlikle ve kesinlikle özgürlük, demokrasi vb. gibi medeni dünyanın gerekleriyle uzaktan yakından alakaları mevcut değil.

İstedikleri hedefe ulaşmak için, daha doğru bir ifade ile efendilerinin istedikleri amaca ulaşabilmek için demokrasi, özgürlük vb. kavramları kullanıyorlar.

Ulaşmak istedikleri en önemli gaye Kürk halkını sözde mağdur konumda gösterip yapılanı hakları peşinde koşan halk mücadelesine dönüştürmek.

İşte burada milletimizin bu tuzağa düşmemesi gerekiyor.

TERÖR İLE KÜRT HALKININ HİÇBİR BAĞI YOKTUR !

Bugün devletimizin karşısında olan teröristler yabancı ülkelerin istihbarat birimlerince desteklenen ve eğitilen paralı askerlerden oluşmaktadır. Zaten öldürülenlerin tespitinde açıkça görüldüğü üzere aralarında Müslüman sayısı oldukça azdır, sözde Müslüman olanların ise zaten nasıl bir hayat sürdükleri alenidir.

Dağlıca baskınını yaşayan komutanımızın açıkça ifade ettiği üzere bir Heron yukarıdan tespit yapmaktadır, fakat o dönemde henüz Türk Ordusunun envanterinde Heronlar bulunmamaktadır.

PKK İsrail’den askeri lojistik destek almaktadır, öldürülenler arasındaki incelemelerde pek çok İsrail vatandaşı profesyonel askere rastlanmaktadır, bu da açıkça ortaya koymaktadır ki Türk Ordusunun karşısında yabancı kuvvetlerin askerlerinden oluşan paralı birlikler vardır.

Fakat yukarıda bahsettiğimiz Hüseyin Aygün ve BDP olayında olduğu gibi bu tarz eylemlerde (vekil kaçırma, yol kesme vb.) PKK daha çok  Kürt halkına mensup kişileri sefil bir görünüme bürünmüş şekilde kullanarak durumu sanki bir halk mücadelesiymiş gibi göstermeye çalışmaktadır.

PKK YABANCI GÜÇLERİN TAŞERON ÖRGÜTÜDÜR

Taşeron yüklenici manasını taşımaktadır, bir işi yerine getiren kişi veya kurumları ifade etmek için kullanılır.

Bugün PKK adlı terör örgütün yapmış olduğu tek faaliyet budur: Taşeronluk.

Avrupa Birliği Ülkeleri içerisinde yapılan kamu yoklamasında en büyük korku %66 ile işsizlik çıkarken, Türkiye’de bu oran %62 ile terördür, Avrupa’da terörü en büyük problem olarak görenlerin oranı ise %2’lerde kalmaktadır.

Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere terör, gelişen Türkiye’nin kaynaklarını boşa heba ettirmek isteyen güçlerin etkin bir politikası haline gelmiştir.

Türkiye ile çıkar çatışmasına giren ülkelerin en kolay ve düşük bir masraf ile başvurduğu yöntemdir.

MEVCUT SORUN SÜPERGÜÇLER İLE ARAMIZDAKİ ÇIKAR ÇATIŞMASIDIR

Özellikle ekonomik mücadele içerisinde olduğumuz ülkelerin bu rekabette ülkemizi zayıflatmak için başvurduğu terör yöntemine içimizde bulunup onlar lehine kulis yapan kimseler önemli oranda destek vermektedir.

Bugün meclisteki BDP ve medyadaki pek çok yazar bu kimselere hizmet etmektedir.

Tekrar tekrar söylüyorum bu kimselerin en büyük amacı milletimizi ikiye bölerek bölgesel bir karışıklık yaşanmasını sağlayarak ülkenin belli bölümünü Birleşmiş Milletler Müdahalesine açık hale getirmektir. Ancak bu şekilde, bir müdahaleye ortam hazırlayarak istedikleri amaçlarına ulaşabilirler.

BDP milletvekilleri hemen hemen tüm açıklamalarında PKK’dan gerilla, kardeşlerimiz, özgürlük mücadelesinde bulunan gençlerimiz şeklinde bahsederek Kürt halkını zan altında bırakmaktadır.

Terörün Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmasının sebebi Kürt halkı değil, çıkar çatışmalarının yaşandığı bölgenin bizzat kendisi olmasıdır. Bölgenin fiziki şartlarının etikisinde gelişen ekonomi geri kalmışlık da bu duruma ortam hazırlamaktadır.

Bizim bu aşamada dikkat etmemiz gereken 3 husus bulunmaktadır:

  1. Terör kesinlikle Kürt halkı ile ilgili değildir,
  2. Kürt halkı ile terörü ilişkilendirmek isteyen kimseler efendilerine hizmet etmektedirler,
  3. PKK’yı masum göstermeye çalışan ve Kürt halkıyla uzaktan yakından alakası olmayan istekler sunan kimseler şu anda mecliste ve önemli gazetelerde bulunmaktadırlar.

Bu kişilerin kim oldukları aşikardır, Kürt halkını mağdur sıfatında gösterip milleti ve devleti zor durumda bırakarak istediklerine ulaşmaya çalışmaktadırlar.

Bu ülke ekonomik özgürlüğüne kavuşana kadar bu gibi sorunlarla mücadele etme mecburiyetinde kalacaktır, bu yüzden bize düşen en önemli görev ufak dolduruşlarla galeyana gelmeden hareket etmektir.

Aynı zamanda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, hiçbir şekilde ama hiçbir şekilde terörün amacının demokrasi değil büyük güçlerin aralarındaki çatışmalardan kaynaklanan ekonomik çıkarlar olduğu unutulmamalıdır.

Yeni CHP Kadar Yeniyim

Hikaye malum olayla başladı. Chp Tunceli Millletvekili Hüseyin Aygün Pkk tarafından misafir edilmiş. Ben evde bitkin halde iftara kalan dakikaları sayıyordum. Ülkemde bazı insanlar bu olayın olacağını biliyormuş gibi rahat bir tavırla açıklamalar yaptı. Bazı insanlar olay karşısında dumura uğradı. Ardından Hüseyin Aygün, alışık olduğu Dersim dağlarında misafir edildiğinden, özellikle kendisinin seçildiğinden, Pkk’nın kendisi aracılığıyla göndermek istediği mesajlardan bahsetti.

Ülkem insanı o sırada bu olayın kazasız belasız atlatılmasıyla rahatlamış ve söylenen sözleri çok da önemsememişti. Nihayetinde tutsak edilmiş bir insan, bir çoklarına nasip olmayan kurtuluşa ermişti. Hüseyin Aygün etnik kökeni ve dini inancının çokça vurgulandığı söylemleriyle, yeni Chp vurgusuyla ve Pkk’yı muhatap almayı kabul etmiş bir kişi olarak bir takım Chplileri kızdırdı.Bir Chp vekili ilk kez Pkk’yı muhatap almanın ötesinde onların taleplerinden ve Chp’nin Pkk sorunuyla ilgili yakın bir zamanda yol haritası çıkaracağından bahsediyordu. Aslında bu Chp için ne kadar yeni bir şeydi, bu önemli.

Chp, kadro itibariyle etnik köken ve inanç bakımından kendi içinde bir demokratik açılımın ötesine geçmiş bir partiyken söylemlerine bunu yansıtmaktan çekiniyordu. Bu tür söylemlerine başlayabilmek için partisine yönelik bir Pkk eylemi mi gerçekleşmeliydi? Yani bu hadise bir senaryonun oynatılması değilse bile Chp’nin özünün dışa vurulması bakımından gerekli miydi?

Chp ulusalcı çizgisinin dışına bu kadar açık olarak hiç çıkmamıştı. Bir ideoloji partisinin böylesine değişimi çok da kolay olabilecek bir şey değildir. Mhp’nin söylemlerini sevebilir ya da sevmeyebiliriz ama Mhp dün neyse bugün de o.

Ancak Chp’de bir farklılık var. Bu farklılık Hüseyin Aygün’ün söylemlerini göz önünde tuttuğumuzda ulusalcı çizginin dışına çıkılmış olunduğunu gösteriyor. Chp kadro itibariyle ulusalcılardan oluşan bir parti olmaktan çıkmıştı. Ancak ilk kez söylemlerine bunu yansıttı. Bu olay(Hüseyin Aygün’ün kaçırılması) Chp’nin yeni kadrosunun yapmak istediklerini, söylemek istediklerini söylemesi için bir fırsata dönüştü.

Bizim bildiğimiz Chp, ülkenin sahil kesimindeki cumhuriyet sevdalısı ulusalcıların desteklediği bir parti konumundan sıyrılmış halde. Ve bundan sonrası için onlarca ihtimal varken derin Chp’nin müdahalesinin ne olacağı çok önemli. Şayet derin Chp bu yapılanmadan ve bu siyaset değişikliğinden rahatsız olursa yeni “manşet”ler Chp’nin geleceğini etkileyecektir. Yok eğer memnunsa sola alternatif yeni bir parti sol oyları bölecektir.

Son olarak “Manşetle gelen manşetle gider” sözünün Kılıçdaroğlu’ndan sonra bir başka kişiye daha söylenme ihtimalinin göz önünde tutulması gerektiğini düşünüyorum.

Sonun sonu olarak da terör kötüdür, insan acizdir, zalime değil zulme karşı olmak boynumuzun borcudur.

Gönlümüz Ne Bilsin Ateş Koru ”Atanı Bil Vatanı Bil”

Gönlümüz ne bilsin ateş koru
Bizim işimiz haydi şeytan nefis zoru
Atam vermiş canı vatan yolu
Bizim can canan kolu

Değerli arkadaşlar öncelikle hepinizi canı gönülden selamlayarak başlamak istiyorum sözlerime. Böylesine güzel bir platformda aranızda olmaktan mutluluk duyduğumu belirtmek istedim. Yukarıdaki dörtlük ile bizimle atalarımız arasındaki vatan anlayışı farkını anlatmak istedim. Şu son yaşanan gelişmelere bir de başka bir gözden bakmak gerektiğini düşünüyorum. Eğer ülkemiz bu gün bu halde ise; Türkiye yeni yeni kendine gelmeye çalışıyorsa ve yakın zamanlara kadar batılı devletlerin önünde el pençe divan durduysak yeni neslimize, günümüz gençliğine şöyle iyi bir bakmak gerektiğini düşünüyorum. Atalarımız nere biz nere, bir genç olarak ülkem için neler yaptım, neler yapıyorum, neler yapmalıyım? Bu platformda bu düşünce üzerine bir araya gelmiş insanlar (gençler) olarak neslimize ve arkadaşlarımıza atalarımızı hatırlatmalı, kimin torunu olduğunu hatırlatmalı; vatan ve millet sevgisi ile beraber tekrar bir başa geçilmeli; arkadaşlarımızın yüreğine ilk önce din sonra vatan sevgisi yerleştirmeliyiz. Dinsiz bir vatan, vatansız bir insan azıksız ekmeğe benzer. O ekmekten ne tat alırız ne de bir haz, onun için ilk olarak kimin torunu olduğumuzu bilmek gerektiğinin çok önemli olduğunu söylemek istedim. Eğer şuursuz ve bilinçsiz gençler olarak devam edersek yarının söz sahipleri ve büyükleri olarak geçmişini bilmeyen bir millet tarihin tozlu sayfalarında kalmaya mahkûmdur sözüne muhatap oluruz. İlk önce kendisini tanımalı insan. Kişisel gelişimde ilk kural olarak bu söylenir. Büyük devlet olmanın şartı da aynıdır. Kim olduğunu, geçmişini iyi bilmekten geçer. Eğer atalarımızı bilirsek daha sözü geçen ve eskisi gibi heybetli bir devlet olacağımıza kanaatim tamdır. Bu bağlamda her genç kendini sorgulamalı, vatanına nasıl hizmet ettiğini, nasıl hizmet edebileceğini düşünmelidir. Hangi konumda, nerede, ne meslekte olursak olalım mutlaka vatanımız için, milletimiz ve dinimiz için hizmet edebileceğimiz bir yer söz konusudur. Eğer biz düşünmezsek başkaları, şu anda olduğu gibi, ülkemiz hakkında farklı düşüncelere girecekler ve yenilmesi, ezilmesi kolay bir lokma olarak göreceklerdir. Gelin kimin torunu olduğumuzu gösterelim ve Türkiye’yi hak ettiği yere getirelim.

AK Parti’nin “Kurtuluş”u

Görsel

Bu haftanın gündem konularından birisi de Numan Kurtulmuş’un AK Parti saflarına katılıp katılmayacağı tartışması idi. Tayyip Erdoğan’la görüşmesi, daha önceden Erdoğan’ın kendisine bakanlık tekliflerinde bulunmuş olması hemen “birleşme” olarak yorumlandı.

Peki, HAS Parti AK Parti’yle birleşir mi? Hayır birleşmez. Çünkü birleşmeden bahsedebilmek için iki tarafın da eşit güçte olması ve birleşme sonrasında da eşit haklara, sandalye sayısına, söz söyleme salahiyetine sahip olması gerekir. Ama maalesef HAS Parti AK Parti ile kıyaslanamaz bile. (Reel olmakta fayda var). O zaman niçin görüşüldü? Eh, bu bilinmeyen bir şey değil. Önümüzde nasipse bir başkanlık seçimi olacak. Gül daha önceden artık Başbakanlık yapmayacağını tabir-i caizse bunun attan inip eşeğe binmek olacağını, kendisinin artık danışma makamında bir insan olabileceğiniz belirtmişti. Öte yandan başkanlık sistemine geçilmese bile AK Parti’nin iç dinamizmi korumak adına ortaya koyduğu üç dönem üst üste aktif siyasette olan vekilleri en az bir dönem nadasa bırakma projesi gereği zaten Erdoğan bir sonraki seçimlerde başbakan da olamaz. Ki zaten hali hazırda önümüzde bir de cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Yani köşke (bir aksilik olmaz ise) her türlü çıkacaktır Erdoğan. Arkada boşalan koltuk ise büyük problem. Sonuçta babamızın merkebi değil ki komşu Hüseyin Ağa’ya emanet edelim! Partinin ağır toplarının da üç dönem uygulamasına takılacağı göz önüne alınınca hem oy artışı yaşatacak hem de “güvenilir” birisine koltuğu bırakacak bir çözüm olarak Numan Kurtulmuş devreye sokuldu.

Peki, Numan Bey niçin şimdilerde buna “evet” diyor da o zaman demedi. Bunun birçok sebebi var. Öncelikle o zaman “evet” deseydi “bak bak koltuk sevdasındaymış, makam-mansıp teklif edilince ne vatan sevgisi kaldı ne de hizmet aşkı” diyenleri ebediyete kadar ikna edemeyebilirdi Numan Bey niyetinin gerçekten halis olduğuna. Ama böyle davranarak niyetinin halis olduğunu ispat etmiş oldu. İkinci olarak bu süreci Numan Bey çok iyi yönetti. Belki anayasa yapılacağı ve çoğunluğun AK Parti’nin elinde toplanması gerektiği söylendiği için gerekli oy oranına ulaşıp meclise giremedi ama bir muhalefet ve hatta bir iktidar partisi gibi çalıştı. Proje üretti, toplumsal sorunlara parmak bastı. Hatta çözüm önerisi sundu (muhalefet genelde yapmaz bunu Türkiye’de) ve “iktidar madem şimdiki muktedir, buyursun yapsın bizim gücümüz bu kadarına yetiyor” dedi. Bu sıkı çalışma da her kesimin, özellikle muhafazakâr (dindar anlamında-geçen yazıya atfen-) camiadaki AK Parti eski seçmeni, yeni rahatsızlarını da oldukça etkiledi. Hatta son seçimlerden dolayı HAS Parti’yi sevmek ama AK Parti’ye oy vermek gibi bir kavram oluştu. Eğer Numan Kurtulmuş AK Parti saflarına katılırsa oy veren taban kesimi için de bu bir yenilenme olarak algılanacaktır, öte yandan Numan Bey’in kendi ekibini ve tabanını getireceği de öngörülemez değil. Son olarak, Turgut Özal ve Süleyman Demirel örneklerinde açıkça görüldüğü üzere güçlü ve karizmatik lider gittiği zaman parti içi dağılma kaçınılmaz oluyor. Üstelik kendisini veliaht ilan edenden, koltuğun “aslında” kendi hakkı olduğunu iddia etmeye başlayandan da geçilmiyor. Bunu önlemek için Erdoğan içeriden birisine “el vermek” yerine dışarıdan bir transferi uygun görmüş olmalı. Ayrıca Numan Kurtulmuş “dışarıdan” birisi olduğu için “içeride” kendi kadrosu oluşmuş değil. Dolayısıyla parti içi dengeleri sarsacak kadar “kendi kadrosunu kayırma” durumu da söz konusu olmayacak, yani parti içindeki bazı gruplar ön plana çıkarılmayacak ve diğerleri de dışlanmış olmayacak. Bu da hem bölünmeyi önleyecek hem de küskünlüklere mahal verilmemiş olunacak.

Ek olarak, Numan Bey Milli Görüş’ten de yeni “kopmuş” bir isim olarak şu sıralar Erdoğan’dan daha fazla etkiye sahip Selamet tabanı üzerinde. Bunun getireceği oy etkisi de düşülmüştür tabii. Üstelik başkanlık sistemine geçilmediği takdirde yetkileri kısıtlı olacak olan Erdoğan da bir “iç muhalefetin” kendisine ters düşmesini, partisinin kendisine yabancılaşmasını da istemez. Bu konuda Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel örneği gayet yerinde bir hatırlatma olabilir. Başkanlık sistemine geçildiği takdirde ise genişlemiş yetkileriyle aktif siyasete devam etmek isteyecek olan Erdoğan için kendisinden “rol kapmaya çalışacak” birinden daha çok kendisine yardımcı olacak ve onu asiste edecek bir isim daha verimli olacaktır.

Başkanlık sisteminde tek korkulacak olan sürecin Rusya’daki Putin-Medvedev ikilisine dönmesi olabilir. Yani bir sonraki dönem parti içi tüzük gereği aktif siyasete dönmesinin yolu açılan Erdoğan tekrar geri gelmek üzere koltuğu Numan Bey’e (ya da bir başkasına) “emanet” edip sonra tekrar başkanlık koltuğuna oturmak isteyebilir. Amma, açık söylemek gerekirse hali hazırdaki iç tüzüğü değiştirmeye bile tenezzül etmeyen Erdoğan’ın böyle bir “oyun”a başvurması beklenemez, diye düşünüyorum. Yanlış mıyım?

Ahmet Davutoğlu’nun Eseri: Türk Düş Politikası

Başlıkta hata yaptığımı düşünenler birazdan yazıyı okuduklarında neden böyle bir haklı tabir kullandığımın farkına varacaklardır.

58. Hükümet bildiğiniz üzere şu anki başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi cezası sebebiyle Abdullah Gül tarafından kuruldu ve kendisi başbakan olarak göreve başladı. Ardından Recep Tayyip Erdoğan’ın cezası bitince görevi kendisine devrederek başbakan tarafından Dış İşleri Bakanlığı görevine atandı.

Abdullah Gül ihtiyatlı bir politika izledi, hayallere oynamadı, macera peşinde koşmadı.

Elbette ki ancak risk alanlar büyük başarılar elde ederler fakat bunun için elinizde belli bir güç olması gerekir.

Abdullah Gül bu gücün elimizde olmadığının farkındaydı ve o yüzden karışık konulara uzak durdu, sakin bir politika benimsedi. Komşularımızla iyi ilişkiler kurdu, olan ilişkileri geliştirdi, karşılıklı ticaret anlaşmaları imzalandı.

Abdullah Gül’ün bir sözü vardı:

“İç politikadaki sorunlarımız aile içidir, bunları kendi aramızda konuşuruz, hallederiz. Fakat dış politika farklıdır, burada yapacağımız bir hata nesiller boyu devam eder” demişti. Ve aynen de dediğini yaptı. “Yurtta sulh, cihanda sulh” çerçevesinde Türk dış politikasını başarı ile idare etti.

Ardında Ali Babacan geldi. O da Sayın Abdullah Gül’den farklı bir yol benimsemedi. Gücümüzün ve kapasitemizin farkında, aklı başında, macera peşinde koşmayan bir kişiydi. Ve onun döneminde de Tür dış politikası başarılı bir dönem geçirdi.

Fakat Ahmet Davutoğlu’na gelince işler değişti.

Açıkçası kendisinden beklentilerim ilk başta büyüktü, kaliteli birisine benziyordu. Kariyeri parlaktı, ancak bugün bir kez daha görüyoruz ki teori ile pratik hayat arasında gerçekten çok farklılıklar var.

Sayın Davutoğlu Neo Osmanlıcılık diye bir şey uydurdu. Uydurdu diyorum çünkü gerçekten mantık dışı bir politika, bir hayal. Nihai amacı belki siyasi sınırlarla değil ama fiilen eskiden hakim olduğumuz topraklara tekrar dönmemizi kapsıyordu. Kulağa hoş geliyor, teorikte güzel, fakat pratik her zaman farklıdır. 60’tan fazla devlet var artık o topraklarda.

Siz nasıl tüm ilişkilerinizi “sıfır sorun” dediğiniz politikanızla yürüteceğinizi düşünüyorsunuz?

Zaten bugün çok açık bir biçimde görüyoruz ki o politikalar yürümedi.

Abdullah Gül ve Ali Babacan döneminde “Türk Dış Politikası” diyerek övgüler ile bahsettiğimiz o politikayı bugün,

TÜRK DÜŞ POLİTİKASI’na çevirdiniz,

Nasıl mı ?

Sayın Davutoğlu 2009 Mayıs’ında göreve getirildi. Çok değil tam 1 yıl sonra 2010 yılının Mayıs ayında Mavi Marmara olayı gerçekleşti.

Filistin’de Türk Kızılayı’nın yardım merkezi sayesinde yardımlarımızı kolayca yerine ulaştırırken, siz eski akıl hocanız Erbakan’a uyarak o gemilerin oraya şov amaçlı gönderilmesine göz yumdunuz. Sonuçta ne oldu, haksız yere 9 vatan evladımız İsrail tarafından katledildi.

Siz ne yaptınız bu uluslararası sularda yaşanan katliama?

Ben söyleyeyim hiçbir şey yapmadınız, yapamadınız, yaptırtmadılar, yapamazdınız da zaten.

Çünkü eskiden bizde olan ve istediğimiz gibi öttürdüğümüz o boruyu bugün artık başkaları öttürüyor. Siz bunun farkında değildiniz, farkına varmanızı sağladılar.

9 tane vatandaşımızı katlettiler.

Siz gerekirse hukukun üstüne çıkmayı biliriz dediniz, öylece bekleyerek bir kez daha kağıttan kaplan olduğumuzu herkese gösterdiniz. Onca yıllardır oluşturulan dış politika itibarımızı yerle bir ettiniz.

Elbette ki savaş çığırtkanlığı kimse yapmıyor, burada ısrarla üstünde durduğum nokta “Tosun Paşa” filmindeki “Küçük Enişte” gibi davranıp “tutmayın beni” naraları atmanız.

İyi de, zaten sizi kimse tutmuyor ki!

Sonuç 9 can kaybı onlarca yaralı, kazanç?

Sonra Libya’da devrim oldu. Doğru tarafı seçtiniz, emperyal güçler Fransa ve İngiltere ile birlikte olup Libya’ya özgürlük getirdiniz.

Daha 1 ay önce elinden sırıtarak hediye aldığınız Kaddafi’yi tanımadınız, kendi çıkarınızı düşündünüz, dağılan pastadan pay alma derdine düştünüz.

Siz de çok iyi biliyordunuz, kendi ülkesine İngiltere ve Fransa’yı işgal etmesi için çağıran kimselerin asıl isteğinin demokrasi değil para olduğunu, ama siz göz yumdunuz.

Onlarla birlik olup Müslüman ülke halkını birbirine düşürdünüz.

Önce Türkiye askeri bir varlıkla müdahale etmeyecek dediniz ardından 5 tane savaş gemisini bölgeye yolladınız.

1000 yıllık devlet tarihimizde almadığımız mazlumun ahını sayenizde Libya’da aldık. Onları fakirlik, açlık ve demokrasileri ile baş başa bıraktık. Biz ise İngiltere ve Fransa ile iş yürüttük, Birleşik Devletler’den aldığımız emir üzerine müdahelelerde bulunduk.

Pkk’ya taşeron örgüt diyoruz, çünkü yurt dışından emir alıyorlar ve başkalarının isteklerini yerine getiriyorlar.

Siz Sayın Ahmet Davutoğlu, görev yaptığınız kısa süre içerisinde bu devleti “TAŞERON DEVLET ” haline getirdiniz.

Neye el attıysanız yüzünüze, gözünüze bulaştırdınız.

Ermeni sonunu çözeceğim dediniz, daha önce olduğundan daha kötü bir noktaya getirip bıraktınız.

Yunanlılarla aramızı düzelteceğim dediniz, en sonunda hükümetten bir bakan çıkıp “Bizim de Akdeniz’de savaş gemilerimiz dolaşıyor“ diyerek tehdit edecek noktaya geldi.

Azerbaycan’a kardeş ülke dediniz arkalarından iş çevirerek Ermenistan ile anlaşma imzaladınız.

Ruslarla iyi geçineceğim dediniz, F-4’ümüz Rus füzesi tarafından düşürüldü.

Irak ile işgalden sonra iyi ilişkiler yürüteceğim dediniz, ucuz enerji alabilmek için Kuzey’inde kurulan sözde Kürt devletini muhatap aldınız. Irak merkez hükümeti tarafından defalarca tehdit edildiniz. Onlarla da ilişkilerimizi itina ile bozdunuz.

Bu kadar mı? Tabi ki hayır.

Kısa süre öncesine Beşşar Esed ile hem siz hem de başbakan çocukluk arkadaşı gibiydiniz. Ne oldu da birden aranız bozuldu? İnsan hakları ihlalleri mi?

Güldürmeyin beni. Çok yakın arkadaşınız Kral Abdullah’ın ülkesinde de herkes insan haklarına sahip öyle değil mi?

Stratejik Derinlik diye bir kitap yazdınız, sıfır sorun diyerek komşularımızla sorunsuz geçineceğiz dediniz. Fakat işler yolunda gitmeyince “sıfır sorun”a çeşit çeşit tanımlamalar uydurdunuz.

Hep sıfır sorun ile işlerinizi gördünüz. Havada, karada, suda hep sıfır sorunu benimsediniz.

Sadece 2009 yılında 135 kişiyi şehit verdik. Karada sıfır sorunu böyle uyguladınız.

Denizde sıfır sorun dediniz. İsrail 9 vatandaşımızı hunharca katletti, denizde de sıfır sorun politikanızı başarı ile uyguladınız.

Havada sıfır sorun politikasına stratejik derinliği de eklediniz ve 1260 metre denizin dibinden uçağımızı elin gemisine çıkarttırabildiniz ancak.

Hiç mi düşünmediniz 1260 metre derinlikteki şehitlerimizi çıkartacak kadar bile teknolojiye sahip değilken böyle bir politika benimsemeyi?

Bence düşündünüz ama düşlerinizdeydi o düşündükleriniz. Pratiğe dökünce sonucu facia oldu.

O yüzden bu politikanın ismini lütfen TÜRK DÜŞ POLİTİKASI olarak değiştiriniz.

Hiç değilse halkımızı daha fazla kandırmamış olursunuz ve inandığınız bu yalanın farkına varırsınız.

Basın Bizi Nereye Götürüyor?

Bir haber gördüm. Başlık tekti ama açıklamada iki konu vardı. Dikkatimi asıl çeken tarafı ise o iki konudan birinin sadece bir cümle ile verilmesiydi. FIFA top çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışmasına son verecek bir teknoloji olan içinde çip bulunduran top uygulamasına başlayacakmış. Bu haber o kadar ayrıntılı verilmesine karşın ikinci konu çok az yer bulmuş haberde. O konu da futbol sahasında başörtüsü yasağının kaldırılmasıydı. Bayan futbol takımlarındaki bayanların başörtülü maça çıkması eskiden yasaktı. Bu kararla birlikte bu yasak kalkmış oldu ve özellikle Mısır, İran gibi ülkelerin bayan futbolcuları amaçlarına ulaşmış oldu.

Benim buradaki asıl düşüncem; FIFA gibi bir kurum uluslararası anlamda böyle bir karar alıyor, eşitlik ilkesine uygun hareket ediyor, dini inançlara özgürlüğü gösteriyor. Bunun doğrultusunda çalışmalar yaptığını resmen kanıtlıyor ama biz Müslüman bir ülke olduğumuz halde yayın organları bizi nereye götürmeye çalışıyor ben bunu anlayamıyorum. Basın yayın resmen bizim benliğimizi, değerlerimizi tabiri caizse çaktırmadan bizden alıyor. Bizi bugüne kadar ayakta tutan önem verdiğimiz bu değerlerimiz artık basında köşelerde gereksiz haber olarak veriliyor.

Düne kadar ülkemizde lafta olan bir inanç özgürlüğü vardı. Sınavlara, derslere bile giremiyorlardı başörtülü. Hala sorun yaşanan üniversiteler var bu anlamda. Tabi Müslüman ülke olduğumuzu da varsayarsak FIFA’nın aldığı bu karar örnek teşkil etmelidir.

Başarı Ekip İşiymiş, Bunu Samsun’da Öğrendik

Boğularak yaşamını kaybeden 9 kişi,

Dile kolay tam 9 can…

Bir insan kaç yılda yetişiyor, o değerler kaç yılda elde ediliyor,

Bir ana çocuğuna ne kadar emek harcıyor?

Siz ise tüm bunları önemsemeden kentsel dönüşüm projesini başlatıyorsunuz.

Böyle bir proje tabii ki mantıklı ama hakkını vererek yapınca mantıklı.

Allah korkusuyla o binaların projesini çizince, inşa edince mantıklı.

Peki siz ne yaptınız?

Ben size ne yaptığınızı söyleyeyim; 80 metre olan dere yatağını 30 metreye indirdiniz, o derenin nasılsa yolunu bulup akacağının düşündünüz.

Fakat o binaların zemin katlarında da insanların yaşadığını düşünmediniz mi?

Samsun’da bu binaları diktiniz, nerede? Orta Karadeniz’de.

Buraya hiç yağmur yağmıyor mu?

Hem de öyle bir yağıyor ki Türkiye ortalamasının fazlasıyla üzerinde yağış düşüyor her sene Samsun’a.

Peki siz ne yaptınız tekrar soruyorum, siz cevap veremezsiniz ama ben cevap veririm hiç zahmet etmeyin.

Siz utanmadan “BAŞARI EKİP İŞİDİR” yazdınız.

İnsanları öldürmek başarı ise evet siz başarının en güzeline ekipçe nail oldunuz. Başardınız tebrikler!

Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz dün akşam haber bülteninde telefon bağlantısı sırasında spikeri azarlıyor, “Böyle soru mu sorulur?” diye.

Sorulan soru “Konutlar neden dere yatağına yapıldı?”

Verilen cevap ise bunun doğal afet olduğu.

Madem ki doğal  afet, ki öyle, 1999 depreminde binası yıkılan müteahhitler senelerce hapiste yatmadı mı? O doğal afet değil miydi?

O dere yatağının daraltılıp daha fazla konut dikilmesine izin verilen proje sizin onayınızdan geçmedi mi?

Buradan Sayın Erdoğan Bayraktar’a sesleniyorum, Sayın Bayraktar  o konutlar dikilirken siz TOKİ başkanıydınız, siz de onay verdiniz. O kağıtları imzalarken hiç mi Allah’tan korkmadınız.

Biliyor musunuz?

HEPİNİZ KATİLSİZ.

Masum insanları sel değil sizin yaptığınız binalar öldürdü. Bundan siz sorumlusunuz, Yusuf Ziya Yılmaz, Erdoğan Bayraktar.

İstediğiniz kadar bahane bulun, doğal afet deyin, başka bir şey ile konunun üstünü kapatın, Habertürk spikerine hakaret edin.

Bu insanları sizler öldürdünüz, inşallah bu insanlar ve yakınları her iki dünyada da sizlerin yakalarından düşmezler.

Hiç utanmadan sıkılmadan halen o koltuklarda duruyorsunuz,

Azıcık insanlığınız varsa İSTİFA EDİN, çıkın bu halktan özür dileyin.

 

Leyla Zana’yı Bir Güzel Korkutmuşlar

Önceki gün Kürt sorununu ancak başbakan çözer diye bir tabir kullanmıştı Leyla Zana. Ardından Sayın Başbakan kendisine hoşgörü göstererek randevu talebini kabul etmişti. Fakat randevu sonrası Bdp vekili Leyla Zana’dan gelen açıklamalara bakılınca ya başbakanla dalga geçmiş diyorsunuz ya da  kendisi yine kendi partisince veya onun uzantısı teröristler tarafından tehdit edilmiş sonucu ortaya çıkıyor.

Görüşme sonrası Leyla Zana tarafından değinilen satır başları:

Oslo görüşmeleri yeniden başlamalıdır,

Seçmeli ders kandırmacadır, anadilde eğitim istiyoruz,

Sayın Öcalan’a ev hapsi istiyoruz,

Silahları bırakın talebi mümkün değildir.

Bunlar Leyla Zana’nın görüşmede belirttiğini ifade ettiği satır başları.

Daha 1,5 ay önce “Silah Kürdün sigortasıdır” diyerek Türkiye’de savaş çığırtkanlığı yapan bir vekilin “Bu sorunu çözerse ancak başbakan çözer” açıklamasının ardından farklı yaklaşımlar bekleniyordu, fakat sonuç olarak her zaman artan istekler şeklinde sıralanan ve başbakanın daha önce kale bile almadığı satır başlarını tekrarlamış oldu.

Kısa süre önce Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Burhan Kuzu ile bir görüşmemizde kendisi bir meclis oturumunda toplantı yeter sayısına ulaşılabilmesi için Ufuk URAS’ı telefonla çağırdığını ve Ufuk Uras’tan, tehdit edildiği için oylamaya korkudan gelemediği cevabını aldığını belirtmişti. Tehdit eden kim, tabi ki BDP’liler ve onların uzantısı PKK’lılar.

Biz buradan açıkça görüyoruz ki Türkiye hakikaten tarihin getirdiği yükü layıkıyla taşıyabilen cihanşümul bir devlet, parlamentosunda vatan hainliği ve vatana ihaneti sabit olan, terör suçundan defalarca yargılanmış ve Leyla Zana gibi defalarca hüküm giymiş kimselere bile vekillik unvanı verilmesine izin veriyor ve halkın vergilerinden vatan hainlerine maaş ödemesinde bulunuyoruz.

Ne İngiltere’nin yıllarca başına bela olan IRA ne de ABD’nin başına yine ABD hükümetince bela edilen El Kaide’nin temsilcileri yaptıklarına bu kadar hoşgörü ile karşılık buldular. Aksine yakalandıkları anda veya görüldükleri yerde acımasızca infaz edildiler. (Yapılması gereken budur. Devlet bekası için yapılan işlerde duyguya yer verilmesi doğru değildir.) Fakat bu gerçek, dünya üzerinde henüz etkinliğini sağlayamamış, sözünün yeterince diğer devletlere geçiremeyen ülkelere gelince değişir.

1999 yılında Türkiye’ye yıllarca bela olmuş bir terör grubunun başındaki kişi Abdullah Öcalan teslim edildi ve Bordo Bereliler tarafından Kenya’dan alınılarak Ankara’ya getirildi. Burada yargılanmasına başlandı ve ilk mahkeme kararının ardından karar temyize götürüldü sonuç bozulmadı, idam kararı sabitlendi fakat bilindiği üzere infazın gerçekleşebilmesi için mecliste oylamaya sunulması gerekmekteydi karar sözleşme hükümlerinin ihlali gerekçesiyle AİHM’e taşındı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihtiyati tedbir kararı koyarak idam kararının infaz edilebilmesinin önüne set çekti, idam kararının uygulanmasını mahkemenin vereceği kararın açıklanmasına kadar ertelediğini Ankara’ya bildirdi. Bu süreç devam ederken 2004 yılında 59. Hükümet Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığında Avrupa Birliği’ne uyum süreci adı altında idam cezasını kaldırdı. Ve sonuç olarak ceza hukukunun klasik bir ilkesi olan, önceki ve sonraki bir kanun çatışırsa kişi lehine olan geçerlidir kuralı, uygulama alanı buldu.

Kısacası süreç böyle, biz her zaman üzerimize düşeni yaptık, bebek katillerin bile adaletli bir şekilde yargıladık. Fakat bunun aksine kendilerine muhasır medeniyetler denilen ülkeler yargısızca infazda bulundular, sonra da biz gereğini yaptık diyerek hukuk içerisinde kaldıkların iddia ettiler, bırakın yargılamayı cesedini bile ülkelerin sokmaya cesaret edemediler. Fakat bize yaşayan bir sorun bıraktılar.

Bugün bölgesel bir aktör olma yolunda ilerleyen Türkiye’nin önünde halen bu gibi sorunlar devam etmektedir, özelikle büyük devletlerin çifte standartları, insan haklarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları ve bu hakları ancak doğal kaynakları zengin olan ülkelere yapılan işgallere meşruiyet kazandırmak için uygulamaları kabul edilemez bir tutumdur.

Türkiye olarak gelişmekte olan gelişmemiş bir ülke konumunda bulunduğumuzdan ve enerjide %97 oranlarına varan dışa bağımlılığımız bulunduğundan bölgemizde bu gibi sorunlarla yüzleştiğimiz vakit ancak sert açıklamalar yaparak halkımızın öfkesini dindirme yolunu tercih ediyoruz.

2009 yılında Mavi Marmara saldırısında 9 kaybımızın ardından Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: “Gerektiğinde hukukun üstüne çıkmasını biliriz” ifadelerini kullanmıştı. Bunun tek açıklamasının savaş olduğu aşikardır fakat ABD’nin 1996 yılında kullanımdan kaldırdığı ve hava kuvvetlerine yerden atış taliminde hedef olarak kullandırılan F-4’leri bile kendimiz modernize edemeyerek bunu İsrail’e yaptıran bir ülke olarak savaş açabilmemiz elbette mümkün değildi. İsrail’in füzelerinin menzilinde Ankara’nın da olduğu göz ardı edilmişti. Ahmet Davutoğlu’nun bu açıklamaları Tosun Paşa filmindeki Küçük Enişte karakterinin “tutmayın beni” cümlelerini akıllara getiriyor maalesef.

Son olarak ise kapatılan DTP’nin eşbaşkanı ve halen vekil olan Ahmet Türk’ün açıklamalarının hatırlatmak istiyorum. Kopenhag kriterleri tartışılırken “Sadece bunu kabul edin biz Kürtler olarak başka bir şey istemiyoruz” demişti. Fakat bugün yine aynı adamın bağımsızlık taleplerine duyunca insanın nankör dememesi işten bile değildir.

Açıkça bu süreçte ön plana çıkan kişilerin ne kadar samimiyetsiz oldukları ve parlamento içerisinde bile yabancı güçlere ve onların terör örgütlerine yardımlarını sürdürdüklerini aşikardır. O yüzden biz Türkiye olarak, Türk gençliği olarak neyin doğru neyin yanlış olduğu ayırt etmemiz gerekiyor. Fatih Altaylı’nın klasik bitiriş şekliyle bitirmek istiyorum.

Ne zaman adam oluruz biliyor musunuz ?

Her demokrasi talep edenin demokrasi hayranı olmadığını anladığımız zaman.

 

Özel Yetkili Olmak ya da Olmamak

Türkiye’de bazı şeyleri anlamak çok zor oluyor. Hele o konu hukuk ise. Şahsen hukukla pek alakam yok zaten bu konuyu öğrenip halktan biri gözüyle yazmak istememin sebebi de odur. Eğer hiç fikriniz yoksa çok zor bir çalışma olabilir, niye? Ülkemizde bir futbolda bir de hukukta bu kadar keskin uçlar var galiba. Açalım televizyona bakalım nedir ne değildir diye düşünürseniz daha da batarsınız. Bir kanalı açın 10 dakika dinleyin ‘’Evet, çok mantıklı bir düzenleme’’ dersiniz orada reklam çıkıp başka bir kanala geçerseniz ‘’Bak ya onlar nasıl da kendilerine göre yorumlamış inşallah gerçekleşmez’’ dersiniz.

Böyle bir durumda biraz tanıdıklara sorup biraz da en azından maddeleri saf haliyle okuyarak ‘’halk’’ olarak da bir fikriniz olabiliyor. Biraz eskiye gidelim 1990 lı yıllarda Türkiye’de ‘’Devlet Güvenlik Mahkemesi’’ denen bir garabet vardı. İçinde de askeri hâkimlerin de olduğu bir karar mercii vardı. Her akşam haberleri açınca onun küçük dikdörtgen bir tabelası ve oraya kollarında polislerle giren insanlar çıkardı. Bu mahkemelerde yargılanan bir kişi de şu anda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan idi. Şiir okudu yargılandı. Haksız bir durumdu, onun mağduriyeti bir şekilde giderildi. Ya giderilemeyenler? Onlara ne oldu? Bu saçma yargı düzenine mahkum giden binlerce kişiye? İlla Başbakan mı olması lazımdı insanların?

Yeni bir oluşum hükümet oldu ve 2004 yılında ‘’Özel Yetkili Mahkeme’’ diye bir yargı mekanizması oluşturuldu. İşin garip tarafı o zamanın tek muhalefeti bu düzenlemeye hiç itiraz etmemişti; oysa yaptıkları en iyi şey itirazdı. Halk zaten pek takip etmezdi bu durumları. Bu mahkemeler asıl şu anda konu olan işlerini 2007 yılında yapmaya başladı. ‘’Ergenekon, Kafes, Sarıkız, Balyoz, Ayışığı, 28 Şubat, 12 Eylül, Poyrazköy, Casusluk, İrticayla Mücadele Eylem Planı’’… İşte o zaman birileri hemen haykırmaya başladı “Vay efendim bu mahkemeler birilerinin elinde istediği kararları aldırıyorlar, istediklerini içeri alıyorlar” diye. Kimse de çıkıp “Sen bu mahkemeler getirilirken niye konuşmadın, illa ucu dokunanlar bir yerlerdeki adamlar mı olacak?” demedi. Peki şimdi ben sadece 1 oy hakkı bulunan bir kişi olarak soruyorum: Devlet Ağır Ceza mahkemelerine güvenmiyor mu? Bu hakimler, savcılar aynı okuldan mezun değil mi? Aynıysa gerçekten birilerinin iddia ettiği gibi bu mahkemeler de kadrolaşma var mı? Kadrolaşma var ise yandaş ya da değil ben niye güvenmek zorundayım Türkiye’deki hukuk sistemine? Türkiye’de hukuk var mı, asıl soru bu?

Aylardır bir Cemaat-Akp tartışması sürüyor bir yerlerde. Birilerine göre Özel Yetkili Mahkemeler ‘’O’’ grubun arka bahçesi, diğerlerine göre bu mahkemeler giderse 2 aya kalmaz darbe olur. Haberler çıkmaya başladı, girişte bahsettiğim durum ortaya çıktı. Bir kısım bu durumu çok iyi diye gösteriyor başlarda, uzun zaman sonra uzlaşı olarak veriliyordu haberler. Bir çok milletvekili çok istekliydi kaldırma konusunda. Diğer grup kanallarda ise Mahkeme görüntüleri ses kayıtları çıkmaya başladı. Bu arada yasanın içeriği bile belli değil, o da ayrı bir saçmalık; ama bu kadar işin hukuktan öte bizim sizine döndüğü bir yerde en son bu tartışıldı tabi. Mahkemeler kaldırılmalı mı? Bence evet. Niye derseniz bir ülkenin ‘’İstihbarat’’ başkanı bile çağrılıyorsa o mahkeme gerçekten çoook özel yetkilidir. Başbakan devletin görünen bir yetkilisidir. İstihbarat başkanı ise bir savcının bildiği şeylerin yüzlerce katı bilen bir kişidir. Düşünün ki Mossad  başkanı İsrail’de savcı tarafından sorgulanıyor. İmkanı var mı, mantığı var mı? Açıkçası bu birilerine mesajdı. Bugün onu çağıran yarın kimleri çağırmaz diye bir çelişki oluştu muhtemelen hükümette. Neler değişti peki? Öncelikle şu anki tüm davalara bu görevliler bakmaya devam edecek, yetkisizlik kararı istenemeyecek. Ama şu an görev alan hakimlere yeni kurulacak ‘’Bölgesel Terör Mahkemesi’’ oluşumunda görev verilmeyecek. Bu acaba bir kadrolaşmanın önüne geçmeye teşebbüs mü? Dedim ya ben sadece araştırmaya çalışan normal bir kişiyim, o kadarına uzanamayız. Savcılar görev alabilecek, ancak sadece kendi makamında çalışabilecek. Eskisi gibi istediği yere gidip, neredeyse İstihbarat başkanını bile sorgulayacak yetkilere sahip olmayacak. Asker için izin şartı hala aranmayacak. İster muvazzaf ister emekli olsun savcının her türlü yetkisi olacak. Değişen şey ise kamu görevlilerin soruşturulmasında izin şartı. Özel Yetkili Mahkemelerle çıkan bir gazetecinin iddiasına göre ise Hükümet bu maddeyi yolsuzluk yapmak için koymuş? Bu da size kalmış bir durum; sadece ‘’iddia’’, bana göre bir mantığı yok. Kimileri maddelerin gelen tepkiler üzerine değiştirildiğini iddia ediyor, buna da bir şey diyemiyoruz çünkü tasarı oylamadan çok az bir süre önce öğrenildi. Zaten öğrenilse de sözde vekillerin onu okuyacağı yoktu. Meclisi izlemişseniz bir kısım yoklama aldırmaya, bir kısım kâtipten kağıt çekmeye, kalan kısım uyumaya çalışıyordu. Bugün kanalları açmışsanız da düzenlemenin ne olduğunu hiç okumadan fark ederdiniz. 180 derece dönüşler vardı çünkü. Galiba gene isteyenin istediğini aldığı bir düzenleme yapıldı. Egemen güç kazandıkça sorun oluşmayan ülkemizde bir yasa daha, adı torba olmasa da torbadan çıkarılmadan geçirildi.

Size bir örnek vereceğim hukuk adına. Daha 2 gün önce haberleri okuyanlar görmüştür. İnsanın demeyeceğim; yaratığın biri içiyor, sonra arabasına biniyor ve 2 öğrenciyi öldürüyor, yakalanıyor. ‘’Özel Yetkisiz Mahkeme’’ bu kişiye 5 yıl ceza veriyor, niye çünkü planlı bir şey yok ortada. Ya da daha planlı bir şey vardır. 2 kişi birlikte slogan atsa ‘Özel Yetkili Mahkeme’’ alıyor bu adamları ortalama 20 yılla yargılıyor. Bir katilden daha fazla ceza veriyorlar. Sonra birileri çıkıyor, Türkiye’de hukuk var diyor. Neyse konu dağılmasın sadece arada bir denge olmadığını söylemeye çalıştım. Ne de olsa bu adamlar ne Başbakan olacak ne de “‘uuu’ Genelkurmay başkanına terör suçlaması mı yapılır” denecek kişiler her iki tarafın da umrunda olacak. Sadece bir seçim döneminde üstünden siyaset yapılacak insanlar.

Dün Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ydi birileri şikayet ediyordu , bugün  Özel Yetkili Mahkemeler birileri şikayet ediyor. Yarın Bölgesel Terör Mahkemesi olacak, gene birileri şikayet edecek. Sahi yok mu bu hukukun, yetkinin orta yolu bir dengesi, halkın da anlayabileceği bir mantığı? Bu mahkemeler sadece ada takılabilecek bir beton yığını mı?

Kürtajla Katil Olunmuyor Mu?

Son günlerde gündemi epey meşgul eden bu konuyla ilgili bir yazı yazmayı, düşüncelerimi belirtmeyi zorunlu gibi hissettim nedense.

Bir bayan olarak meydanlara çıkıp ‘benim bedenim’ diye pankartlar asmak, bağıra çağıra kürtajın hakkınız olduğunu söylemek o insanları katil olmaktan çıkarmaz. Hem de evlat katili. Evet. Beden sizin olabilir. İçinizde taşıdığınız cenin de sizin olabilir. Ama bu onun yaşama hakkını elinden alabilirsiniz demek değildir. Henüz dünyaya gelmemiş olabilir. Solunum yollarından nefes almıyor da olabilir. Tam olarak bir bebeğe de benzemiyor olabilir. Ama bütün bunlar onun kalbinin atmadığını göstermez.

Onun kalbi annesine bağlı bir şekilde deli gibi atarken sadece annesinden beslenirken, nasıl bir vicdan sahibi insan onu kendinden ayırabilir. Ve benim bedenim benim kararım diyebilir. Dememeli! Diyememeli! Sesi titremeli! Bedeni her ne kadar onun olursa olsun içinde taşıdığı bebeğin de bir yaşama hakkı olduğunu bilmeli. Bilmek zorunda. Bebeğin yaşamını sonlandırarak kendisi rahat etmiş olabilir ya da rahat edeceğini de zannedebilir ancak peşinden giden bir gerçek var ki o da evlat katili olduğudur. Kürtajla doğmamış bir bebeğin hayatına son vermekle doğmuş bir bebeğin hayatına son vermek arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de vicdansızlıktır. İkisi de keyfidir.

Diğer bir söylem ise: ‘Bebek hasta veya sakatsa da mı kürtaj yaptırmayacağız?’.  Benim görüşüm ne olursa olsun yaptırılmamalı. Eğer bebek sakatsa veya hastaysa bunların hepsi Allah’tan geliyor. Veriyorsa elbet vardır bir sebebi. ‘ Bebeğim sakattı ben de o yüzden kürtaj yaptırdım’ demek ne kadar zavallı bir ifadedir. Bebeğini beğenmediğin için öldürüyorsun bir de bununla övünürmüş gibi söylüyorsun. Bebeğiniz sağlıklı bir şekilde doğduktan sonra kaza geçirip sakat kalsa onu da mı öldüreceksiniz. Vicdanınız buna el vermiyorsa içinizdeki parçayı atmanıza nasıl izin veriyor? Katil söylemi biraz ağır olabilir. Ancak olsun. O insanların körelmiş kalplerine ulaşsın bu kelime. Kürtajı normal bir olaymış gibi gösterenler, kürtaj yaptıran insanlar hepsinin birer katil olduğu kabul edilsin. Çünkü bu benim gözümde böyle. Benim gözümde kürtaj yapan da yaptıran da, yapmayı uygun bulan da direk veya dolaylı yoldan da olsa katildir.

Günümüz Sosyal Demokrasi Anlayışına Genel Bir Bakış

Günümüz devletlerinin ekonomideki en büyük sorunları: fırsat eşitliği, adalet, fırsat imkanı gibi sorunlardır. Peki, bu sorunların ortak bir noktası var mı? Evet, bu sorunların ortak noktası sosyal demokrasi anlayışının kavramları olmasıdır. Günümüzde en çok uygulanan ekonomik model olan Kapitalizme yapılan eleştirilerin odak noktası bu kavramlardır.

Öncelikle, sosyal demokrasinin tarihine göz atmakta fayda var, böylelikle bu demokrasi modelinin oluşumunda hangi faktörlerin etkili olduğu daha iyi anlaşılabilir. Bilindiği üzere, 1789 Fransız Devrimi monarşilerin yıkılmaya başlandığı; özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramların gün yüzüne çıktığı devrimdir. Bu kavramlar evrensel kavramlar oldukları için tüm dünyayı etkisi altına almıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin mihenk taşlarından birisi de burjuvaziydi. Coğrafi keşiflerden sonra zenginleşen burjuvazi artık iktidardan pay almak istiyordu, ancak böyle bir devrimi tek başına yapamazdı. Bu nedenle halkı da devrime dahil ederek başarılı oldular.

1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ne bakıldığı zaman, bireyi toplumdan soyutlayan, bireyle devlet arasına hiç kimseyi sokmayan ve bireyin gücü ölçüsünde ekonomik hayatta yer alabileceğini söyleyen bir anlayışı öngördü. Bu burjuvazinin isteği ölçüsünde gerçekleşen bir anlayıştı. Devrimden sonra gelen özgürlük ortamı, kral baskısının olmayışı ve herkesin kendi ölçüsünde ekonomik ortamda yer alması; her şey burjuvazinin istediği gibiydi. Devletin ekonomiye müdahale etmediği, tamamen bireyin kendi yeteneklerine bağlı olduğu bir ekonomik sistem geçerliydi. Ancak bu ekonomik sistem zenginin daha fazla kazanmasına, fakirin ise daha az kazanmasına yol açıyordu ve toplumda gelir dağılımı uçurumlarla ifade ediliyordu.

1800’lerin ikinci yarısında Karl Marx ve Friedrich Engels başta olmak üzere bazı filozoflardan bu ekonomik modele ağır eleştiriler geliyordu ve bu eleştiriler Komünizm ekonomik modelinin doğmasına yol açtı. Ayrıca işçiler de bu ekonomik modelden memnun değildi. Fabrika sahipleri çok kazanmak uğruna insanlık dışı yöntemlerle günde 10-15 saate kadar işçileri çalıştırıyorlardı ve karşılığında da karınlarını bile zor doyurabilecekleri bir ücret veriyordu. Bu fazla sürmedi, 1848 yılında Fransa’da başlayan işçi devrimleri bütün Avrupa’ya yayıldı. Bunun üzerine devletler yeni anayasalar yapmak zorunda kaldı. Devrimler 1848 Fransız Anayasası ve 1919 Weimar Anayasasını getirdi. Bu anayasalarda yer alan kardeşlik, özgürlük, eşitlik gibi kavramalar bundan sonra yapılan tüm Avrupa anayasalarında yer alacak ve sosyal demokrasi geleneğini başlatacaktı. Zaten işçi sınıfı demokrasiye karşı değildi, burjuva demokrasisine karşıydı ve onlar demokrasi kavramını önüne ‘’sosyal’’ sıfatını getirmeden kullanmazlardı. Bu devrimlerden sonra karışmayan devlet anlayışından ‘’karışan devlet’’ anlayışına geçilmiştir.

Günümüzde Sosyalizm tarafından en az eleştirilen demokrasi modeli Sosyal Demokrasi modelidir. Bu modeli görev olarak üstlenen partiler sol-merkez partileri ve bazı sivil toplum kuruluşları olmuştur. Özellikle Avrupa Birliği’nde ve onun en güçlü devleti olan Almanya’da sosyal demokrasi ve halkın siyasete katılımını arttırmak için kitaplar yayımlayan ve çalışmaları olan Friedrich Ebert Stiftung(Friedrich Ebert Vakfı) tarafından desteklenen Akademie für Soziale Demokratie(Sosyal Demokrasi Akademisi) ön plana çıkmaktadır.

Sol-merkez partiler ise günümüz sosyal demokrasi anlayışına ayak uydurabilmek için özgürlük ve adalet kavramlarının anlamlarını yenileyerek programlarında köklü değişiklikler yapmıştır. Bunlar içinde en göze çarpanları Almanya’da SPD(Almanya Sosyal Demokrasi Partisi) ve CDU(Hıristiyan Demokrat Birlik) olmuştur. Bu partiler yakın tarihlerde yaptıkları program değişiklikleri ile kendilerini ülkenin kurucu partisi olma konumundan çıkartarak sosyal demokrasiyi uygulamaya çalışan, kalıplaşmış seçmen kitlesinin dışına çıkmaya çalışan partiler konumuna almışlardır. Ekonomide özgürlük, fırsat eşitliği, adalet, adil gelir dağılımı gibi kavramlar üzerine dururken, işsizlik maaşını iyileştirme; sağlık ve eğitim alanında yapılacak yeniliklerle halkın bu imkânlardan daha kolay yararlanmasını sağlayacak programlar geliştirmeye çalışmaktadır.

Avrupa’da bunlar olurken acaba Türkiye’de durum ne? Türkiye 1982 Anayasasında da belirttiği gibi laik, sosyal bir hukuk devletidir(AY madde 2). Bu madde 4. Maddeyle koruma altına alınarak değiştirilemez maddeler içindedir. Bu demek oluyor ki sosyal devlet anlayışı sadece iktidara gelen sol-merkez partilerin değil, bütün iktidara gelen partilerin görevidir. Ancak bizim ülkemizde sol diye bir kesim artık kalmamıştır, dişe dokunur bir Cumhuriyet Halk Partisi kalmıştır. O da isminin aksine zümre partisi olarak kalmış, Avrupa’daki benzerlerinin aksine hala kendisini kurucu parti olarak görmektedir. Kalıplaşmış seçmen kitlesine güvenmektedir. Yine de Türkiye gelişen bir ülke olmasının da nedeniyle sosyal demokrasi anlayışında o kadar kötü bir konumda değildir. Sağlık, eğitim gibi halkın bir numaralı ihtiyaçları devlet elinde, devlet elinde olmayanlarda ise devletin yardımları vardır, fakat son zamanlarda hızlanan özelleştirme ve kapitalist düzene geçiş bu durumu biraz zedelemekte devletin bu konuda gereken önlemi alması gerekmektedir. Devlet hastanelerinin varlığı, ilkokul ve liselerde ders kitaplarının devlet tarafından verilmesi, yükseköğrenim öğrencilerine burs ve yurt imkânlarının verilmesi, vakıf üniversitelerinin kurulmasının kolay olması, her ne kadar kontrolden çıkmış olsa da, sosyal devlet anlayışının ülkedeki uygulamalarıdır. Bununla birlikte üniversite için harç alınması sosyal devlet anlayışını zedelemekte ve eğitim hakkını zedelemektedir. Örneğin; Almanya’daki yedi eyalette bugün üniversite için harç alınmamaktadır.

Sosyal demokrasiyi geliştirmek sadece devletin elinde olan bir şey değil, elbette ki devlet politikalarıyla bu ilkeyi koruyacak ve geliştirecektir, ancak halkın da bir şeyler yaparak bunu istemesi gerekir. Burada iş sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir; sivil toplum kuruluşları yapacakları programlar, şikayet ve lobicilik faaliyetleri ile devleti etkileme yoluna gitmelidir. Sosyal demokrasi aynı zamanda halkın siyasete etkin katılmasını da amaçlar, sivil toplum kuruluşları bunu da göz önüne almalıdır. Partiler bazında ise sol-merkez partiler; özgürlük, adalet, eşitlik, fırsat eşitliği, adil gelir dağılımı gibi kavramların aldıkları son şekillere göre programlarını yenilemeli; eğitim hakkı, sağlık hakkı gibi temel haklardan yararlanmayı zedeleyen uygulamaların (harç parası gibi) kaldırılması yönünde programlar yapmalı ve Avrupa Birliği’ndeki sosyal demokrasi alanındaki gelişmeleri takip etmeli ve en önemlisi de halkın tabanına inmelidir.

Menfi Milliyetçilik

Birilerinin rahat yaşaması için ötekileri yok etmek gerekir. Yok edemiyorsan da parçalamalı, dağıtmalı bu sayede kolayca ezmelisin. Tarih boyunca hep bu felsefe birileri tarafından işlenmiştir. Çünkü başkalarının rahatsızlıkları, onların rahatıdır. Son politikaları büyük ölçüde hedeflerine hizmet etmiştir de. Öyle bir zehir geliştirmişlerdir ki, bu zehir dünyayı altüst etmiştir.

Önce milletlere, sonra bölgelere daha da içlere inildiğinde memleket, köy hatta artık aynı çatının altında bile ‘öteki’ olarak yerini almıştır bu zehir. Yaratıcının yarattıkları üzerinde tasarladığı çeşitliliği ve farklılığı; tanışma ve yardımlaşma yerine yabani bir nazara dönüştürmüşlerdir. Ancak İslam’da menfi milliyetçiliğin yeri yoktur. Mukaddes kitapta “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurat Sûresi, 49/13) buyrulmuştur. Hâlıkları, peygamberleri, kitapları, kıbleleri, vatanları bine kadar bir bir leri olan insanların birleri yerine farklılıklarını menfi bir surette ortaya çıkarmak, ancak lanetlenenlerin sahip olabileceği bir anlayıştır. Milletini gerçekten seven, Üstadın tabiriyle bir sineğin ısırması için müthiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmez. Milletini gerçekten seven yapılmaya çalışılanların farkına vararak, birliklerin güzelliklerini görür.

1 Mayıs’ı İdrak Etmek

İlk kez 1856’da Avustralya’da taş ve inşaat işçileri çalışma sürelerini günde 8 saate indirtmek için yürüyüş yaptılar. 1 sene sonra da Amerika’da çalışma sürelerini 8 saate indirmek isteyen işçiler eylem yaptılar. Globalleşmenin de etkisiyle 1 Mayıs ilerleyen yıllarda dünyaya yayıldı. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın İstanbul’da ilk kez kutlanmasının üzerinden tam 100 yıl geçti. Bu süre içerisinde defalarca yasaklandı, adı değiştirildi ve bildiğiniz gibi “Kanlı 1 Mayıs” olarak bilinen 1977 yılı olayları yaşandı derken 2009 yılında tekrar bayram ilan edildi fakat Taksim’de eylem yapılmasına 2010 yılında izin verildi.

Türkiye’de sürekli olarak sol kesimin kutladığı destek verdiği bir eylem havasında gerçekleşen 1 Mayıs bu sene “Devrimci İslamcılar”, “Solcu Müslümanlar” ya da kendi tabirleriyle “Antikapitalist Müslüman Gençler” de 1 Mayıs kutlamalarına katılarak ‘Fatih ile Taksim arasına köprü kurmak’ istiyorlarmış. Bunun için aylar öncesinden hazırlıklar yapılmış. Program önce Fatih Camii’nde ölen işçiler için gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra oradan Taksim’e yürümek ve Taksim’deki eyleme katılmak. Bu eylem için de Kur’an-ı Kerim’den ayetler bulmuş ve onları kullanmışlar. “Mülk Allah’ındır.”, “İnsan için emeğinden başkası yoktur.”, “Biriktirdiklerinizle dağlanacaksınız. Kenz Ateştir.”, “Biz istiyoruz ki ezilenleri yeryüzünde önderler yapalım.”…vs. Kur’an yetmemiş olacak ki İncil ve Tevrat’tan da alıntılar yapılmış.

Müslümanlığın bir ön sıfat alamayacağından, Müslüman olmanın gereklerinin hepsinin Müslüman kelimesi içerisinde yer aldığından, Müslüman’ın kimlerle nerede bulunduğuna dikkat etmesi gerektiğinden bahsetmeye gerek duymuyorum. Zira üzerinde çokça yazıldı ve çizildi. Bu yazı bir grubu tenkit, ayıplamak veya dışlamak için değil, sadece mevcut hataları göstermek ve düzeltilmesinde bir faydası olması amacıyla yazılmıştır.

Genel itibariyle hatalardan bahsetmek gerekirse 1 Mayıs eyleminde her ne kadar işçilerin hakları için mücadele edilse işçilerin hakları aransa da Allah (cc) Nisa 135. ayette: “Ey müminler, kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz. Haklarında şahitlik ettiğiniz kimse ister zengin, ister fakir olsun…” buyurmuştur. Günümüzde 1 Mayıs’ta işçilerin (fakirlerin) hakkı korunurken, sermayenin (zenginlerin) hakları çiğnenmekte. Bütün hakkkı emeğe bağlayıp sermayenin hakkı olmadığını savunuyorlar. Yukarı da bahsettiğim slogan haline getirdikleri ayetler ise önü sonu kesilmiş, kelimelere farklı anlamlar yüklenmiş ayetler. Bu ayetlerin hepsini teker teker açarak daha iyi idrak edilmesi için çalışacağım.

“Mülk Allah’ındır.”

Kur’an-ı Kerim’de defalarca geçmektedir. Bazı kimseler bu ayeti öne sürerek özel mülkiyetin İslam’da olmadığını iddia etmektedirler. Halbuki Allah (cc) Âl-i İmrân 26. ayette: “De ki: Mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kadir’sin.” buyurmuştur. Yani Allah (cc) mülkün gerçek sahibi olsa da onu dilediğine vermiştir.

“İnsan için emeğinden başkası yoktur.” (Necm 39)

Bu ayette geçen emek dünyevi bir uğraş veya çaba değildir. Bunu önceki ve sonraki ayetlerden anlayabiliriz: Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir. Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur. (Necm 38-43) Görüldüğü üzere ayetlerde çalışmasının karşılığının tastamam verileceğinden bahsediliyor. Ayrıca “Ve çalışması da yakında görülecektir” ayetine bir kısım alimler ahiret gününü işaret etmişlerdir.

“Biriktirdiklerinizle dağlanacaksınız. Kenz ateştir.” (Tevbe 34-35)

Ayetlerin tam hali: “Ey iman edenler, şurası bir gerçektir ki, yahudi hahamları ile hıristiyan rahiplerinin bir çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Bir de altın ve gümüşü hazineye doldurup, onları Allah yolunda sarfetmeyenleri bu yüzden acıklı bir azap ile müjdele!”(Tevbe 34) “O gün o altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak (onlara): “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını!” denilecek.”(Tevbe 35) ayetleri ve ulemanın görüşü dikkate alındığında ‘biriktirilen’ olabilmesi için o paranın zekatının ödenmemesi ve bir kısmının Allah(cc) yolunda harcanmamış olması gerekmektedir.

Bu ayetlerin yanısıra eklemek istediğim bazı ayetler mevcut. “Kadın erkek herkese ana babaların akrabaların ve yeminli sözleşmeler yaptığınız kimselerin miraslarından pay ayırdık. Bu pay sahiplerine paylarını veriniz. Hiç şüphesiz Allah her şeyin sahibidir.” (Nisa 33), “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.” (Muhammed 36), “Eğer sizden onların tamamını isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Bu da sizin bütün kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” (Muhammed 37), “İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hakk’tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.” (Muhammed 38)


Yukarıda yazdığım ve yazmadığım bütün ayetler ışığında daha doğru bir Adalet anlayışına sahip ‘Ben Müslümanlardanım” diyen bir topluluk olabilmek dileğiyle…
Selam ve Dua ile…

Dejavu

Yer; Ankara Üniversitesi, Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi. Güvenlik güçlerini aşarak okula girmiş kişileri görüyoruz. Öğrenci kavgası sloganlarla, grupların gövde gösterisiyle devam ediyor. Satırla yaralanmış bir öğrenci, arkadaşlarının yardımıyla ambulansa taşınıyor.

Çevik kuvvet ekipleri olay yerinde öğrenciyi öğrenciden korumaya çalışıyor. İlk bakışta 12 Eylül öncesinde yaşanmış bir olay gibi görünse de çok yakın bir zamanda, 3 Nisan’da gerçekleşti bu olay.

12 Eylül davasının arefesi… Hatırlatılmak istenen bir mizansen, sanki unutulmamış gibi. Eğer unutulsaydı o dönemdeki acılar, haksızlıklar, işkenceler; halk o zorbalığın mimarı anayasanın değişikliğini öngören referanduma evet der miydi? O darbeyi yapanlara yargı yoluyla, adalet yoluyla darbe vurmak isteyen halka sen neyi hatırlatmaya çalışıyorsun? Beslemeyip astığı 17 yaşındaki Erdal Eren’i mi? Bir zamanlar düşüncelerin ayırdığı Mustafa Pehlivanoğlu ve Necdet Adalı’yı, şimdi aralarındaki beş mezarın ayırdığını mı? Yoksa iki ailenin her sene onların ölüm yıl dönümlerinde aynı acıyı kalplerinde hissettiklerini mi hatırlatacaksın? Pehlivanoğlu’nun annesinin, oğlunun yüzünü son kez görmek için mezarını gözyaşlarıyla açtırdığını nasıl unutabilir bu halk?

Peki o olaya bulaşanlara ne demeli? Acaba onlar mı unutkandı? Arkadaşlarına saldırırken hatırlayamadılar mı meşhur C-5 hücrelerinde yapılan işkenceleri, konuşturmak için verilen elektrikleri, intihar süsü verilip öldürülenleri? İşkenceden ölen 171 kişinin hali de mi gelmedi gözünün önüne? Peki medyanın özgürlüğüne vurulan satır darbeleri? 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Hayır maalesef akıllarının ucuna bile gelmemiş ki bize bu dejavuyu yaşattı onlar.

O öğrenciye vurulan satır, farklı düşüncelerin zenginliğine vurulan satırdı. O öğrenciyi yaralayan satır, karşılıklı saygıyı yaralayan satırdı. O öğrenciyi yürütmeyen yara, halka demokrasiyi bahşetmenin(!) bir hata olduğunu düşünen zihniyetin bu ülkenin ilerlememesi için darbelerle açtığı yaraydı…

Hala neden başaramıyoruz, neden gaza geliyoruz başkalarının dürtmeleriyle? Neden farklılığın oluşturduğu şölene dahil olamıyoruz da bunu vahşete dönüştürüyoruz? Dünyanın oluşumunda bile çarpışan nötronlardan protonlardan bahsediyor bilim adamları. Bu çarpışmanın doğurduğu patlama sonucu yaşadığımız mükemmel yer oluşmadı mı? Peki düşüncelerimizin çarpışmasından da yaşanılası bir memleket oluşturamaz mıyız? Birbirimizi dinleyerek, at gözlüklerimizi çıkararak oluşturabiliriz elbette. Yeter ki düşüncelerimiz çarpışırken ayarı kaçırmayalım da atom bombası etkisi yapmasın.

Doğmadan Öldürülen Bir Akım: Türkiye’de Solculuk

Bu yazımda Türkiye’de daha emekleme çağına gelmeden devlet ve diğer güçler tarafından öldürülen solculuğun hikayesini anlatmak istiyorum. Evet, daha doğmadan “Komünizm gelecek!’’ korkularıyla tutuklanan, idam edilen, birçok aydının, gencin hikayesi…

Girişte de söyledim ülkemizdeki solculuğun bitirilmesinde devletin de parmağı var ki bu özellikle de CHP’nin tek partili döneminden itibaren artarak SSCB’nin dağılmasına kadar devam eder. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir süper güç olarak Batı’nın özellikle de ABD’nin karşısında duran bir SSCB ile dünyada artan bir solculuk eğilimi zaten vardı, fakat bunun daha öncesi de vardır. Özellikle de Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1848’de Komünist Manifesto’yu hazırlayıp ilan etmesiyle başladığı varsayılabilir. Zaten 1848 yılı da Avrupa’da işçi ayaklanmalarının baş gösterdiği bir yıldı. İşçiler, haklı olarak, sosyal haklar istiyordu. Bu ayaklanmalar da etkisini gösterdi ve 1848 Fransa Anayasası ve 1919 Weimar Anayasası’nda sosyal haklar yer aldı. Böylelikle Komünizm dünya sahnesine hızlı bir giriş yaptı. Ancak sömürgecilikle zenginleşen ve sermayesini sanayi kurmada harcayarak liberal bir anlayış sunan sanayi burjuvazisi ve bu burjuva sınıfı ile ekonomisi güçlenen ülkeler Komünizm’e ve onun getirdiği ilkelere sıcak bakmıyorlardı. 1917’de I. Dünya Savaşı sırasında Rus Çarlığı’nda meydana gelen Kızıl Devrim Komünizm’in zirveye ulaştığı ve bir ülkede resmi ideoloji olarak uygulanacağının ilk ayak sesiydi. 1922 yılında Bolşevikler başa geçti ve ülkedeki iç iktidarı sağladıktan sonra resmi olarak SSCB’yi kurdular. Resmi ideoloji olarak Komünizm’in ya da daha geri bir aşaması olan Sosyalizm’in belirlenmesi, Batılı devletler için birer tehditti. Zaten II. Dünya Savaşı’ndan sonra da Soğuk Savaş ile bu mücadele yaklaşık 40 yıl sürecekti.

Birden savaştan sonra kendisini Soğuk Savaş’ın ortasında bulan Türkiye ise SSCB’nin doğudaki toprak talepleri ve Komünizm korkusuyla tarafını çoktan belirlemişti. Batı Kampı’nda yer aldıktan sonra Türkiye NATO’ya da girerek yerini iyice sağlamlaştırmıştı. Öncelikle Sosyalizm akımı Osmanlı İmparatorluğu döneminde ortaya çıkmıştır ve bazı aydınlarımız arasında da taraftar bulmuştur. Bu taraftarlık, II. Meşrutiyet’ten sonraki özgürlük ortamında 1910 yılında İştirakçi Hilmi önderliğinde Osmanlı Sosyalist Fırkası kurulmuştur. Aynı zamanda bu fırka Türklerin kurduğu ilk sosyalist parti özelliğini taşımaktadır. 1913 yılında İttihat ve Terraki’nin baskılarıyla karşılaşıldı. Yurt dışından dönen Hilmi Yavuz Sinop’a sürgüne gönderildi. Bu arada parti çalışmaları da kesintiye uğradı. 1919’da ise Türkiye Sosyalist Fırkası’nı devam niteliğinde yine Hilmi Yavuz kurmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında İtilaf Devletleri ile mücadele iç kaynaklarla olacak gibi değildi hem dış yardım almak hem de uluslararası arenada yalnız kalmamak amacıyla o dönemde İtilaf Devletler ile karşı karşıya olan SSCB ile yakınlaşıldı. SSCB ise hem güney sınırlarını güvenceye almak hem de komünizmi yaymak amacıyla Türkiye ile yakınlaştı. Bu dönemde SSCB ile sıcak ilişkiler kuruldu ve üç tane sözleşme imzalanmıştı. Bu sözleşmelerle ayrıca doğu sınırlarımızı da çizmiş oluyorduk. SSCB ile olan sıcak ilişkilere güvenilerek Mustafa Suphi önderliğinde 10 Eylül 1920’de Türkiye Komünist Partisi kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu ve Kurtuluş Savaşı yıllarındaki komünizm hareketleri kısaca böyle özetlenebilir. Bu hareket II. Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin galibiyetle ayrılmasından sonra artarak devam etmiştir.

Türkiye’de solculuk denilince ilk akla gelen 1960 yıllarıdır. Neden diye sorabilirsiniz, cevabı basit. Bu dönemde tüm dünyada solculuk hareketleri artmıştır. Bu da doğal olarak Türkiye’deki solcu hareketi etkilemiştir. Baktığımız zaman gençlik hareketleri, üniversitedeki hareketler, ünlü 1968 kuşağı hep bu döneme rast gelmektedir. Ancak, biz de sağcılık ve solculuk farklı anlaşılmış, kardeşleri bile birbirine düşman edecek hale gelmiştir. Bizde siyasi fikirler fitne ve ayrımcılık olarak gösterilmiştir. Önceden taş ve sopalarla başlayan kavgalar daha sonra silahlı çatışmalara dönüşmüştür. Baktığımız zaman ülkücüler ‘’Milli, bağımsız Türkiye’’ sloganları atarken komünistler ise ‘’Bağımsız Türkiye’’ sloganları atıyorlardı. İkisi de iyi niyetli, ikisi de ülkesi için en iyisinin bu olduğunu düşünürken bu kavga niye? Bu sorunun cevabını kimse bilmiyor, fakat o kadar insanın canına kıyılması kadar değerli değil. Devletin de bu problemde taraflı durması olayları alevlendirmiştir. Özellikle de 1972 yılında yapılan Üç Fidan’ın infazı devletin duruşunu görebilmek için yeterlidir. 6 Mayıs 1972 yılında saat 1:00-3:00 arasında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde asıldı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; sırf düşünceleri diğerlerinkine benzemiyor diye. İnsanın aklına şu geliyor: İnsan düşünceleri yüzünden öldürülür mü? İşte bunu devlet kendi eliyle yaptı. Ülkeleri için en iyisinin bu olduğunu düşündükleri için öldürüldüler. Şimdi birileri çıkıp polisle çatıştı diyecek, polisle çatışmaktan on kat daha kötü yapanlar dışarıda geziyor şimdi. Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, onu bir kenara koyun ve bir de böyle bakın olaya.

Bu yazımda solculuğun çok çok kaba bir özetini yaptım, daha anlatılacak çok şey var. Ancak en önemlisi bunların toplumda açtığı derin yaralardır, gençlerin siyasi düşüncesi farklı diye birbirini öldürmesidir. İki taraf da aynı şeyi istiyor, fakat farklı yollardan ama bu demek değil ki karşı taraf tamamı ile kötü. Şu an ülkemizde artık sindirile sindirile dişe dokunur bir komünist parti yok. Solculuk artık günümüzde sosyal demokrata dönüşmüş durumdadır. Dünyada ise daha çok İskandinav ülkelerinde sosyal demokratlar ön plana çıkmaktadır. Bizde ise sosyal demokrat adı altında Cumhuriyet Halk Partisi gösterilebilir. Günümüzde ise özellikle üniversitelerde eskisi kadar olmasa da hala ufak çaplı kavgalar olmaktadır. Geçen bu kadar yıla rağmen hala öğrenemediğimiz şeyler var. Karşı tarafa anlayışla yaklaşmak gibi…

‘Milliyetçi’ Marazları Da İçinizden Atacak Mısınız?

Artık ayan beyan ortada olan bir şey var; bu ülkenin muhafazakâr hassasiyetleri olan mütedeyyin insanları dâhi ‘millî’liklerle donatılmış anlı şanlı bir devlet mekanizması istemiyor. “Darbeciler” diye bağırıyorlar: “Darbecilere, darbeci zihniyete meydan vermeyin.” Nitekim mevcut hükümetin (belki ‘biz’ lerin de) de bütün mağduriyeti; soğuk savaş dönemine işaret eden, birçok kallavi yazarın romanlarına karışan mekanik bir devlet sistemi idi. Dolayısıyla, mevcut hükümet bu katı mekanizmayı ortadan kaldırabilmek adına elinden geleni, bazı zamanlar çekinceler gösterse de, var gücüyle yaptı. Kabul etmek gerekir ki on sene evveline göre çok daha rahat bir şekilde sistemi sorgulayabiliyoruz. Fransız varoluşçu yazar Sartre, “Düşünce özgürlüğünün olmaması, düşündüğünü söyleyememek değildir, düşünememektir.” diyor. Hükümete; 19 Mayısları, Cumhuriyet törenlerini, Atatürk büstlerini, andımız ve İstiklal Marşını okullardan neden kaldıramıyorsunuz, neden böyle çekiniyorsunuz diye sorabiliyor olmamız çok mühim bir gelişme. Çünkü Ak Parti iktidarı yaptığı eylemlerle, Sartre’ın dikkat çektiği ‘düşünebilmeyi’ büyük ölçüde sağladı bu toplum için. Daha düzgün bir ifadeyle, toplumun mevcut taleplerini gün yüzüne çıkararak daha geniş bir kesimin talep etmesini sağladı. Ancak ‘biz sizi böyle bilmezdik’ veryansınları bugün, toplumun daha çok gündeminde. Çünkü nereye doğru yol alacağımızın rotasını belirliyor bu tartışmalar.

Zaman gazetesinin 05.02.2012 tarihli pazar ekinde Mustafa Armağan, Eğitim Bakanlığının ‘millî’ olma durumunu ve bu kaderi Fransa’yla paylaşıyor olma durumumuzu yazdı. Yazının başlığı, içeriğini iyi yansıtıyordu: Eğitim bakanlığı da darbeciler tarafından ‘millî’ yapılmıştı. Mustafa Armağan’ın yazısı, bir tarihçi olarak ‘millî’liğin gelişme serüvenini göstermesi ve konunun önemi açısından ufuk açıcı. Ancak Armağan, yazısında esas üzerinde durması gereken konulardan ziyade, 2012 yılı itibariyle artık fazlasıyla kanıksadığımız, bildik ‘darbeci’ edebiyatı üzerinden konuyu işliyor. Çünkü ‘darbeci’ yaftası üzerinden geliştirilen bu jargonun kanıksama hâli, artık yerine getirdiği işlevini tamamladı. Dolayısıyla, sivilleşmeyi sağlamak adına gösterdiği tesir bakımından da pek etkili olmuyor.

Aklı başında, süreci okuyabilen herkes biliyor ki artık bu ülkede, soğuk savaş döneminden kalma postallarla kuşanmış bir devlet mekanizması kalmayacak. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, dünya da bu dönüşümün sinyallerini vermişti.

Mevcut süreç gösteriyor ki üç vakte kadar eski devletin enkazında kalan kalıntılar da kalmayacak. Henüz Atatürk büstlerinden emin değilim lâkin ‘millî tören’lerin akıbeti bu yönde olacak gibi görünüyor. Otorite erki bu niyette olmasa dâhi toplumsal taleplerin gücü, devletin daha fazla mekanikleşmesine müsaade etmeyecek gibi duruyor. Ancak sorulması gereken asıl soru, “millîlikleri ve resmi törenleri kaldırırken, içinizdeki milliyetçi marazları da bertaraf edecek misiniz?” sorusudur. Sanıyorum, bugünlerde sıkça dile getirilen iktidar eleştirileri de bu soruyla ortaya çıkan çıkmazın mahsulleri. Mütereddit iktidar, bu ülkenin muhafazakâr insanlarının büyük çoğunluğundan mülhem olan belli belirsiz bir milliyetçiliğin çıkmazlarını yaşıyor.

Ne yazık ki bugünkü gidişat, mevcut iktidarın ve hatta muhalefet eden öteki partilerin milliyetçilik marazından kurtulamayacağını gösteriyor. Fransa’ya cephe alma noktasında cihada gider gibi pozisyon alan farklı kesimlerden siyasilerin trajikomik hâli (Fransa’nın gülünçlüğü de ayrı tabii), Hrant Dink davasında hâlen doğru dürüst bir gelişmenin olmaması ve olmayacak gibi görünmesi, vicdani ret konusunda AİHM mahkûmiyetine rağmen hâlen abuk sabuk açıklamalar yapılması gibi tavırlar bunu gösteriyor.

Mustafa Armağan’ın eğitimle ilgilenen bakanlığın ‘millî’ ön adına sahip olması üzerine yazdığı yazıda, konuyu ‘darbeciler’ üzerinden giderek işlemesi de; hükümetin, 19 Mayıs törenlerini, andı(n)mızı vs. kaldırma girişimleri de aslında söylem ve tavır açısından kanıksadığımız ve bazı çekinceler yüzünden sevimlileştirilerek sunulan şeyler. Dünyayla entegre olmak ve ticaret yapmak isteyen bir Türkiye’ nin eski kalıntılarından uzaklaşmak istemesi oldukça doğal. Lâkin başlıktaki soru hâlen geçerli: Tüm gösteri dolu ‘millî’likleri ortadan kaldırırken, içinizden milliyetçilik hastalığını da def edecek misiniz ya da milliyetçi olmayanlara tüm bunları reddetme hakkını verecek kadar olgunluk gösterecek misiniz?

Tersine 28 Şubat

28 Şubat. Post-modern darbe diye adlandırılan Erbakan hükümetinin düşmesine yol açan darbenin yıl dönümü. Geçenlerde HAS Parti’ nin organize ettiği bir panel vardı. O günü yaşayanlardan birisi olarak Merve Kavakçı da katılmıştı. Katılımcıların bir diğeri ise Ahmet Hakan Coşkun idi. Panellerde, sempozyumlarda zaten katılımcı panelistler de ona göre çağırılırlar da, bir de paneli düzenleyen kesimin perspektifinden olaya bakma durumu söz konusudur. Mesela özgürlükler adına çalışan bir platformun düzenlediği bir panelde kalkıp da insan haklarının kısıtlanmasının gereğinden bahsedemezsiniz ya da ulusalcıların, laiklerin düzenlediği bir panelde “darbe kötüdür” diyemezsiniz. Bu genel olarak böyledir ama tabii her zaman sivri insanlar vardır ve bunlar da zaten o panellerin rengidir. Bu panelin rengi de Ahmet Hakan idi. Muhafazakar kesim tarafından Hürriyet’e geçmesiyle beraber hakkında söylenmedik söz bırakılmayan, biraz da camiadan dışlanan bir “zavallı” karakterdir Ahmet Hakan bana göre. Burada zaten tırnak içinde kullandığım zavallı tabirinin de yanlış anlaşılmasını istemem. Ahmet Hakan zavallıdır zira anlaşılamamıştır. Kendisinin de defaatle ifade etmesine, “Ben zaten Kanal 7’de anchormen iken de böyle bir insandım, siz sadece kafanızda bana bir rol biçtiniz. Ben o zaman da sakallıydım, şimdi de sakallıyım.” demesine rağmen onun bu açıklamaları maalesef pek kâle alınmaz ve muhafazakar kesimce kendisi dışlanmaya devam edilir. Bu panelde de yaptığı açıklamalar bence ciddiye alınması gereken güzel tespitlerdi. Mesela 28 Şubat’ tan ders çıkarmak lazım dedi Ahmet Hakan. Evet, muhafazakar kesime göre de 28 Şubat’ tan dersler çıkarılmalı ve bir daha darbenin moderni, post moderni, efendime söyleyeyim geri kalmışı filan yapılamamalı idi. Elbette bu konuda müşterekiz.

Peki muhafazakar kesimin alması gereken dersler yok mudur diye de sordu Ahmet Hakan? Daha önce ben de bu konu hakkında hiç böyle düşünmemiştim. Mesela neden 28 Şubat yapıldı? Bu cesareti nereden buldu darbeyi yapanlar? Ya da gerçek manada bir darbeden, başbakanın fiili olarak görevden alınmasından, tutuklanmasından bahsedemiyorsak bu darbe nasıl bir darbedir? Zaten bu yüzden post modern darbedir de diyenler çıkacaktır. Peki bu post modern darbe karşısında Erbakan daha sert durup, daha dik bir duruş sergileyip masaya yumruğunu vursa ne olurdu? Bu günlere gelir miydik? Ya da daha kötü mü olurdu her şey? Bu soruların cevabını hiç bir zaman bilemeyeceğiz ama burada dikkat edilmesi gereken husus 28 Şubat’ la  hak aramak için yeni yeni meydana çıkan muhafazakar kesimin sindirilmesi amaçlanmıştır ve bu anlamda darbe gayet de başarılı olmuştur. Muhafazakar kesim başbakanından zenginine, iş vereninden işçisine kadar sinmiştir. En başta okula alınmayan başörtülü genç kızlara destek olan hocaları bile zamanla sinerek, sürgünden, başlarına bir iş gelmesinden, hapse girmekten korkarak desteklerini kesmek zorunda kalmışlardır. Korku her zaman haklıdır, kimseye korktuğu için kızılamaz ama bu korku yüzünden muhafazakar kesimin hakkı olan hakları elde etmesi de en az bir 20 yıl gecikmiştir. Peki, bu darbenin gerçekleşmesinde muhafazakar kesimin hiç mi suçu yoktur? Bence vardır, hatta oldukça fazla vardır. Gücü elde eden Tanrılığa soyunur. Bu doğanın kuralıdır, insanın fıtratında vardır. O dönemde de gücü elde ettiğini zanneden muhafazakar parti (o zaman için Fazilet Partisi idi) buradan bakılınca çok yanlış gözüken söylemler ve davranışlarda bulunmuştur. Mesela Erbakan, üniversitedeki başörtülü kızları bile kızdıran “Bütün rektörler başörtülülere saygı duruşunda duracak.” açıklamasıdır. Görüşü, dini, kimliği ne olursa olsun bir hocanın öğrencisi önünde saygı duruşunda durduğu nerede görülmüştür? Bu İslam’ da olan bir şey midir ki Erbakan bunun özlemini çekmektedir.

Öte yandan bir de Merve Kavakçı olayı olarak kayıtlara geçen bir hadise de maalesef darbenin zeminini hazırlamış idi o günlerde. Amerika’ dan milletvekili adayı olması için çağırılan başörtülü Merve Kavakçı milletvekili olmasına rağmen DSP ve Ecevit’ in tutumları yüzünden mecliste yeminini edememişti. Hatta Ecevit salonu terk ederken “Bu kadına haddini bildiriniz” diyecek kadar da pervasız idi. Bu kısım onların ayıbıdır ve incelenmeye dahi gerek yoktur benim kanaatimce. Ama asıl incelenmesi gereken eğer şartlar olgunlaşmamışsa neden Merve Kavakçı’ nın ta Amerika’ dan aday olması için Türkiye’ ye getirildiği sorusudur. Daha da vahim olan ise bu olaylar mecliste vuku bulurken bir tane FP’ linin de kalkıp Merve Kavakçı’ ya destek olmaya çalışmamış olmasıdır. Fiziksel bir eylem, bir şiddet beklentisi içinde olduğunu sanmıyorum Kavakçı’ nın ama en azından sevgili parti arkadaşlarının hiç olmazsa sözlü olarak kendisini savunmalarını ya da parti başkanı olarak Erbakan’ ın bir kaç cümleyle de olsa tepkisini göstermesini isterdi herhalde. Bu anlamda muhafazakarlar başörtülülerin başına patlayan 28 Şubat’ tan sınıfta kaldılar denilebilir. Merve Kavakçı yemin ettirilmemekle kalmadı apar topar vatandaşlıktan da çıkarıldı. Fakat FP sessizliğini “muhafaza” etmede oldukça ustaydı. Ee, ne de olsa “muhafaza”kar bir parti idi FP! Unutmadan, bu günün muhafazakarı, iktidarı olan muktedir isimler de o gün meclisdeydi ve maalesef onlar da sessizdiler.

Medya bu zaman dilimi içerisinde darbeye zaten zemin hazırladı. Kurgulanmış olaylar silsilesi şeklinde devam eden Müslüm Gündüz-Fadime Şahin olayları akşam haberlerine servis edilirken tüm Türkiye’ de de “Acaba bu bölümde ne oldu?” merakı hakimdi. Belki kimileri farkındaydı olayın kurmaca olduğunun ama çoğu kişi iki arada bir derede kaldı maalesef. Bu, o zamanlar için iyi planlanmış bir sahneydi ama şimdilerde bunun da iyi yanı halkın artık böyle ucuz numaralara kanmıyor olması. Her şerden bir hayır çıkarma kültürünün evlatlarıyız biz de, darbenin de bize katkısı bu olmuş meğerse!

“28 Şubat’ta korku kültürü hakimdi.” dedi Ahmet Hakan. Sadece liberal olduğu için başörtülü kızların hakkını savunan gazeteciler, yazarlar hemen irticacı damgası yerdi. Şimdi de durum tersinden işliyor. Birisi “Neden o gazeteciler tutuklu?” demeye görsün, hemen Ergenekoncu damgası yiyor. O zamanlarda birisi “Ne olursa olsun darbe kötüdür.” dese rejim karşıtı, İrancı ilan ediliyordu. Şimdilerde ise bir muhafazakar kalkıp “Hükümetin her yaptığı da çok mükemmel değil, muhakkak ki herkes hata yapar.” demeye görsün, hemen AKP karşıtı ilan ediliyor. Yani etkisi bin yıl devam edecek denilen ve muhafazakarlar tarafından aslında etkisinin on yıl bile devam etmediği iddia edilen 28 Şubat, etkisini hala gösteriyor. Ama sanki bu sefer çarklar tersten işliyor! Umarım bir dahaki sefere bu çarklar tekrar muhafazakarları öğütmeye başlamaz, yoksa bu bir kan davası şeklinde devam edecek gibi gözüküyor. Önemli olan gücü ele geçirince intikam almak değildir, tersine bir daha kimseye zarar vermeyecek bir sistem geliştirebilmektir.

Üslup Üzerinden Başörtüsü Yasağı İncelemesi

“Dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar?” diye cevap verdi başbakan. Daha önceki yazımda değinmiştim Ak Parti’de artan üslup hatalarına ve bunun gereksiz aşırı özgüvenden kaynaklanmıyor olmasını temenni etmiştim ve demiştim ki:

“Daha önceki muhafazakar hükümetlerin üslup hataları maalesef en çok muhafazakar halka zarar verdi. ‘Mini etekli okula giriyorsa başı kapalı neden girmesin’ şeklindeki kendince başörtüsünü savunmaya çalışmalar başörtüsü mağduriyetini dini özgürlüklerden bir kılık kıyafet özgürlüğüne indirgemedi mi? Ya da ‘Tüm rektörler başörtülülere saygı duruşunda bulunacak’ yollu kendince başörtüsünü yüceltmeye çalışmalar başörtülülerin topyekûn okullardan atılmasına sebebiyet vermedi mi?”. Bu yazıda da her meseleye çeşni niyetine katılan başörtüsü yasağından bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu siyasilerin bu yasak karşısındaki söylemlerini ve yaptıklarını inceleyelim beraberce.

Yasak 1960’ lardan beri vardı, 80’ lerde kendini gösterdi ve 28 Şubat ile de başörtüsüne karşı fiili kabul edilebilecek bir savaş başlatıldı. Peki, o dönemin ve yasak hala devam ederken bu dönemin aktörleri neler yaptılar? ‘Tüm rektörler başörtülülere saygı duruşunda bulunacak’ yollu beyanatlarda bulunan rahmetli Necmettin Erbakan milletvekili yapmak için ta Amerika’dan getirttiği Merve Safa Kavakçı’ nın yemini Ecevit ve partisi tarafından sabote edilirken ve dahi Kavakçı aşağılanırken gıkını bile çıkarmadı. Başörtüsü yasağı nedeniyle mücadele edenleri mücahid(e)ler olarak tanımlayanların ve onlarca genci yollara, mitinglere döken; protestolarını teşvik edenlerin kızları bir de baktık ki başörtülü bile değiller.

Günümüze doğru gelecek olursak da yasağın çözülmesi için muhafazakar partilerden yana oy kullanan dindar kesim şimdiye kadar umduğunu bulamadı doğrusu. Ak Parti’ nin tek başına iktidar dönemlerinde zaman zaman gündeme gelse de tartışma olarak kalmaktan öteye gidemedi bu problem. Ak Parti’ nin yapmak istediği yasa değişikliği diğer muhafazakar kabul edilen partilerce desteklenmediği için olmadı ilkin. Sonra MHP’ nin getirdiği yasa teklifi uygun bulunmadı. Ama bu dönemler içerisinde seçime giren her muhafazakar parti bu yasağı çözme vaadinde bulunmayı da ihmal etmedi ki tabanın da isteklerini göz önüne aldığı imajı çizsin. Tabi bu skalada en fazla güvenilir bulunan parti Ak Parti olduğu için de oyların büyük kısmını yine toplayan Ak Parti oldu. Devamında YÖK’ ün başına daha mutedil, muhafazakar insanlar getirmek; atanan yeni rektörleri yasak karşıtı olmayanlarından seçmek gibi pansuman tedaviler uygulandı. Bu arada yeni dönemde BDP’ nin verdiği genel anlamda tüm hak ve özgürlüklere özgürlük içeren ve başörtüsü yasağını dahi özgürlük kapsamına sokan yasa teklifi ise reddedildi. Tabii bütün bunların yasal anlamda dayanakları vardı elbette fakat BDP’ nin ya da MHP’ nin yasa tekliflerinin AK Parti tarafından kabul edilmeyişi bu sorunun çözümünün AK Parti eliyle olması arzulandığı için tekliflere sıcak bakılmadığı yorumları da yapıldı. Son seçim dönemine girilirken bazı başörtülü yazarlar ve akademisyenlerin “başörtülü aday yoksa oy da yok” yollu ihtarına daha AK Parti cevap vermeden bu meselelerde başörtülü kadınları konuşturmamayı kendine görev edinmiş başka muhafazakar yazarlar tarafından cevap yetiştirildi. Üstelik “hişt, sus bakalım büyükler konuşurken küçüklere laf düşmez!” edası içerisinde!

Şimdilerde ise yine dindar nesil polemiğiyle başlayan tartışmalara meze olmuş durumda başörtüsü yasağı. Başbakan tek tipleştirme eleştirilerine cevap olarak ikna odalarını gösterdi ve yine hiç alakası yokken mevzu yine dönüp dolaşıp başörtüsüne dayandı. Zaten alıştık artık ama bir yerden sonra her şey nasıl kabak tadı veriyorsa bu mevzu da kabak tadı verdi. Artık sadece AK Parti değil tüm muhafazakarlar halk tarafından samimiyet testine tabi tutuluyor. Yasağı asıl yaşayan mağdurlar, bir de bu muhafazakarlar tarafından sömürülmeye daha fazla katlanamıyor ve çözüm bir an evvel gelmezse bu muhafazakarların samimiyet testinden geçemeyeceklerine dair sinyaller gönderiyorlar.

Kulislerde dolaşan bir dedikodudur ya da bunu biraz siyaset bilen herkes zaten tahmin edebilir, AK Parti’nin vaat ettiği çözümcül sivil anayasa için önümüzdeki dönem belediye seçimlerini beklediği ve bu yolla yeniden oy toplamayı planladığı da düşünülenler arasında. Ama eğer durum gerçekten bu noktadaysa, yani bu meselenin çözümü günlük siyasi politikalara harcanıyorsa, problem çözülse bile samimiyet kaybolurmuş gibime geliyor, bizden söylemesi.

Başbakanın Dindar Nesli

Başbakan Erdoğan, “Benim ifademde dindarlar, dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var ” dedi.

Açıkçası Başbakanın bu söylemi beni pek şaşırtmadı. Tarihe baktığımız zaman, her iktidarın, her egemenin kendilerince “en doğru olan insan türünü” yetiştirme hayali/ideali hep olmuştur. Cumhuriyet döneminin kurulduğu günden, günümüze kadar K. Atatürk’ün hayalinde ki “çağdaş, laik” insan türü yetiştirilmeye çalışılmış; “Atatürkçü, laik nesiller” yetiştirebilmek için kanunlar, yasalar kullanılmıştır.

Sovyetler Birliğinde “Leninist”, “ateist”, “Stalinist” nesiller yetiştirilmek istenmiş; İran’da “kendini İslam devrimi için feda edecek nesiller” yetiştirme gayretine düşmüştür. MHP Gençlik Kolları, “ülkücü gençleri” bir araya toplama gayreti içindeyken, CHP Gençlik Kolları “çağdaş gençlik örneği” sergileyebilecek insanları bir araya toplamaya çalışmıştır. AKP ise hiçbir zaman “muhafazakar gençlik” ten taviz vermemiştir.

Ancak iktidarların hayalindeki bu “gençlik yetiştirme” hiçbir zaman başarıya ulaşamamıştır. Çünkü her zaman “plana uymayan nesiller” bu duruma karşı geldi ve egemenlerin hayalleri suya düştü.

Sovyetler Birliğinde uygulanan “ateist” politikaya rağmen, sistem çöktükten sonra, neredeyse anında o koskoca Sovyet dünyasının her yerinde kilise ve camiler ortaya çıkmaya başladı. 23’ten bu yana, bitmez tükenmez bir gayretle, her türlü imkanlar seferber edilerek “Atatürkçü nesiller” yetiştirilmeye çalışılmış olmasına rağmen, Türkiye’ de çok güçlü bir islamcı/muhafazakar hareket çıktı. AKP gibi bir parti iktidara geldi. Yine 23’ten bu yana, “tek tip/tek millet“ insan yetiştirilmeye çalışıldı, ulus-devlet kurmaya çalışıldı. Bunu yapabilmek için Alevilere katliamlar uygulandı, Kürtler yok edilmeye çalışıldı. ( Bunlar için kanıt isteniyorsa, 29 Kasım 2011 tarihindeki ‘Bir İsyanın Anatomisi‘ başlıklı yazımı okuyabilirsiniz. ) Ama bütün bu olanlara rağmen Kürt kimliği kazınamadı, Alevilik yok edilemedi, azınlıklar sürgün edilemedi.

Örneklerde de görüldüğü gibi, ne zaman “sınıfsız, kaynaşmış kitleler yaratacağız” dendikçe, tam tersine, bol miktarda sınıflı ve de hatta birbiriyle değil kaynaşmak, birbirinden nefret eden kutuplaşmış kitleler yaratmayı da başardı, bu egemen güçler.

Herkes Kendine Dindar

Bu ülke ip kadar ince ve gerilme özelliğine sahip bir ülke. Ülkede iç çatışma çıkarmak o kadar kolay ki ve o kadar kolay oldu ki iç çatışma çıkarma. Maraş, Çorum olaylarını hatırlayalım, Dersimi hatırlayalım. Bu illerimizde yaşanan talihsiz olayların tek nedeni Alevi-Sünni çatışması değil miydi? Ne çabuk unutuldu! Başbakan “dindar gençlik” yetiştirmek istiyor. Yani Sünni bir gençlik. Peki bu duruma Aleviler itiraz etmeyecek mi? Yoksa 38’lere, 78’lere tekrar mı döneceğiz?

Birazcık empati kuralım. Bu ülkede, dindar yetiştirme hakkı sadece Sünnilere tanınan bir hak mıdır? Değildir. Eğer herkes kendi dindarını yetiştirmek isterse n’olacak? Bu ülkede yaşayan ve her türlü vatandaşlık yükümlülüğünden muaf olmayan, vergisini veren, askerliğini yapan Ermeni, Rum, Süryani Hıristiyanlar, Yahudiler, Caferiler de kendi dindarlarını yetiştirmek isterlerse n’olacak? Farklı dinlere mensup insanların kendi dindarlarını yetiştirme hakkı yok mudur?

Eğer herkes kendi dindarını yetiştirirse bu ülkede, din kavgasının başı alınabilir mi? Ben söyleyeyim: Nasıl ki şuan Türkiye’ nin en dikkat çeken gündemi futboldur. Herkes futbol hakkında bir şeyler biliyor ve her takımın ayrı taraftarları/fanatikleri/holiganları var. Eğer dindar gençlik yetiştirme hevesi geçmezse, on yıl sonra da her dinin kendi fanatikleri oluşacaktır. Her derbi maçında yaşanan kavgalar, bu seferde her Cuma günü din için çıkacaktır.

Peki, her dinin kendi dindarını yetiştirebildiği, çatışmasız bir ortam oluşamaz mı? Maalesef oluşamaz. 1923’le birlikte bu ortam yok olup gitti. (Keşke yok olmasaydı.) Başbakan, “tarihteki dedeleri gibi” dindar nesiller yetiştirmek istiyor. Ama artık şunu kabul etmek lazım ki 23’le birlikte atalarımız yok sayıldı, mirasları yok sayıldı. Hatta yok edilmeye çalışıldı. Ve bunun üzerinden 89 yıl geçti. Artık geriye bakıp “ah çekme”nin zamanı değil.

Zaten bu saatten sonra istesek de atalarımıza layık bir torun olamayız. Çünkü atalarımızdan II.Mahmut dinlere bakışını şu sözlerle özetlemiştir: “Ben tebaamdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Yahudileri havrada görmek isterim. Aralarında başka bir fark yoktur.” Torunlarından olan Recep Tayyip ERDOĞAN’ ın ise dinlere bakış açısını yukarıda uzunca belirttim.

Artık çekin ellerinizi genç nesillerin üzerinden. Önce Atatürkçü bir gençlik yetiştirmeye çalıştınız, şimdi ise dindar bir gençlik yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Siz, gençlerin kendi yollarını seçebilecekleri ortamı oluşturun yeter.

Her yasak kendi isyancısını doğurur. Atatürkçülüğü dikte etmeye çalıştılar. Aksine muhafazakar bir toplum ortaya çıktı. Şimdi de dindarlığı dikte ederseniz aksi bir toplum ortaya çıkabilir. Artık çekin ellerinizi genç nesillerin üzerinden.

Demokratik ülkelerde -eğer Türkiye’de kendine demokrat diyorsa o da bu gruba dahildir- önemli olan dindar bir gençlik yetiştirmek değildir. Her dinin rahatça yaşanabildiği, farklı dinlere mensup olan insanların kendi dindarlarını rahatça yetiştirebildiği bir ortam yaratmaktır. Demokrasi bunu gerektirir.

Farklı Bir Son Yazmak Mümkün

Geçen gün otobüsün içinde trafikte beklerken çevrenin kirlenmesi konusu üzerinde düşünüyordum. Başımı çevirip camdan dışarı baktığımda, baştan aşağıya egzoz dumanıyla kaplanmış, üstünde ağaç ve çalı resimleri olan yeşil bir otobüs gördüm. Düşündüğüm şeyleri ifade edebilecek daha iyi bir metafor bulamazdım. Üstünde çevreci vurguları olan ağaç resimleriyle dolu otobüs ve büyük bir kısmı egzoz dumanının neden olduğu kirle kaplanmış. İşte bizim doğaya yaptığımız şey bu. Güzelliği ve saflığı, hırs ve kabarık insanlık egosuyla kaplamak…

Tehlike ve kaybetme korkusu kapımıza dayanmadan bazı şeylerin farkına varamıyoruz. Eğer geçmişte yaşanmış savaşlarda öldürülmüş insanlar bu dünyaya yeniden gelseydi eminim pek çoğu birer savaş karşıtı aktivist olurdu. Çünkü o dehşeti yaşayan birinin savaşı savunması neredeyse imkansızdır. Doğal çevreyle ilgili konularda da aynı şey geçerli. Belli ki dünyayı öldürmeden ne yaptığımızın farkına varmayacağız. Dünyadan önce kendi ülkemize karşı ne kadar acımasız davrandığımız ortada.

“Bu ülke bizim” demek ne kadar kolay değil mi? Ben bunu diyenlerin samimiyetine inanmak istiyorum. Ancak uygulamada insanlarımızın bu kadar samimi davrandıklarını söylemek mümkün değil. Genelde bir şeyi sahiplenen insandan onu korumasını ve ona değer vermesini beklersiniz. Ülkemizde ise tam tersine bir durum var. “Bu ülke bizim” denmesine rağmen memleketin tarihi doğal güzelliklerini önemsemeyen, umursamayan insanlarla karşılaşıyoruz. Şimdi söyleyeceğim size radikal gelebilir.  Eğer çevreyi korumak için çaba harcamıyorsanız, doğal güzellikler yok olmasın diye çırpınanları hor görüyorsanız, “enerji santralimi hangi verimli toprağın üstüne kondurayım da paracıklar kasama aksın” diye sabah akşam planlar yapıyorsanız ya da en basitinden yüzünüz kızarmadan yere çöp atabiliyorsanız, siz bu ülkenin vatandaşı olmamalısınız. ‘Bu ülke sizin’ olmamalı. “Bu ülkenin enerjiye de ihtiyacı var. Yoksa nasıl döner bu devran?” diye düşünen insanlar için cevap: “Güvenli–doğal hayata zarar vermeyen enerji kaynakları”. Enerji üretirken çevreyi mahvetmeyen enerji kaynakları yok mu? Tabi ki var. Örneğin; jeotermal enerji (ki Türkiye jeotermal kaynaklar açısından dünyanın ilk 10 ülkesi arasında bulunuyor.) , rüzgar enerjisi, güneş enerjisi, dalga-gel git enerjisi ülkemizde rahatlıkla kullanılabilir. Uzmanlar, petrol rezervinin 40-45 yıl, doğalgaz rezervinin 60-67 yıl, kömür rezervinin 240-250 yıl gibi bir sürede tükeneceğini tahmin ediyor. Dolayısıyla alternatif enerjiye yapılacak her yatırım, aslında Türkiye’nin geleceğine yapılmış olacak. İnsanlar bazen gerçekten anlaşılmaz oluyor. Şirketler de “sürdürülebilirlikten sorumlu müdür”  gibi iş alanları oluştururken bir yandan da kendi kendine hali hazırda yetebilen sürdürülebilir yaşama sahip bölgeleri nükleer tesis, hidroelektrik santrali kurma gerekçesiyle ya da sadece kaynaklarını sömürmek için yok ediyorlar.

Bir gerçekle yüzleşmek lazım. Unutmayın ikinci bir dünya yok. Bu yüzden 2-3 kişilik yaşamaya (tüketim açısından) acilen son vermeliyiz. Çünkü şu andaki tüketim bile yaşlı, mavi dostumuzu yani dünyamızı fazlasıyla yoruyor. Vahşi kapitalist olmaya gerçekten gerek var mı?  Evet, enerji ihtiyacımız var. Bunun aksini savunmuyoruz. O santralleri kurmak isteyen şirketlerin kar marjlarıyla da kimsenin bir derdi yok. Anlatmak istediğim bu paraları doğayı katletmeden de; daha güvenli yollardan elde etmeniz mümkün. Sadece biraz daha yaratıcı olmalısınız. Doğayla savaş halinde olmanız şart mı?

Son 11 yılda kullanım oranlarındaki azalmaya rağmen dünyanın en fazla tüketilen enerji hammadesi %33,6’lık oranıyla hala petrol. Dünya’da en çok petrolü Çin ve ABD’nin tükettiğini hatırlatalım. Küresel petrol tüketimi günlük ortalama 2,7 milyon varil civarlarında ve bu tüketimin çok büyük bir kısmı otomobillerimizden kaynaklanıyor.  Bence otomobil, dünyaya verdiği zarar açısından gelmiş geçmiş en başarılı pazarlama projelerinden biri.  Yetmiş kiloluk bir kütleyi bir yerden başka bir yere taşımak için 1200 kiloluk bir alet kullanmak, insanoğlunun rahatına düşkünlüğünden başka bir şey değildir ve bizlerin bu rahatına düşkünlüğü yüzünden dünyada verimli araziler kuruyor ve enerji santralleri doğayı hızla kirleterek bize enerji sağlıyor. Üstelik otomotiv endüstrisi daha en parlak günlerini yaşamadı bile. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde gittikçe artan otomobil talebi ortada. Araba kötü bir şeydir demiyorum ama sayıları hızla artan özel otomobiller sera gazlarının salınımını arttırıyor ve bu da dünyanın iklimini etkiliyor. Toplu taşımayı teşvik etmek uzun vadede yine insanlara kazandıracaktır. Türkiye’de toplu taşımanın sorunları olduğunu kabul ediyorum. Bir insan kendi arabasını kullanmak yerine işine toplu taşımayı kullanarak gittiği takdirde bir verimli doğa harikasının bir ay daha fazladan nefes almasını sağlayabilir.

Her zaman kartondaki kesim çizgilerine göre makasınızı kullanmak gerekli değildir. Bazı zamanlar doğaçlama yapmanız gerekir. Bazen çizgilerin dışına çıktığınızda da olağanüstü şekiller oluşturabildiğinizi görürsünüz. Bu açıdan her insanın içinde bir yerlerde bulunduğuna inandığım eylemci-protest yönü açığa çıkartması ülkemiz adına çok faydalı olurdu. Bu noktada Kocaeli Belediyesi’nin doğalgazla çalışan çevreci otobüslerini örnek vermek istiyorum. İşte ihtiyacımız olan ilham bu. Vatandaşlarına hizmet götürürken planlarına çevreyi koruma fikrini de katabilen öncü bir adım. Kocaeli Belediyesini, başkanını ve bu fikre emeği geçen herkesi ayakta alkışlıyorum.

“Anne-baba bunu neden yaptırdınız?”

Sinop-Gerze halkının yaklaşık üç yıldır sürdürdükleri direnişi örnek vermek istiyorum. Belki bu direnişten haberiniz oldu belki de olmadı. Anadolu grubu bir süredir Sinop’un Gerze ilçesinde kömür santrali kurmak için olanca gücüyle çalışıyor. Gerze halkıysa santralin zararlarının farkında. İlk günden beri haklı bir direniş gösteriyorlar. Santralin inşa edilmesi durumunda bölgedeki doğal yaşama ciddi bir darbe vurulacak ve insan sağlığı da tehlikeye girecek. Anadolu grubunun tüm ısrarlarına ve halka polis şiddeti uygulatma seviyesine varan tutumuna rağmen Gerzeliler davalarına inançlı bir biçimde sarılıyorlar. Bu uğurda biber gazına da maruz kaldılar, coplarla da dövüldüler ama davalarından vazgeçmediler. Ben de yazım vasıtasıyla insan mantığına meydan okuyacak düzeyde saçma olan bu santral fikrine karşı bir farkındalık yaratmak istiyorum. Gerze halkıyla ilgili bir haberde küçük bir kıza santralle ilgili sorular soruluyor. Küçük kız yaşından beklenmeyecek derecede büyük bir olgunlukla cevap veriyor: “Eğer bu santralin yapılmasına izin verirsek ilerde çocuklarımız bize ‘anne-baba bunu neden yaptırdınız?’ diye hesap sormaz mı?” 7-8 yaşındaki bir küçük çocuk gördüğünüz üzere milyonlarca dolarlık şirketleri yöneten takım elbiselilerden daha olgun, daha zeki ve daha ileri görüşlü olabiliyor.

Evet, yazımı farklı bir sonla da bitirebilirim. Ama böyle bitirmek istiyorum; çünkü insanlık olarak bazı şeylerin farkına varmamız lazım artık. Sinop’ta bir vatandaşımız çocuklarını kömürün tehlikelerinden korumak uğruna biber gazına maruz kalıyor. Dünyanın başka bir yerinde bir çevreci küresel ısınmaya dikkat çekmek istediği için kongre binasının önünde öldüresiye dövülüyor. Sonuçta bu yazı karamsar sonla bitiyor. Eğer atmosferinde nefes almanın zor olduğu, insanlar için en önemli şeyin para olduğu bir dünyada yaşamak isteyenlerdenseniz sizi tebrik etmeliyim; çünkü yazımı bu kısma kadar okumuş olmanız bile mucize. Yazı boyunca karamsar noktalara değinmiş olsam da içimde hala umut taşıyorum. Eğer farklı bir son yazmanın mümkün olduğuna inananlardansanız hemen bir adım atın. Unutmayın birimizin çabası bile çok şeyi değiştirebilir. Suyu, enerjiyi idareli kullanın. Dünyanın üzerine yapılmış karalamayı silin. Altına büyük harflerle “MUTLU SON” yazın.

Kardeşimsin Hrant

Kara mevzunun üzerinden beş yıl geçti. Beş yıldır insanlar “adalet, adalet” diye bağırıyor. Beş yıldır insanlar olayın olduğu yere yürüyor. Beş yıldır insanlar aynı sloganları atıyor. “ Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız”,  “Kardeşimsin Hrant” diye.

Ama hala “hepimiz Ermeniyiz” lafını anlamamakta direnenler, başka yerlere çekmek için elinden gelen her ideolojiyi bu oyuna alet etmek isteyenler ve bu ideolojilere körü körüne bağlanmış insanlar, faşistçe davranarak, yeri geldimi milliyetçiliğini de öne sürüp “ümmetçiliği” bile bu kirli oyuna alet etmek isteyenler var.

Bu ülkede Ermeniyiz kelimesi, küfür gibi. Yahudi kelimesi, küfür gibi. Arap kelimesi küfür gibi. O kadar çok benimsemişler ki kendi ırklarını bu insanlar, başka ırklara tepeden bakıyorlar. Yahudilere “kendilerini üstün ırk” gördükleri için düşmanlar, ama en büyük din ırkçılığını kendileri yapıyorlar.  Tarihin yalanlarından dolayı yıllarca Araplara olan düşmanlık, “ Yalan söyleyen Arap olsun” gibi halk dilinde artık atasözü gibi kullanılan bu sözler yahut evcil köpeklere “ Arap” ismi verilerek az aşşağılanmadı bu ırk.  Bu ülkede, Cumhurbaşkanı kendisine “Ermeni” diyeni mahkemeye verdi. Bu ülkede ana muhalefet lideri, hakkında ortaya atılan “Ermeni” iddaalarına şecere açıklayarak yanıt verdi. Cumhurbaşkanı ve Ana Muhalefet liderinin, “Ermeni sıfatı üzerime yapışacak” diye ödü koptu. Bundan daha büyük “ırk aşşağılama” tarzı, üslubu var mı ?

“Hepimiz Ermeniyiz” deniliyor. Fütursuzca söylenen bir söz değil bu ama bazıları bunu nasıl anlamak istiyorsa o yana çekiyor. Bu sözle insanlar şunu anlatmak istiyor: Bir insanı, mensup olduğu ırkı yüzünden aşşağılayamazsınız.! Hiç bir fark olmaksızın, insanları mensup olduğu din yüzünden hor göremezsiniz, dilini yasaklamaya kalkamazsınız.! Ama eğer bunu yaparsanız, bende sizin o horgördüğünüz dine mensubum, beni de aşşağılayın, beni de hor görün demek için söyleniyor. Madem sen en üstün, en kusursuz, en kutsal ırksın, o zaman ben senin ırkından olmak istemiyorum demek için söyleniyor. Kimin hangi ırktan, dilden, dinden olduğunun bir önemi yok. İnsanların çıkıp sokakta, bugün ermeniyiz, yarın yahudiyiz demesininde bi anlamı yok. Asıl, “hepimiz insanız” dedikten sonra bir şeyler anlam kazanmaya başlayacak. Ve o zaman artık Hrantlar ölmeyecek. Artık o zaman insanlar mensup olduğu din, konuştuğu dil, yaşadığı cofrafya yüzünden ölmeyecek

Artık 1915 dendi mi herkesin aklına bir kıyım gelmektedir. Artık o dönemde ne olmuşsa, o dönemden bu döneme o kin dahada katlanarak gelmiştir. Bu kötü gidişe son vermek isteyen insanlar mutlaka çıkmıştır. Ancak belki hiç biri Hrant Dink kadar bu konuyu özümsemedi, belki hiç biri Hrant Dink kadar bu sorunun çözülmesinde barışçıl rol oynamadı, belki hiç biri Hrant Dink kadar sesini yüksek çıkararak “durun biz kardeşiz, komşuyuz” diyemedi. Zaten o yüzdendir ki, bu iyiliği cezasız kalmadı.! Bu ülkede barış diyen, çözüm isteyen, savaşmayın diyen, hangi iyilik cezasız kaldı ki bu kalsın.!

BU DAVA KİMİN DAVASIDIR ?

Peki insanlar neden bu kadar çok özümsedi Hrantı ? Çünkü, bu ülkede devlet tarafından işlenen bütün suçlar, yine devlet tarafından üstü örtüldü. Ama artık insanlar buna tahammül edemedi. Bu yüzden bu dava salt ermeni davası değildir. Bu dava salt Hrant Dink davası da değildir. Hrant aslında bu ülkedeki devlet katliamlarının faili meçhullerin derin yapıların öldürdüğü insanların sembolü haline gelmiştir. Hrant, faili meçhul zırvalığına bir isyandır, “öldür, öldür sonra da ben yapmadım, yapanıda bilmiyorum” sahtekarlığına isyandır. Bu dava uluderenin davasıdır. Ceylan Önkol’un davasıdır, İskilipli Atıf Hoca’nın, Şeyh Said’in davasıdır. Bu dava 17 binden fazla faili meçhulun davasıdır. Bu dava Maraş’ın, Dersim’in davasıdır. Bu dava her türlü siyasi komplonun mağduru olan, resmen bir “seri katil” rolüne bürünmüş devlete olan çaresizliğin davasıdır.

ÇAĞIMIZIN VEBASI “MİLLİYETÇİLİK”

“Eee n’apalım yani, çıkıp her bir ölen için ayrı bir benliğe mi girelim ? Bugün Hrant yarın Atıf Hoca mı olalım ? Peki bizim Türklüğümüz n’olacak ? Şehitlerimiz için kimse çıkıp hepimiz Mehmetiz, hepimiz Ahmetiz demiyor. Kimse çıkıp başörtülü kızlarımız için bağırmıyor . Kimse çıkıp hepimiz Türküz, hepimiz Müslümanız diye bağırmıyor. ama elin Ermenisi için bağırıyor. Siz nasıl Türksünüz. Bence siz Türk değilsiniz hele hele Müslüman hiç değilsiniz “ diyenlere cevap verme gereksinimi duyuyorum. Çünkü bu kara cahillik insanı yer bitirir.

Şehit cenazeleri, insanları galiyana getirmek, insanların milliyetçi duygularını kabartmak ve cenazeyi şova dönüştürmek istenler için muazzam bir yerdir. Çünkü bir cenaze töreninde – hele bide şehit cenazesinde – olmaması gereken her şey orada çok güzel oluyor.!  İnsanlar ıslıklarla, alkışlarla, sloganlarla –ki bu sloganların içinde hep küfür var- şehidi uğurluyorlar. Katıldığım bir şehit cenazesinde, yine bu saydığım her olay misli şekilde gerçekleşti. Ve imam ardından anons yaptı. “ Bu yaptığınız günahtır, bu yaptığınız şehidin cenazesine saygısızlıktır. Eğer susmazsanız cenazeyi gömmeyecem.” Hele ki Işık Koşaner Paşa’nın itiraflarından sonra “ kendi askerimizi, eğitim zafiyatı yüzünden alnından vurduk. Askerlerimiz kendi döşediğimiz ama yerini bilmediğimiz mayınlara basıp öldüler” gibi açıklamalarından sonra, ölen askerlerin aileleri artık oğullarına canı gönülden şehit diyemez hale geldiler.

Başörtülüler için yapılan yürüyüşler, yiyilen dayaklar, polisler tarafından joplanan insanlar hala hafızamda. “Onlar için yürüyüş yapılmadı” diyenler çok çabuk unutmuşlar sanırım. Ama ben ve benim gibi düşünenler unnutmadı bu mücadeleleri. Hiçbirimiz unutmadık annelerimize, bacılarımıza yapılan zulmü.

Eğer siz Türk milliyetçiliği yapmayı kendinize meşru görüyorsanız, diğer insanlarında çıkıp hangi milliyetçiliği yapacağına karışamazsanız, şayet kendinize demokrat diyorsanız. Aslında istediğiniz milliyetçiliği istediğiniz kadar yapabilirsiniz.  Artık kafatası milliyetçiliği bir işe yaramıyor. Artık insanlar bu milliyetçiliği “yobazlık ve kutsal” haline getiren insanlara inanmıyor. Ya sizde bu kafatası milliyetçiliğini tekdersiniz yada yok olup gidersiniz.

Biz bugün hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Kürdüz, hepimiz Türküz, hepimiz Arabız, hepimiz mazlumuz, masumlardan yanayız. Biz bugün, şu ana kadar ki bu derin yapı tarafından katledilmiş tüm mazlumlar adınada haykırıyoruz. Hiçbir ideolojinin kurbanı olmayacağız, hiçbir siyasi rant bizi birbirimize düşüremeyecek ve hiçbir masumun boynu, yere bakmayacak, dik olacak.

NOT : Bir sonra ki yazımda, 23’ten bu yana Devlet’in yaptıkları ve Uludere olayını derinlemesine ele alıp, sizlere aktaracağım. .

Haydi Çocuklar Tiyatro Başlar Lik Lik Lik Laiklik

Türkiye ‘de laikliğin ne olduğunu bilerek savunan kaç adam var bilmiyorum doğrusu. Ama yıllarca okumuş sonra da laikliği bir devlet rejimi olmaktan çıkarıp bireye mal etmiş, ardından en süslü medyanın en vahşi programlarında baş göstermiş çok adam tanıyorum doğrusu.

Onlara ilk önce laikliğin nerden başladığına kısaca değinmem gerek kanaatimce. Belki yıllardır okudukları kitaplarda laiklik yanlış basılmıştır, belki gariban medya düşkünü amcalarım ve teyzelerim ayıramamışlardır din ve devlet işlerini birbirinden. Öyle ya, sevgili tarih öğretmenlerimiz “Hadi yavrum söyle bakiiim laiklik nedir?” dediğinde din ve devlet işlerini ayırmaktır demeyi adet edinmişiz de Fransız İhtilaline dönüp “Ya nerden geldi size laiklik?” demeyi unutmuşuz doğrusu. Birimiz de çıkıp Fransızlardan gelen topuklu ayakkabıyı laiklikle bağdaştıramamışız. Sokakları pislikten geçilmeyen halkın topuklu ayakkabıyla kendini kurtardığı şeyi moda olarak algılamış, ayaklarımızdan çıkarmaz hale gelmişiz; tıpkı laikliği, kilisenin etkisini azaltmak olduğunu algılayamamış olmamız gibi. Etkisini azaltmaktan kastım, devletin tek bir din üzerine yoğunlaşmasını engellemek olduğunu belirtmekte yarar var sanırım. Laiklik böyle mi işlemiştir? Elbette ki hayır. Fransızlar yine olaya Fransız kalıp dini yok edelimi düşünmüş, dünyevileşmenin ötesine gidememişlerdir. İşte biz de tam o anda almışız laikliği. Jetonumuz hep köşeli kalmış anlayacağınız.

“Laiklik her dine eşit mesafede yaklaşmaktır” demek hep zor gelmiş. Yani toplumu yönlendirmeye çalışan amcalar ve teyzeler sizlere soruyorum: “Laiklik Elden Gidiyor “isimli tiyatronuzda İslam dinini öcü olarak baş role koyduğunuzda bildiniz mi asıl farklılıkları kabul etmeyeni günahkar sayan bir ilahtan bahsettiğinizi? Bilmediniz, çünkü siz Fransız İhtilali karşısında diz çökerken Medine Vesikası’nı görmediniz. Oradaki dinsel, dilsel, kültürel yapının varlığını kabul eden peygamberi tanımak istemediniz. “Senin dinin sana, benim dinim bana” ayetini hiç duymadınız yalan, hepsini bildiniz lakin tecahül-i arif sanatı pek işinize yaradı; bilip de bilmezlikten geldiniz.

Tiyatronuzun başkahramanlarından biri de başörtü idi. Onu da evirip çevirip insanların gözlerini kulaklarını kalplerini kapatmak için kullandınız. Kusura bakmayın, körebe Eski Roma’ dan kalma çocuk oyunlarından başka bir şey değildir. Senin o “suflör olsun sahne arkasında kalsın öne geçmesin” deyip aşağıladığın başörtülü kardeşlerimin “Laiklik Elden Gidiyor” adlı tiyatronun başörtülü kahramanları olmasına izin vermez bu halk.

Hepiniz Hrant, Hepiniz Ermeni Olabilirsiniz ama Hepiniz Türk, Hepiniz Müslüman Olamazsınız

Hrant Dink kimdi, neydi pek bir bilgim yok açıkçası. Hrant Dink ismini bu ülkedeki çoğu vatandaş gibi 19 Ocak 2007′de uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesiyle duydum. Onun ölümüne ne üzülebiliyorum ne de sevinebiliyorum. Ne zihniyette olduğunu, hangi akla, hangi mantığa hizmet ettiğini çözemedim.

Ermeni Diasporası’na 1915 olayları için soykırım kelimesini içermeyen daha yumuşak muhalefet yürütmeleri çağrısında bulunmuş, adalet çağrısında bulunmuş, Reuters’a da ”Evet 1915′te olan bir soykırımdı. Çünkü dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halk ve onun uygarlığı artık yok.” biçiminde bir demeç vermiş. Yaptığı açıklamalar birbiriyle çelişiyor. Daha bu yazıyı yazarken ölümüne üzüldüğümü farkettim. Keşke ölmeseydi ya da şöyle söyleyeyim keşke bu şekilde ölmeseydi. Çünkü onun ölümüyle başlayan ”Hepimiz Ermeniyiz !” propagandası kanıma dokunuyor. Sözde Ermeni Soykırımı’nın dünya basınında yankı bulduğu şu dönemde, Ermeniler’in suçlu olarak gösterdiği ve Ermeniler’e ”Millet-i Sadıka” diye hitap eden Osmanlı’mın başkenti İstanbul’da binlerce Türk’ün ”Hepimiz Ermeniyiz !” sloganı atması ülkemizin imajını zedeliyor. Biz millet olarak kime hangi kötülüğü yaptıkda dünya üstümüze geliyor şaşıyorum. Kimin bedduasını aldık bilmiyorum. Ama bildiğim birkaç şeyde var elbet. 5 yıldır İstanbul’da ”Hepimiz Ermeniyiz !” sloganı atanların Ermenistan’da sadece 1 dakika ”Hepimiz Türküz !” sloganı atamayacağını biliyorum. 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı Kasabası’nda yaşayan Azeri Türkler’in, Ermeni Devleti tarafından kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden toplu şekilde katledildiğini biliyorum. Kundaktaki bebeklere hangi zihniyetle kurşun sıktığınızı, onlara nasıl kıydığınızı bilmiyorum, bilemiyorum ! Ermeni terör örgütü ASALA’nın ( Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia – Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) 42 Türk diplomatı katlettiğini, 15 Türk diplomatı yaraladığını biliyorum. 1915 senesinde Doğu Anadolu’daki halkın, art niyetli Ermeniler’den neler çektiğini çok çok iyi biliyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin 42. başkanı Bill Clinton’un emriyle başlatılan 1915 olaylarına ilişkin araştırmada 1 buçuk milyon Ermeni’nin Türkler tarafından değil, 1 buçuk milyon Türk’ün Ermeniler tarafından soykırıma uğradığı ortaya çıktı. Bu gerçeği bildiğinizi de biliyorum. Sözde soykırım kampanyanızda yaptığınız soykırımın üstünü kapatmak içindir. Hem kime soykırım yapıldığını görmek isteyen; Erzurum Ilıca’da-Yeşilyayla’da, Kars’ta, Iğdır’da, Van’da, Muş’ta bulunan toplu mezarları gitsin görsün. Saydığım coğrafyada Ermeni mezalimine uğramış atamın, dedemin kemikleri çıkarılırken, benim ülkemde ”Hepimiz Ermeniyiz !” denmesi zoruma gidiyor. Sinirden başım, beynim uyuşuyor, gözlerim kararıyor. Ermeniler Batı’nın oyununa geliyor, sizde Ermeniler’in oyununa geliyorsunuz. Ya arkadaş en basitinden şu soruyu sorayım; Siz hiç ASALA Ermeni Terör Örgütü’nün öldürdüğü Türk diplomatlardan sonra Ermenistan’da sokağa inip ”Hepimiz Türküz !” diye yürüyen bir Ermeni gördünüz mü ? Hangi ırktan olduğunuzu, kime kul olduğunuzu, hangi peygambere ümmet olduğunuzu bilmiyorum, hepiniz Hrant hepiniz Ermeni’de olabilirsiniz ama hepiniz Türk, hepiniz müslüman olamazsınız !

Bonjour Senateur

Malumunuz şu aralar Fransızlarla başımız dertte. Ortalığı karıştırmaya meraklı, bazılarına yaranmak için ne yapsak ne etsek diye el ovuşturan Fransız siyasiler, çareyi Ermeni soykırımını inkâr yasası çıkarmakta bulmuş, kafalarına göre tarih yazmanın tadını çıkarıyor.

Kusura bakmasınlar ama tarihimi bu sözde tarihçilerden öğrenecek değilim ve onlardan duyduklarımla öğretecek de değilim.

Öncelikle bu Ermeniler ne zaman “anaa biz de devlet kurabiliriz bağımsız olabilirmişiz ya” diye uyandırıldılar, ona bakalım. İlk dürtmeler Rusya’dan gelir, Rusya’dan hiç haz almayan bizim Fransızlar ve İngilizler “bakalım kim yanına çekecek Ermenileri” adlı bu yarışmayı kazanabilmek umuduyla çiçeği burnunda mezhep Protestanlığı yaymak için misyonerler gönderdi ve promosyon olarak da İngiliz konsoloslukları açtı. Ve bunun meyvelerini Ermeni komiteleri olarak aldı. Bu komiteler hiç boş durur mu? Tabi ki hayır. Gerçi ilk başlarda muktedir olamamışlardı, çalışmaları yerel düzeyde etki ediyordu. Hallerinden memnun olan Osmanlı Ermenileri propagandalardan etkilenmiyordu. Ta ki dış destek, desteğini artırana kadar. Taşnak ve Hınçak komitelerinin fikirlerini yayma konusunda misyonerlerin yardımını görmemek mümkün değildi. Ve bu faaliyetlerin sonucu isyanlar kaçınılmazdı. İlk isyan 1890′daki Erzurum’da gerçekleşti. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93′te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894′te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896′da Van isyanı ve Osmanlı Bankası’nın işgali, 1903′te ikinci Sasun isyanı, 1905′te Sultan Abdülhamid’e suikast girişimi ve nihayet 1909′da gerçekleşen Adana isyanı izledi. İşte bu isyanlardan dolayı tehcir kararı verildi. Masum insanları katliamdan korumak için bölgeden uzaklaştırmak gerekti. Tehcir sırasında yolda eşkıyalar ve diğer etkenlerden dolayı ölümler gerçekleşti ama biz o sırada kurulan mahkemelerde zaten bunun bedelini fazlasıyla ödedik. Nazileri cezalandıran Nurnberg mahkemelerinde 12 kişi ölüm cezasına çarptırılmışken, tehcir zamanında herhangi bir zarara neden olan 60’dan fazla kişi asıldı.1

Bahsetmek istediğim bir husus daha var. 1906-1922 yılları arasında Anadolu’da ve Kafkaslar ’da, 517.955 bin Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sayısı tespit edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 milyonu bulmaktadır.2

Ermeniler en büyük zararı I. Dünya Savaşı sırasında yaptıkları katliamlarla verdiler. Erzurum 2. Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanı Yarbay Tverdohlebof bu vahşeti şöyle anlatıyor; ”Ermenilerin Türklere yaptıkları Erzincan katliamına dair haberler geldi. Bu vahşetin ayrıntılarını ordu komutanım General Odişelidze’den öğrendim. Katliam bir doktor ve müteahhit tarafından organize edilmiş. Yani her hâlükârda ayak takımından birisi tarafından yönetilmemiş. Bu katliamı düzenleyenlerin soyadlarını tam olarak hatırlayamadığımdan onların isimlerini yazamıyorum. 800’den fazla silahsız sivil öldürülmüş. Öldürülenler kendilerini korumak için karşı koyarlarken yalnızca bir Ermeni ölmüş. İnsanları koyun gibi kesmişler. Tutsak edip ölüme mahkûm ettikleri insanlara kendi elleriyle büyük çukurlar açtırmışlar. Bu çukurların başına insanları gruplar hâlinde götürmüşler ve hayvan boğazlar gibi kestikten sonra çukurlara doldurmuşlar. Çukur başındaki bir Ermeni arsız arsız çukurdaki cesetleri sayarak ‘Burası 80 kişi mi oldu? Bir on kişi daha alır! Bir on daha kes!’ deyince, on kişi daha kesip çukura atmışlar ve üstünü toprakla kapatmışlar. Bu Ermeni müteahhit, sırf eğlence olsun diye bir binadan Türklerin teker teker çıkmalarını emretmiş. Dışarı çıkanların kafalarını keserek, böylece yaklaşık 80 kadar insanı katletmiş.”

Onların yaptıkları yanına kâr kalırken biz tehcir sırasında az önce belirttiğim gibi zaten bedelini ödedik. Tekrar bedel ödetmeye elin Fransız’ının hiç hakkı yoktur. Senatörler şu an baskı altında; inkâr yasasını kabul etmeyecek olanlar oylamaya katılmasın diye baskı yapılıyor. Gerçek tarihi öğrenmeye başlayan, araştıran senatörler var elbette. Peki, yapılacak haksızlığa karşı öylece duran senatörlere ne demeli? Onlara “bonjour sénateur!” demeyi çok isterdim. Bi uyanabilselerdi…

(1) Sedat Laçiner’in “Hangi Ermeni Sorunu?” kitabı Ermeni sorununu başlangıcından günümüze anlamak isteyen arkadaşlar için önerim

(2) Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar ‘da ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri, Yayın No: 23, 24, 34, 35.

Büyük Tehlike

Ülkemizin geçmişten bu güne o kadar çok yanlışları var ki.

Her başa gelen bunları bertaraf edeceğini söyler ve koltuğa oturunca birden unutuverir.

Acaba bu ülkenin kaderi mi bu?

Bu sorunları yaşamak zorunda mı?

Hayır…!

Hiç kimse bunları yaşamak zorunda değil.

Dirayet lazım, cesaret ve inanmak lazım.

Bu ülke kurulduğundan buyana neler olmadı ki…

Âlimler mi asılmadı.

Gençler mi asılmadı.

Düşüncesinden dolayı zulüm mü görmedi?

Bir milletin anadili mi yasaklanmadı?

Bunların sebebi ne Cumhuriyet mi?

Hayır…!

Cumhuriyet halkı eşitleme yöntemidir, milletin kısık sesini duyurmaktır.

Peki, neden ülkemizde bu olmuyor?

Türkiye’deki cumhuriyet tamamen statükocu bir şekilde inşa edilmiştir.

Evet, bizim Demokratik Cumhuriyetimiz tamamen anayasa kitapçığında yazan kelimelerden ibarettir.

Bunu gerçeğe çevirmenin yolu ise vesayet rejimini bitirip gerçek demokrasinin baş göstermesiyle olacaktır.

Eğer yapılmak istense inanın ki zor değil.

Aksine çok basit.

Sadece milletin sesini kısmamaktan geçer.

Yani millete kulak vermekten geçer.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’E SANSÜR

4 Ocak Çarşamba günü Milli Gazete’de yayınlanan “Hz. Peygamber’e sansür” başlıklı manşet haberimde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2010–2011 öğretim yılından itibaren 5 yıl süreyle ilköğretim 4. sınıfta ders olarak okutulacak kitabın 20. sayfasında skandal bir sansürün olduğunu yazmıştım.

Bu haber üzerine DİYANET-SEN ve ÖĞ-DER beni arayarak bu olaya tepki gösterdiler, gösterilen bu tepkiyi de bir sonraki gün yayınladım.

MEB’e bağlı Talim ve Terbiye Kurulu bakmadan onayladığı bu kitabı incelemeye aldı. İşin sevindirici kısmı kendi ülkendeki minik kardeşlerinin kafasına sokulacak bu yanlış bilgileri temizlemektir.

Habere konu olan işte o skandal sansür:

Milli Eğitim Bakanlığı tarafında ilköğretim 4.sınıf öğrencilerine 2010–2011 öğretim yılından itibaren 5 yıl süreyle okutulacak olan kitabın 20. sayfasında kelime-i Tevhid ve kelime-i şahadet-i öğreniyoruz başlıklı yazıda: “Tevhid kelime anlamı olarak ‘ birlik veya birleme sözü’ anlamına gelir. Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak demektir. Kelime-i Tevhid “Lailahe İllallah Muhameddün Rasulullah” cümlesine denir. Anlamı da “Allah’tan başka tanrı yoktur” demektir. Kelime-i Tevhidi söyleyen kimse Allah’ın varlığını, birliğini kabul etmiş ve açıkça dile getirmiş olur” şeklindeki ifadelere yer verilmiş.”

İşte görüldüğü gibi Kelime-i Tevhid’in anlamındaki Hz. Muhammed’in isminin geçtiği kısım sansürlenerek yazılmamış.

ULUDERE FACİASININ ARKASINDAKİ OLAY

Şırnak Uludere de 35 vatandaşımızı kendi silahlı kuvvetlerimiz bombalayarak öldürdü.

Çeşitli yazılar yazıldı

Başbakan bazılarına tepki gösterdi.

Başbakan ülkeye demokrasi getirdiğini söylüyordu galiba…

Peki, Taraf’ın “Devlet Halkını Bombaladı” şeklinde  başlıklar atmasına (ki yazdıkları gerçekten yanlış değildi) neden kızdı?

Fikir özgürlüğünü, basın özgürlüğünü demokrasi içine almıyor mu?

Keşke o mert o cömert demokrasi kahramanı dediğimiz Başbakanımız değişmeseydi.

Uludere katliamından dolayı yaptığı konuşmada TSK’ya teşekkür ederek yağ çekmeseydi.

Milletine vatandaşının acısına gerçekten ortak olsaydı.

O zaman bu millet ona daha çok sahip çıkardı.

Benim kafamı kurcalayan bir durum var…

Belki komplo teorisi diyeceksiniz ama yinede paylaşıyorum.

Bu katliamı TSK bilerek yaptı, bu konu yavaş yavaş ortaya çıkacak.

Ama bunu ERGENEKON yandaşları vesayetçi zihniyet Fransa’nın emri ile yaptığını düşünüyorum.

Bu faciadan önce ne olmuştu hatırlayın.

Fransa ermeni soykırımını kabul etmişti, Türkiye bunu kabul etmemişti.

Peki, şimdi ne oldu kendi vatandaşını katleden bir devlet imajı verildi ve soykırımı reddeden ülke halkını katletti.

Haklı iken haksız olan bir ülke.

İşte Türkiye…

Artin Agopyan ve PKK Ermeni Terör Örgütü

Artin Agopyan ya da boyalı basının bizlere tanıttığı ismiyle Abdullah Öcalan… PKK Ermeni Terör Örgütü’nün kurucusu ve onbinlerce insanımızın katili… Herşey 1973′den beri eylem yapan ASALA Hıristiyan-Ermeni terörünün artık dünya basınında ve milletler tarafından tepki çekmeye başlamasıyla ve Türkiye düşmanı batılı devletlerin yeni bir kuklaya ihtiyaç duymasıyla başladı.

(Daha bu yazıyı yazarken bile bebek katili terör örgütü militanlarının Şırnak’ın Cizre ilçesi Orhan Doğan Caddesi üzerinde bulunan Murat Akançay Polis Karakolu’na el bombasıyla saldırı düzenlediğini öğreniyorum. Allah’a şükür ölen ya da yaralanan yokmuş.) Bu öyle bir kukla olacaktı ki, ne hıristiyanlığın ne de batılı devletlerin maşası olan Ermenistan’ın imajı zedelenecekti. Bu öyle bir kukla olacaktı ki Türkiye’nin komşularıyla arası bozulacak ve İslami bir terör olarak dünya kamuoyu tanıyacaktı. Sistem, yıkılan Türk devletlerinde olduğu gibi içten bölmekti. İşte bu yüzden Kürt milliyetçiliği adı altında eylem yapan PKK’yı kurdular. Projeleri Kardeş Katliamı. Bu projenin başına da, mübadele sırasında comment olan binlerce Ermeni’den birini getirdiler. Boyalı basının tanıttığı ismiyle Abdullah Öcalan, benim gözümle Artin Agopyan. 18 yıl dağlarda PKK eylemlerini yöneten, Öcalan’ın sağ kolu, kayınçosu Şemdin Sakık’ın cezaevinde yazdığı “Şemdin Sakık’tan Mektuplar” isimli kitabının 202. sayfasında şu cümlelere yer veriliyor: “Hangi milletten olduğu anlaşılmadığı gibi hangi dine mensup olduğu da bir o kadar muğlaktır. Bir bakarsınız ki, İslam Dini’ne sarılmış, bir bakarsınız Papa’dan daha fazla İsevi olup çıkmış. Hatta kendisiyle Hz. Musa arasında  benzerlikler kuracak kadar Yahudileşmiş çıkmış. Bazen Sünni, bazen Alevi, bazen Harici’dir.” Bakın kendi en yakın arkadaşı Şemdin Sakık, Öcalan’ın hangi soydan geldiğini, hangi dine mensup olduğunu bilmiyor. BDP’nin “Kürt Halk Önderi” olarak tanıttığı Abdullah Öcalan Kürtçe bilmiyor. Öcalan’ın Kürt olmadığını ve Kürtçe bilmediğini bir şehit babası dünyaya haykırdı. 31 Mayıs 1999 günü İmralı’daki duruşma esnasında, Başbağlar Katliamı’nda oğlunu kaybeden Ahmet Beşkardeş Abdullah Öcalan’a hitaben Kürtçe şu cümleleri söyledi: “Ez Kırmanç im” diye başlayıp “Sen Kürt değilsin, Ermeni’sin. Eğer Kürt isen, ben şimdi seninle Kürtçe konuşuyorum, bana Kürtçe cevap ver! Oğlumu neden öldürdün!”. Öcalan o cümleleri anlayamadığından cevap veremedi. Ana babası kurtuluş mücadelesi sırasında yetim kalmış Ermeni çocuklarıdır ve onlarda Kürtçe bilmiyorlardı. Anasını bir Türk aile, babasını da bir Kürt ailenin büyüttüğü biliniyor. PKK militanlarının üçte ikisinin Ermeni vatandaşı olduğu da istihbaratlarda kayıtlı. Sözde liderlerinin telsiz konuşmalarında Ermenice konuştuğu da biliniyor. Geçtiğimiz günlerde terör örgütünün şimdiki elebaşı Murat Karayılan’ın kullandığı telefonların Ermenistan Dışişleri Bakanlığı telekomünikasyon merkezine bağlı olduğu ortaya çıktı. Yazdıklarıma inanmayanlar bu konuda bir araştırma yapsınlar. Gözleri ve özellikle de beyinleri kör değilse gerçekleri göreceklerdir. Öcalan Kürt ise; 5 Temmuz 1993′de Başbağlar Köyü’nde 33 Kürt PKK tarafından neden öldürüldü? Öcalan Kürt ise; 22 Ocak 1987′de Hakkari, Uludere, Ortabağ Köyü’nde PKK neden Kürtleri katletti? Öcalan Kürt ise; 7 Mart 1987′de Nusaybin’e bağlı Açıkyol Köyü’nde 6′sı çocuk, 2′si kadın 8 Kürt, PKK tarafından neden öldürüldü? Öcalan Kürt ise; 20 Haziran 1987′de Ömerli İlçesi Pınarcık Köyü’nde 16′sı çocuk, 6′sı kadın, 8′i erkek toplam 30 Kürt vatandaşımız PKK tarafından neden katledildi? Ve Öcalan eylemin ardından “Öldürelim, otorite olalım.” açıklamasını yaptı. Katledildi-öldürüldü yazmaktan bıktığımdan bu köy baskınlarına daha fazla değinmiyorum. Daha onlarca köy baskını var…! Şimdi tekrar soruyorum binlerce Kürt’ün katili Abdullah Öcalan Kürt olabilir mi? Sınır ötesi harekatımız başladığı zaman, Cudi’ye, Gabar’a operasyon yaptığımız zaman ortaya çıkan (sözde) barış anaları, bu katliamlar yapılırken neredeydiniz? Uludere’de 35 silahsız terörist öldürüldü diye masumluk propagandası başlatanlar, PKK binlerce masum Kürt vatandaşımızı öldürürken neredeydiniz? PKK Ermeni Terör Örgütü onların ailelerine tazminat ödedi mi? Siz BDP olarak saldırıları kınadınız mı? Boyalı basın! Bu yazdıklarımı da basın!

İktidarın Oyuncağı: Kanun Hükmünde Kararnameler

Son zamanlarda belki de hukuk adına en çok duyduğumuz terim ”kanun hükmünde kararname”lerdir. Kanun hükmünde kararnameler meclisin verdiği yetkiye dayanarak Bakanlar Kurulu’nun hazırladığı daha sonra da meclisin onayından geçerek yasalaşan metinlerdir. Peki kanun hükmünde kararnameler meclisin yasama yetkisinin devri anlamına mı geliyor? Son zamanlarda Bakanlar Kurulu’nun çok sık kanun hükmünde kararname çıkarması bu soruyu akıllara getirdi.

Bilindiği üzere Anayasanın yedinci maddesi, Türkiye’de yasama yetkisinin meclise ait olduğu ve bu yetkinin devredilemez olduğunu açıkça belirtmiştir. Kimi hukukçular, kanun hükmünde kararnameler ile meclisin yasama yetkisini Bakanlar Kurulu’na devrettiği görüşündedir. 1982 Anayasasında ise kanun hükmünde kararnamelerin 91. maddede düzenlendiği görülmektedir. Maddede meclisin çıkaracağı yetki kanunu ile çıkarılacak olan kanun hükmünde kararnamelerin amacını, kapsamını, ilkelerini, süresini ve bu süre içerisinde birden fazla kanun hükmünde kararname çıkarıp çıkarılamayacağını belirleyeceği görülmektedir. Buna göre Bakanlar Kurulu meclisin belirlediği amaca yönelik kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Aynı zamanda Anayasa Mahkemesi içtihadında bu unsurlara ek olarak Bakanlar Kurulu’nun ivedi, zorunlu ve önemli konularda kanun hükmünde kararname çıkarması gerektiğini belirtmiştir.  Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin kanun hükmünde kararnameleri hem şeklen hem de esasen madde 148′e dayanarak denetleyebilir. Bu denetlemeyi yapabilmesi için kanun hükmünde kararname çıkarıldıktan 60 gün içerisinde cumhurbaşkanı, başbakan, iktidar ve muhalefet partilerinin meclis grupları ve meclisin beşte bir çoğunluğunun Anayasa Mahkemesi’ne başvurması gerekir. Kanun hükmünde kararnameler tek tek bakanlıklar tarafından değil, toplu bir şekilde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılır. 1982 Anayasası darbeden sonra birey karşısında azalan devletin gücünü tekrar kazandırmayı amaçlıyordu ve bana sorarsanız bunda da bazı aşırılıklara kaçtı ki bunlardan birinin örneği de Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde kararname çıkarması için yetki verirken onu konu bakımından sınırlamamasıdır.

Peki son zamanlarda çıkarılan kanun hükmünde kararnameler anayasanın 91. maddesine ve Anaysa Mahkemesi’nin içtihatlarına ne kadar uyuyor ? Bana sorarsanız bu kadar kanun hükmünde kararnamenin çıkması bile milletvekillerimizin ne kadar çalışkan(!) olduğunu ve kanun hükmünde kararname çıkaran iktidarın temel ilkelere uymadığını gösterir. Örneğin elimize 6233 sayılı yetki kanunu aldığımızda bunu görebiliriz. Çıkarılan yetki kanunun amacı kamu hizmetlerinin düzene sokulması ve hızlandırılması ile ilgili, fakat bu yetki kanuna dayanılarak çıkarılan kanun hükmünde kararname ise cemaat vakıflarının mallarının iadesini düzenliyor. Bİr kere çıkarılan kanun hükmünde kararname yetki kanununda düzenlenen amaçla bağdaşmıyor. Bu anayasanın 91. maddesinin ihlali demektir. Ayrıca cemaat vakıflarının mallarının iadesinin kanun hükmünde kararname ile düzenlenmesi Anayasa Mahkemesi’nin içtihadında belirttiği ivedilik ve zorunluluk unsurlarına da aykırı. Cemaat vakıflarının mallarının iadesi her ne kadar güzel bir olay olsa da bunun meclisin çıkardığı bir kanun ile değil de kanun hükmünde kararname ile düzenlenmesi bir o kadar da kötü. Eğer meclis bu gibi durumlarda da yetki kanunu çıkaracaksa halkın seçimlere gitmesinin de pek bir anlamı yok. Kanun hükmünde kararnameler hız açısından önemlidir, özellikle olağanüstü hal dönemlerinde çok önmeli bir yere sahiptir. Ancak bugünlerde zırt pırt kanun hükmünde kararname çıkması meclisin ne iş yaptığını da, en azından benim açımdan, merak ettiriyor.

Ülkemizin demokratikleşmesi laflarla olacak bir iş değil, şu an hala tam anlamıyla demokratik bir ülke olamadık. ”Hukuk devleti” kavramı şu an bizlerden uzak bir olgu. Bu ülkede bir şeylerin olmasını istiyorsak bunun en iyi yolu onu doğru yapmaktır. Eğer baştakiler anayasaya aykırı davranacaksa insanlardan da anayasaya uygun davranmasını beklemesin. Eğer daha demokratik bir Türkiye istiyorsak bunu hep beraber yapmalıyız.

Üstü Sizin Olsa da Altında Yatmaya Geldik Biz

5 yıldır devam eden Hrant Dink suikastı davası nihayete erdi… Toplumcanak rahat ettik. Meğer bu iş çete işi filan değilmiş. 3-5 çocuk “adam öldürmece” oynamak istemişler sadece! Ekranlarda akademisyenler, sosyologlar, avukatlar, hukukçular, yazarlar tartışıyorlar bu konuyu.

Kimisi köşesinden sesleniyor okuruna, kimisi TV ekranından. Kararın adaletsizliği zaten herkesin dilinde. Onun dışında tartışılan bir diğer konu da “Türkiye’de bir şeyler değişti, artık insan haklarına saygılı bir ülkeyiz” mesajı vermeye çalışılıp durulurken verilen bu kararla birlikte tüm emeklerin heba edildiği gerçeği.

Benim bahsetmek istediğim dile getirdi de ben mi rastlamadım yoksa kimsenin aklına gelmedi mi bilmem ama şu günlerde Fransa’nın sözde Ermeni Soykırımı’nı tanımaya ve “yoktur” diyeni hapse tıkmaya yönelik yasa tasarısı gündemde iken bu karar neticesinde Türkiye uluslar arası arenada bir kez daha bu konudaki savunma gücünü kaybetmektedir. Zaten geçtiğimiz günlerde Cezayir de bize resti çekip “zamanında sesinizi çıkarmadınız, şimdi bizi politik savunmalarınıza alet etmeyin” yollu bir ikazda bulundu ki tarihimizin bence en utanç verici anlarından birisiydi. Amma ve lakin medyamızın yüksek çabaları sayesinde haber değeri bile taşımıyormuşçasına bülten arasına bir yerlere sıkıştırılıp itina ile gözlerden saklandı. Bu gelişmeler Türkiye açısından önem arz etmektedir çünkü bu gün sözde ermeni soykırımını tanımakla bizi tehdit etmeye çalışan ülkeler zamanla başka haksızlıklarımızı da gözler önüne sereceklerdir. Bu Türkiye’nin politik açıdan zaafıdır.

Bir de işin vicdani boyutu var ki, yazsak da anlatmaya yetmeyecek. Çoğumuz Hrant Dink’i öldürüldükten sonra tanıdık. Ben de aslında ölümüyle tanıdım sayılır ama ölmeden yaklaşık bir sene önce bir gazetenin Pazar ekinde kendisiyle yapılan bir röportaj yayınlanmıştı. Ona Ermenistan ve Türkiye, Ermeni etnik kökenli bir Türkiyeli olmak hakkında bazı sorular sormuş röportajı yapan kişi. Kendisi de içtenlikle cevaplamıştı. Oldukça uzun bir yazıydı fakat benim aklımda kalan tek bir cümle oldu geriye… Ermenistan’ın toprak talebi hakkındaki bir soruydu yanlış hatırlamıyorsam sorulan… “En az sizin kadar bizim de payımız var bu topraklarda, üstü sizin olsa da altında yatmaya geldik biz” demişti. Kararı medyaya açıklayan ve itiraz eden avukatının gözyaşlarını zor tutan halini görünce nedense aklıma bu söz düştü… Aklıma değil belki de, kalbime…

Militarist Toplumun Sivilleşme Hareketleri

Bu günlerde tartışılan bir konu var, aslında birçoğumuzu doğrudan etkilemeyecek olması münasebetiyle çok da dikkat etmedik belki… “19 Mayıs ve sonrasında 23 Nisan kutlamalarıyla alakalı olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın aldığı artık Ankara hariç statlarda gösteri yapılmayacak, kutlamalar okullarla sınırlı kalacak” kararından söz ediyorum…

Bizi artık çok ilgilendirmiyor belki dedim çünkü hepimiz yaş itibariyle kutlamalara katılacak yaşı geçtik. Kimse bu saatten sonra elimize iki ponpon verip altımıza zevksiz taytlar giydirip buz gibi havada bizi statlara süremez. Başka devletlerde olsa çok da manalı bulunup aydınlar tarafından da destek verilebilecek nitelikte olan bu karar bizim sevgili kamuoyumuzda tartışma yaratmaya yetti de arttı bile! Konunun tartışılan iki boyutu var. İlki çok da müşfik bir surette “aman efendim zavallı çocuklar iki gösteri yapacağız diye statlara dökülüyorlar. Zaten yağmursuz, güneşli bir 19 Mayıs, efendime söyleyeyim bir 23 Nisan görmüşlüğümüz de yok. Çocukların üşütüp hasta olduklarına mı yanalım yoksa o abidik gubidik gösteriye hazırlanmak için derslerinden geri kalmalarına mı?” yollu sitemler, haklı vicdan eleştirilerinden müteşekkil bir şikâyetname niteliğinde ki zannımca karşı çıkanı neredeyse yok gibi. (Ha, “bu vatanı kurtarmak için Sarıkamış’ta ölenler de çocuktu efendim üşüsünler biraz keratalar… Bu vatan üşünmeden ayakta durmuyor” yollu gayet mesnetsiz ‘vatan-millet Sakarya’cıları da duydum ama kaale alınacak bir açıklama olarak görmedim. Kendi hallerine bırakılmalarını tavsiye ediyorum, biraz esip gürledikten sonra başka esip gürleyecek bir konu bulunca bu konuyu unutacaklarını size temin ederim)

İkinci kategoridekiler ise ‘vatan elden gidiyorcular’ varlar. Bunlar da hangi dayanaktan hareketle bilinmez, “bu gün bu kutlamalar yasaklanıyorsa yarın bunlar şeriatı da getirirler” yollu tehditlerle durumun vahametini anlatma gayreti içerisinde olan şahıslar. Bunlar toplum içerisinde çok bir yekûn tutmamakla beraber etki gücü yüksek olan bir topluluk olup zaman içerisinde “Türk halkının hızlı gaza gelme özelliği”nden faydalanıp çığ gibi de büyüyebiliyorlar.  Tavsiyem bu güruhun kısa zamanda ikna edilip zararsız hale getirilmeleri. (Bu cümleden hareketle bir savaş çığırtkanlığı yaptığım sanılmasın. Unutulmamalıdır ki “medenileri galebe çalmak ancak ikna iledir”)

Bu kadarlık bir mukaddimeden sonra “ey sevgili yazar, böyle bir analiz yapmışsın anladık da sen ne diyorsun bu işe diye merakla soran sevgili okur!” . Eğer bu kısma kadar sabredip okuduysan işte benim yorumum: Benim nazarımda bu uygulama Türk toplumunun ruhuna kadar sirayet etmiş olan militarizmi belki bir ölçüde azaltmaya yarayacak ve hatta belki de gelecekte gerçek anlamda “sivil” bir toplumun inşasına yardımcı olacak bir uygulamadır. Çocukluğumuzdan beri militarist bir toplumun genetik kodları itinayla üzerimize işlenir. Örnekler ilkokul ile başlar. Mesela okula başlayan her çocuk aynı renk önlüğü, sonrasında ise üniformayı, eğer memur olursa (ki en sivil olduğu alandır kişinin ama… ) takım elbiseyi üzerinden çıkartamaz. Çünkü militarist bir toplum yapısı bunu gerektirir. Sonrasında bu zavallı çocuğumuz (hadi buna bizler diyelim) öğretmeni gelince ayağa kalkmayı öğrenir. “ Ama efendim o bir saygı ifadesi” yollu çıkışlar kabul edilemez çünkü bizler kendi peygamberinin bile kendisi için ayağa kalkılmasını yasaklamış bir dinin mümessilleriyiz. Bitmedi, bu çocuklara daha sonra Andımız okutulur her sabah. O da yetmez (bizim zamanımızda vardı hala var mı bilmem) pazartesi sabahları saç ve tırnak kontrolü yapılır. Beslenme saati vardır yani ne zaman yemek yeneceğini sistem, hoca, öğretmen belirler (Askerde de erlerin aynı kıyafetleri giymeleri, içtima için her sabah toplanmaları ve hep beraber yemek yemeleri ve bu yemek yeme saatlerinin belirlenmiş olması bilmem size bir şey ifade ediyor mu? ). Bunun ne sakıncası vardır peki? İlk başta gayet masumane görünen bu uygulamalar aslında birer subliminal mesajlardır ve bizlerin haberi bile olmadan bilincimizin altına sızıverirler. Daha sonrasında ise darbe olur ama kimse ses çıkarmaz. Devletin kestiği parmak acımaz hatta ve hatta devlet “baba”dır, sever de döver de…

Vel hâsıl bu uygulamayı sonuna kadar destekliyorum. Diğer militarist uygulamaların da bir an önce uygulamadan kalkması için gerekenlerin yapılacağına dair sonsuz bir inanç beslemeye devam ediyorum ben sevgili okur!

Anayasa Başvuru

Rivayet olunur ki: Evren paşanın vaktiyle babasının gömleğini giymiş çocuklara benzettiği, demokrasi sakarı cumhuriyet, beş vakte kadar usulca düğmelerini açacak ve sivil anayasasını giyecek. Öyle ya da böyle ciddi bir değişimin arifesindeyiz ve sürecin sancılı geçeceğini kestirmek için kahin olmaya lüzum yok.

Firavunlaştırma potansiyeli yüksek bir oy oranı akabinde restleşmeler, meydan okumalar ve siyasi çekişmeler.. En nihayetinde ‘detant’ ve koşulları henüz kestirilemeyen bir uzlaşma.. Lakin asıl mesele ‘yüzük kavgası’ndan ziyade, yeni anayasanın bir zamanlar kanunlaştırılan ‘şapka’ gibi halkın tepesine bırakılıp bırakılmayacağı hususu..

Bu ‘nüans’ın manası şu: Halk sürece dahil olabilecek mi daha da doğrusu halkı temsil ile vazifelendirilen siyasiler, partiler üstü bir olgunlukla bir araya gelebilecekler mi? Uzlaşma sağlanamayacağı kanaatinde değilim çünkü sahnede kadim ideolojilerin ateşli savunucuları yok. Ortaya atılan fikirler ve uzun nutuklar aynı filmin bilmem kaçıncı kez tekrarı gibi. Siyasilerin söylemleri aynı yalnızca kamuoyuna takdim zamanları farklı. DSP ve MHP gibi birbirlerine taban tabana zıt iki siyasi oluşumun koalisyonunu görmüş bir demokrasi geçmişine sahip olduğumuzu da düşünürsek sanırım cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren hiçbir ideolojinin tam manasıyla yaşam alanı bulamamış olması çok da garip değil. Yani sağa sola meyilli de olsa partilerimiz el kapılarının kapanmasını talep etmekten çoktan vazgeçmiş vaziyette, küreselleşmenin orta şeridinden yol almakta. Bu durumda üzerine konuşulamayacak, fikir alışverişinde bulunamayacak mes’eleler de yok.

Umulan odur ki: Hukukçuların ve akademisyenlerin denetiminde bu defa vekiller anayasayı Anadolu topraklarında yetiştirsin. Sanırım böylesi Alplerden yuvarlanarak gelmesinden çok daha hayırlı ve bizim (!) olur.

En nihayetinde: Kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlayan bu esasların ait olması gereken kimseler ve sahip olması gereken bazı özellikler var. Yine de sıfatı her ne olursa olsun, yeni anayasanın sonunda herkesin üzerinde yürüdüğü toprak mı yoksa kimine yağmur yağdırıp kimine güneş açan gökyüzü mü olacağını sürecin neticesinde göreceğiz.

Sen Eşittir Ben mi?

Dersim Katliamı, Maraş, Çorum olayları, İstiklal Mahkemeleri’nin hukuki (!) kararları… Bütün bu geçmişimize baktığımda şunu görüyorum; farklılıklara karşı birilerinin birilerine tahammülü yok. Aynı ağaçtan filizlenen meyveler bile aynı boyutta aynı tatta olamazken bizim farklı olmamamız garip olurdu bence…

Ama bazılarına göre bu mümkün… Onlara göre atalarımız boşuna demiş “beş parmağın beşi bir olmaz” diye. Aynı kişinin izinden yürüyüp, aynı dili konuşursak, aynı fikirlere sahip olup, aynı cümleleri kurarsak eşit oluruz. İstedikleri bu… Peki ya bu isteğe karşı çıkarsak? İşte o zaman başkaları daha eşit olur…

Ne garip değil mi başka ülkelerdeki insanları anlamak için o dili öğreniriz ya da iş yerlerimize tercümanlar alırız ama birbirimizi anlamak için bir kelime öğrenmeyi bile reddederiz. Neden öyle düşünüyor, neden bunları söylüyor, neden o kişinin izinden yürüyor? O kadar çok neden var ki… Ama oturup konuşacağımıza yaptırımlar uyguluyoruz.” Sen bana benzemezsen ben seni benzetirim” mantığını hayat felsefesi ediniyoruz. Ve bunun sonucunda çıkan kavga ortamının faturasını yine biz ödüyoruz. Darbelerle… Kaybolan devlet otoritesini, demokrasiyi tekrar rayına oturtmaya çalışan, bir gecede sihirli balyozunu indirerek ülkeyi güllük gülistanlık(!)  hale getiren cuntamız sayesinde bugünlere kör topal geliyoruz. Demokrasiyi hayata geçirmeye çalışıyoruz sahte anketlerle “halkın %60’ı darbeyi istiyor” diyenlere inat!

1980 darbesini düşünelim. Kimi ortanın solunda olduğu için dayak yedi kimisi sağında… Aylarca İstanbul, Ankara, ODTÜ, Yıldız Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde çıkan öğrenci olayları aslında postal seslerinin tekrar duyulacağının habercisi gibiydi… Peki, bu öğrencilerin derdi neydi, neden birbirlerini öldürüyorlardı, onları kışkırtan neydi? Çünkü benim gibi düşünmüyorsun benim gibi konuşmuyorsun tartışmasına giriyorlardı. Zamanın cumhurbaşkanı Sunay 70 senesinin yılbaşı mesajında şunları söylüyordu: “İdeolojilerin zaferi uğruna vatan çocuklarını birbirinin canına kıyacak bir sorumsuzluk uçurumuna sürükleyenler affedilemez ve ihanetin temsilcileri durumuna düşürürler.” Durum buydu ve darbe geliyorum demişti. Halkın üzerinden resmi geçiş yaptıktan sonra onlarca ölü, işkence edilmiş, hayalleri yıkılmış gençleri gördük tankların arkasından. Asılanları gördük. Bir sağdan bir soldan… Necdet Adalı ilk kurbandı. Sonra Mustafa Pehlivanoğlu… 17 yaşındaki Erdal Eren’in suçu, üyesi olduğu Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği’nden Sinan Suner’in öldürülmesini protesto etmekti. Kenan Evren onun için “Asmayalım da besleyelim mi” demişti.  Aslında atmamız gereken at gözlüklerimiz, asmamız gereken bencilliğimiz var… Ve beslememiz gereken hoşgörümüz…

Sarsıldık… Kendimizi Bulduk

Saniyeler içerisinde koptu küçük kıyamet. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar oldu. İnsanlar ne olduğunu anlamadan evler, köyleri başlarına yıkıldı. Kimisi acılar içerisinde kıvranırken, kimisi sokak ortasında bacalarından duman tüten mutlu yuvaların, içinde yaşayan binlerce insanın hayatlarının yıkılışını izledi. Bütün bunlar olurken bizler insanlığımızı unutmuş devam ediyorduk hayatlarımıza. Garbın şen kahkahaları semayı yararken, şarkın gözyaşları toprağa düşüyordu.

Kuşlar haberleri uçurmakta geç kalmadı. Manşetlerde gördük vatanımızın bir köşesinin kan ağladığını. Hayretler içerisinde izlerken olanları, ah’lar vah’lar çektik içimizden, gözümüzün gördüğüne gönlümüz razı olmadı, çevirdik kafamızı. Sahi bir gönlümüz vardı; hatırlatmıştı bize deprem sol yanımızda içinde hem sevgiyi hem üzüntüyü barındıran bir et parçasının olduğunu.

Yine geç kalmıştık, yine bir dert getirmişti bizi bir araya. Acaba olmasaydı bu deprem yine hatırlar mıydık onları, yine böyle yardım eli uzatır mıydık birbirimizle yarışırcasına. Oysaki insan hem sevgi dolu hem hüzün dolu anları paylaşmalıydı. Ama doğru… Biz çoktan unutmuştuk insanlığımızı!

Geç kalmışlığımızı telafi etmenin derdiyle dört koldan başladık yardımlara. Giymediğimiz hatta kıyafet çokluğundan giymeyi unuttuğumuz kıyafetler, battaniyeler, erzaklar… göndererek başladık dağılan hayatların bir ucundan tutup düzeltmeye. Kimi yolladığı eşyanın cebine “Başın sıkıştığında, ne zaman ihtiyacın olursa ara.” notunu yerleştirdi, kimi ikinci evinin kapısını ardına kadar açtı kardeşlerine. Geçtiğimiz aylarda açlıktan can veren kara kıtanın kara çocukları dahi yardım elini uzattı Van’a. Can’lar Canan’lar bir oldu, acımızı paylaştılar.

Ne çabuk unutuyor insanoğlu. Onlara bir vefa borcumuz vardı. Çanakkale’de omuz omuza tek yürek olmuştuk kardeşlerimizle. Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i… hepsi tek yürek olup bu topraklarda dalgalandırdılar şanlı bayrağımızı. Şanı yüce milletimiz, Osmanlı’nın torunları Türkiye Cumhuriyeti’nin evlatları bu mübarek topraklarda refah içinde, aralarına serpilen nifak tohumlarına karşı kardeşçe yaşasınlar diye canları pahasına düşmanın kirli ellerini ırak eylediler vatanımızdan.

Şimdi kendimize dönüp bakma zamanı!

Ey insanoğlu,

Ne zaman unuttun insanlığını? Nerede kime sattın?

“Kendisi tokken komşusu aç uyuyan bizden değildir” sözünü ne zaman çıkarttın aklının bir köşesinden.

Ey insanoğlu,

Bul artık insanlığını, bulduysan kaybetme! Düşünce kaldırdığın kardeşinin elini bırakma, yanında ol. Unutma! Kaybettiğini onlar buldurdu sana…

Gündemden Seçmeler

“Eski kuşakların iradesi yeni kuşakları bağlamaz.”

Sözlerime anayasanın başlangıç kısmıyla başlamak istiyorum. Bir başlangıç ki sormayın! Yahu bu kadar uzatmanın ne manası var! Söz konusu uzunluk 2 sayfa, 9 paragraf, yaklaşık 295 kelime ama tek cümle! Kısaca işkence! Bana sorarsanız onca kelimeye gerek kalmadan kendimizi ifade edebileceğimizi düşünüyorum. Tek bir cümle. Anlaşılır, sade ama şık, konusu insan onuru olan…

Madde üçteki eksiklik göze çarpıyor. Devletin dili Türkçe`dir kısmı. İspanya anayasasından örnek alınmasında hiçbir sakınca göremiyorum.

Gelelim maalesef gırgır konusu olan 4. maddeye. İlk 3 maddeyi değişmez kılan hüküm. İlk 3 madde ama içerisinde 13`ü aşkın konuyu barındırıyor. Peki ya bunlar gerçekten değiştirilemez mi? 4. madde değişse sorun çözülecek gibi görünüyor (: Yeni anayasada değişmez madde bulunmamalı. Anayasalar kendi çağlarının çocuklarıdır. (bkz. makalenin ilk cümlesi)

Can sıkıcı olan hususlardan biri kısıtlamalar. Başlangıcı yaptık, bir iki..gayet güzel giderken aniden ve erkenden ensemize yapışan kısıtlamalar. Yakışık kalmayan, yersiz, ideolojik dayatmalar. Yapılan anketlerden çıkan sonuçları anlamak güç olmasa gerek. En çok değişmesi istenen konu temel hak ve özgürlükler.

Yeni anayasa hukukun üstünlüğünü benimsemeli. Açık, tutarlı, öngörülebilir kuralları barındırmalı.

Kazuistik anayasalar oldum olası beni güldürmüştür. Dağdaki kuştan, gökteki kuşa.. Lüzumsuz olduğunu düşünüyorum.

Din eğitimi, anadilde eğitim, anadilin eğitimi çok su götüren konular. Her birinden ayrı makale çıkar. Farklı bir zamanda değinelim inşallah.

Parlamenter sisteme tamam mı, devam mı? Devam, başkanlık sistemine sıcak bakanlardan değilim. Türkiye`nin parlamenter sisteme alışkın ve uygun olduğunu düşünüyorum.

Kadınlar.. Bir düşünür, adını hatırıma getiremedim ‘Siz kadınları işin içine katmayarak beyninizin yarısını kullanmıyorsunuz’ demiş. Gayet haklı. Meclisteki bayan sayısının artması taraftarıyım.

Akademik özgürlük, katılma hakkı, vicdani red hakkı (askerlik hususunda) anayasaya eklenmeli.

Yargı bağımsızlığı kesin olarak sağlanmalı ve yargısal denetime sınırlama getirilmeli.

Bir başka endişe verici husus da 119. ve 120. maddeler. Olağanüstü hal maddelerine gerek duyulacağını sanmıyorum.

Tüm bu kurallar oluşturulurken meşruiyet, istikrar, netlik ve şeffaflık elden bırakılmamalıdır.

Şunu da eklemek isterim ki, şu sıra harika bir imkan var ülkemizde. Bireysel başvuru ve şikayet. Anayasa değişikliği adına değişmesini öngördüğünüz bölümleri farklı yollarla ilgili merceklere ulaştırabiliyorsunuz. Bu olanak sayılı ülkede var (İspanya , Almanya). Bu ülkelerden birisi olmak gurur verici. Böylelikle herkesin katılımıyla oluşacak bir anayasaya herkesin saygı duyacağına inanıyorum.

Kadınlar ve Soyadı

Bildiğiniz üzere geçen günlerde Anayasa MK 187*’yi kamu güvenliği gerekçisiyle iptal etmedi. Özellikle son yıllarda kadınların kocalarının soyadını kullanmama isteği arttı. Bunun için haklı sebepleri de vardı: İş dünyasında soyadlarıyla tanınmaları.

Haklı bir sebepleri olsun veya olmasın bence kadınların kocalarının soyadlarını almaları bir zorunluluk olmamalıdır. Gelin görün ki MK. 187 Anayasa’daki kadın-erkek eşitliğiyle çelişmesine rağmen yine de yürürlükte. Normlar hiyerarşisine göre üstün olan norm ile daha alt kademedeki norm çelişirse üst olan norm uygulanır. Burada üst olan norm anayasa olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi’nin görevinin de kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek olmasına rağmen bu uygulanmamaktadır. Burada iç hukukumuzun nasıl bir çelişki barındırdığını da görmekteyiz. Kocalarının soyadını almak istemeyen kadınlar iç hukuktan istediklerini elde edemeyince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaktadırlar. AİHM ise kadın-erkek eşitliği ikesine dayanarak davacıyı haklı bulmaktadır. Böylelikle uluslararası arenada bu kadar basit bir olaydan da olsa itibar kaybetmekteyiz. Kocasının soyadını almak isteyen kadınlar da olacaktır elbette bu durumda bana göre en iyisi kadınları bu konuda serbest bırakmaktır. ister kendi soyadlarını kullansınlar, ister kocasının soyadını kullansınlar isterse ikisini de kullansınlar. Böylelikle kadına uygulanan pozitif ayrımcılık da daha somut bir hale getirilebilir.

Umarım Anayasa Mahkemesi hem iç hukuktaki bu çelişkiyi yok etmek adına hem de uluslararası arenada bu kadar basit davalardan itibar kaybetmemiz adına bir düzenleme getirir.

*MK 187: Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, daha sonra bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.

Tutuklu Yargılanma mı, Yargılamadan Ceza mı?

Tutuklu Yargılanma mı, Yargılamadan Ceza mı?

Suç işlediği düşünülen kişilerin, Kaçma – Delil Karartma şüphelerinden ötürü, yargılandığı süre boyunca “koruyucu önlem” şapkası altında gözaltında tutulması CMUK hükümlerinden günümüzde en çok tartışılan, çünkü tartışılması gereken hükmü.

Tutuklama bir koruma tedbiri olduğu için “geçicilik” özelliği ihtiva eder ve bu sebepten dolayı mümkün olabilecek en kısa süre içerisinde tutukluluk halinin sona erdirilmesi gerekir. Bu konu uzun bir süre Ergenekon ve Balyoz davalarından dolayı tutuklu yargılanan asker ve gazetecelerin, şimdilerde ise KCK davasından dolayı tutuklanan siyaset adamları sayesinde gündemden düşmüyor. Üzücü olan ise -ki bu toplumumuzun genel ahlâkı haline dönüştü- bu durumun sadece medyatik insanların iştirak ettiği hallerde gündemde kalması. Hiç bir siyasi ve ideolojik sebebe bağlı olmayan, bu sebepten de pek fazla önemsenmeyen tutuklu yargılanma kararları, toplum düzenine derin ve etkili hasarlar bırakıyor. Bu da hukukun ortaya çıkış amacının tam da tersi değil mi?

Tutukluluk süresinin gereğinden uzun olması karşılaşılan en büyük problemlerden bir tanesi. Ülkemizde tutuklu yargılamalar için “makul süre” kurumunun, maalesef işlevsel çalıştığını söyleyemiyoruz. “Adil yargılanma” hem AİHS’nin bir hükmü, hem de bizim iç hukukumuzun bir parçası. Ama buna rağmen 10 yıla kadar çıkabilen tutukluluk süreleri, ya da daha etkili bir tabirle “ yıllarca cezaevinde mahkum gibi yaşamak”, adil yargılanma ilkesinin çiğnenmesi anlamına geliyor. Yargıtay başkanı, bu sorunun iş yükü fazlalığından kaynaklandığını söyleyerek, bahane bulma temaüllerinin dışına çıkmadan, topu taca gönderiyor. Hangi nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın, uzun tutukluluk süreleri adil yargılanma hakkını ihlal eden en önemli uygulama olarak görünüyor. Tutuklu yargılanma sürelerinin 10 yıla kadar uzatılmasına imkan tanıyan yasa hükmü, böylelikle 10 yıllık yargılanmayı da makul karşılamış oluyor. Hukuk kurumları içerisindeki bu hukuksuzluk, devlet yapısının zarar görmesine de sebebiyet verebilecek kadar önemli bir husus olmasının, bireyler olarak bizleri de kesinlikle negatif etkileyeceğini söylesek yanlış olmaz.

Peki ülkemizin “adil yargılanma” hususundaki sicili ne? Ülkemiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından adil yargılanma ihlali nedeniyle en fazla mahkum edilen ülkelerin başında geliyor. 2010 yılında sadece bu sebepten dolayı ödenilen tazminat miktarı 25 milyon euro civarında. Maddi kayıbın yanı sıra, uluslararası alandaki karizmamız da çiziliyor. Avrupa Birliği’ne girmek için müzakereler yaptığımız şu yıllarda, bu durumun bizi Avrupa Birliği’nde istemeyen ülkelerin ekmeğine yağ sürdüğünü söylemek de mümkün.

Tutuklu yargılanmanın, belki de en insancıl sorunu cezaevi şartları. Zaten, suçu kesinleşmemiş insanları cezaevinde tutarak büyük bir insanlık ayıbı gerçekleştiren bizler, bir de cezaevi şartlarının kötü olmasından dolayı, ayıbımızı katlayarak sürdürüyoruz. Ülkemizdeki infaz kurumlarının 110.000’e yakın kapasitesi varken, bu kurumlarda 120 bin kişi kalıyor. Cezaevi dediğimiz yerler, devletin güvencesi altında bulunan yerler. Ve suçlu olsun ya da olmasın, bu oradakilerin insan oldukları gerçeğini değiştirmez. Şu an 75.000’e yakın vatandaşımız, henüz suçlu oldukları kanıtlanmamış, mahkeme tarafından kararı verilmemiş 75.000 vatandaşımız cezaevlerinde yatıyor. Yani cezaevlerinin kapasitesinin yüzde 70’lik dilimi, devam eden davaları nedeniyle tutuklu yargılanan vatandaşlarımızdan oluşuyor.

Tutuklu bulunan vatandaşlarımızın, suçsuz bulunmaları takdirde sosyal çevreye nasıl geri döneceği de işin en can alıcı noktası. Bu kişilerin ailevi, toplumsal ve ekonomik anlamda yaşadıklarını veya yaşayacaklarını düşünelim. Suçsuz oldukları ortaya çıkana kadar cezaevlerinde geçirdikleri sürece yaşadıkları bunalım ve sıkıntılar bir yana, çıktıkları anda hayatlarından kaybettikleri ve kaybedeceklerini nasıl telafi edebilirsiniz? Bazen yıllarca süren davaları düşünürsek, bu kişilerin işlerinden olacakları, yaşayacakları ekonomik sıkıntılar, ailelerinin bu sıradaki durumları…

Kendimizi bir an için onların yerine koyalım. Herhangi bir suçunuz olmadığını bildiğiniz halde sadece yargılanma gerekçesi ile ve yargılanma süresince ‘tutuklu yargılama’ kararı verildiği için; günlerce, aylarca, belki yıllarca özgürlüğünüz kısıtlanıyor. Sizden suçsuz olduğunuzu kanıtlamanız için yargılama süresince avukatlık ve dava masrafları gibi maddi külfet oluşturacak işler yapmanız isteniyor. Ayrıca ekonomik anlamda kapalı tutulduğunuz için yeni bir gelir elde etme şansınız da yoksa, içine düştüğünüz, düşürüldüğünüz durumu düşünün…

Peki yapılması gereken ne? Bu hukuksuzluğun en önemli sebebi, hukuk kurallarını yorumlarken ve uygulamaya koyarken gösterilen usülsüzlük. Madem ki hukuk, toplumun maksimum yararı için var; tutuklu yargılanmanın, toplumun ve sanıkların sosyal ve ekonomik yaşamlarını mümkün olabildiğince az zararla etkilemesi gerekir. Bununla birlikte, tutuksuz yargılanmadaki gereklilik ve tutukluluk süresinin yeniden düzenlenmesi, devleti önemli bir maddi yükümlülükten kurtaracaktır. Unutmayalım ki suçlu veya suçsuz, herkes insandır. Ve hukuk da insan ilişkilerini düzenler, kendi işleyişinde insan olma değerlerine aykırılıklar da olmamalıdır.

Kayıp Vekiller

Siyasi bir eylem olduğunda, ortalığı karıştırmak için nedensiz ve amaçsız bir şekilde provokasyonlar yapan pkk partisinin deprem yardım faaliyetlerinde ortalıkta gözükmemesi düşündürücü değil mi?

Binlerce insanı meydanlarda toplama gücüne sahip(!), sözüm ona ‘ezilmiş halkların temsilcileri’, devletten bağımsız onca işi başaran pkk partisi, devletten bağımsız bir şekilde yardım kampanyası neden yapamıyor?

Belki de İmranlı’daki böyle istemiştir. Kürt halkının ‘sözde’ bağımsızlığını isteyen İmranlı’daki, şimdi halkını ölüme terk etmiş olmamakta mı?

Eşi şehit olan bir kadının “eşimin şehit maaşını gönderdim” demesi bu ülkedeki barışın ve kardeşliğin en büyük sembolü değil midir?Kimse kalkıp da birkaç densizin yaptığı ahlaksızlığı bu ülkenin vatandaşına mal edemez! Masum insanları bu ahlaksızlıkla bir tutamazlar.

Asıl dikkat edilecek nokta, 36 tane millet vekili olan bu siyasi irade, adı üzerinde ‘milletin vekilleri’ 5 gündür neredeler?

Vicdanımızı Kaybettik, Hükümsüzdür

Biz Çanakkale de kendi yemeğine erzağı yokken düşman askerlerine su ve azık veren, yaralı düşmanı siperine kadar sırtında taşıyan bir ceddin torunları değil miyiz? Biz bu memleketin topraklarında kanlarını döken düşman askerlerini bu vatanın evladı sayan bir ATA nın izinde değil miyiz? Biz vicdan muhasebesinde diniyle bütünleşmiş bir millet değil miyiz? Peki, şimdi neden böyle olduk? Ne oldu da değiştik?

Duyarsızlaştık, benliğimizi kaybettik, en vahimi de neden vicdanımızı kaybettik? Birbirimize karşı bir intikamdır, bir üstünlük kurma çabasıdır aldı başını gidiyor. Aynı vatan topraklarında birbirimizin kanını akıtır olduk. Düşmanlık büründü içimize dostlukları yaban düşürdük. İlmik ilmik düğümledik kardeşlerle düşmanlığı iliklerimize. Yetmedi! Ve ‘o gün’ geldi. Van ve Erciş’te yaşanan deprem sonrası “Vicdanımızı kaybettik, hükümsüzdür.” ilanı vermemize sebep olan ‘o gün’… Asil, necip ve vicdanlı bir milletin insanlarının aşağılaştığı, çirkinleştiği ve merhametten yoksun bir hal aldığı, kanımın donduğu ‘o gün’… Sosyal paylaşım sitelerinde “Ona rağmen, buna rağmen yanınızdayız.” diye başlayan fütursuzca sarf edilen kelimelerin olduğu ‘o gün’…Ulusal bir medya yayın organında bir sunucunun çıkıp “Her ne kadar doğuda, Van’da da olsa deprem bizi üzdü.” dediği; bizi biz yapan değerlerden, insanlığımdan, asil ve necip Türk milletinin bir ferdi olmaktan ilk kez utandığım ‘o gün’…

Ne kadar da övünmüşüz kendimizle, ne kadar da merhamet sahibi bilmişiz kendi kendimizi. Yok, yok aslında biz hiçbir şey değilmişiz. Ecdadımızdan öğrenemediğimiz çok şey vardı, bunları zaten biliyorduk. Ama Van depremi gösterdi ki biz o ecdattan vicdan sahibi olmayı da öğrenememişiz. Çok değil, daha birkaç gün evvel toprağa verdiğimiz vatan evlatlarına, yirmi dört şehidimize hep beraber ağlamadık mı? Türk ailenin de Kürt ailenin de ocağında okunmadı mı şehadet haberi? Coğrafya farklı olsa da, şehirler ayrı olsa da resim hep aynı değil miydi? Türkün anası da Kürtün anası da ağlamadı mı? Peki, şimdi neden böyle olduk? Ne oldu da değiştik?

Bizi biz yapan değerlerden, insanlığımdan, asil ve necip Türk milletinin bir ferdi olmaktan ilk kez utandığım ‘o gün’… Hiçbir şeye rağmen değil; aynı vatan toprakları üzerinde Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arnavudu, Boşnağı, Makedonu ile kültürümüz, sevincimiz gibi acılarımızın da ortak olduğu için, vicdanımızı kaybetmediğimiz için, hep beraber kardeş olduğumuz için yanlarında olmalıydık. Bizi biz yapan değerlerden, insanlığımdan, asil ve necip Türk milletinin bir ferdi olmaktan ilk kez utandığım ‘o gün’… Kıtalar ötesinde hiç tanımadığı bir halkın maddi manevi yardımına koşan bir millet, o gün kendi kardeşinin ölümüne sevindi veya sevinmek istedi. Birilerinin aramıza serptiği nifak tohumlarına ilk kez yenik düştüğümüz ‘o gün’… Vicdanımızı ve kardeşliğimizi gerçekten kaybettik, hükümsüzdür!

Enkaz altında yitip giden insanlığımız?

İnsan, hangi ırktan hangi kültürden hangi bölgeden olursa olsun; dünyanın merkezinde de öteki ucunda da insandır. Rengi değişir, sesi değişir, cinsiyeti, dini, dili, ırkı değişir; değişmeyen tek şey insan olduğu gerçeğidir. Aklı, kalbi, bedeni, ruhu, sevenleri ve sevdikleriyle temelde aynı, ayrıntıda farklı bu varlıklar; dünya içinde ayrı birer dünya olarak dolaşmaktadırlar. Yaratılmışların en üstünü ve aynı zamanda en aşağılığı olabilecek potansiyele sahip insanoğlu ikisi arasındaki bu geniş alanda dolaşıp durmaktadır. Yine de unutmamamız gereken bir gerçek var ki; “İnsan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır.”

İnsanlığı gösteren ise, yaradılış değil, yaşayıştır. Bütün bunları niye söylüyorum, merak ediyorsunuz değil mi? Bütün bunları artık bu aymazlık, bu merhametsizlik, bu zalimlik, bu yobazlık canıma tak ettiği için söylüyorum. Vicdanımızı, merhametimizi derin kuyulara attığımız; bir de üzerini kapatıp hiç bir şey olmamış gibi davrandığımız için söylüyorum. Bugün tutup da çok ünlü bir kanalın haber spikeri “Her ne kadar Doğu’dan da Van’dan da gelse haber, bizi derinden üzdü ve sarstı.” diyebiliyorsa; bırakın yardım etmeyi, acı çeken insanlar için üzülmek, şefkat ve merhamet hisleri bile lütuf olarak görülüyor demektir. “Nasıl yardım edebiliriz, neler yapabiliriz?” demek yerine, “İlahi adalet!!” , “Beter olun!! Allah’ın sopası yok!” , “İnşallah o dağların altında kalsınlar!” gibi yorumlar yazıyorsa birileri, bu birileri aileleri enkaz altında can çekişen insanların kederinden zevk alıyor, bir de buna pay biçiyorsa aklınca; biz çok yanlış mevzularla uğraşıyoruz demektir. Kaybolan, enkazlar altında kalan insanlığımıza üzülmeyi erteliyoruz demektir. Bu ırkçılığa varan hakaretlere göz yumuyoruz demektir. Ki bence ırkçılık, yeryüzünde işlenen suçlar arasında en aptalca olanıdır. Şöyle ki, nerede nasıl yaşadığımız bizim seçimimizken; doğmadan önce kimse bize hangi ırka ya da milliyete mensup olmak istediğimizi, favori göz rengimizi falan sormaz. Kendi seçimin ya da başarın olmayan, sana verilegelen bir özellik yüzünden övünmek çok saçma değil mi? Elde etmek için hiçbir şey yapmadığın bir özellik seni neden gururlandırsın ya da utandırsın?

Mor ve Ötesi “Nakba” şarkısında, İsrail’in Filistin’e saldırısı hakkında “Bak sana bayram, bana bomba.” diyordu Filistinli bir çocuğun ağzından. Şimdi de aynı durum, hatta çok daha acısı söz konusu. Şu an birileri Van’ın dondurucu soğuğunda kaldırıma oturmuş enkaz altındaki eşini, annesini, çocuğunu beklerken, onları bir daha görebilmek için dua ederken; ya da daha kötüsü üzerine yıkılmış molozlar, tuğlalar, taşlar altında su ararken, hayatta kalmaya çalışırken, ağlayarak dualar ederken; bir diğerleri keyifle deprem haberlerini izliyor, intikam aldığını sanarak “5 kuruş yardım yapmayacağıyla” övünüyor. Bize de depremzedeler için dua etmek, he bir de enkazlar altında yitip giden insanlığımızın arkasından ağlamak düşüyor.

Sorun “Kürt Sorunu” Değil, “Dağdaki Kürt Sorunu”dur.

Hep derler ya, “Bu Türkiye nereye gidiyor?” diye. Sorun burdadır belki de… Gitmesi ve bizim sadece izlememiz, sessiz kalmamız, tarafsız, hiç bir şey yapmamamız, yazıpçizmememiz, şehit vermeden aklımıza bir şeylerin gelmemesi…

Türk olarak ya da Türkiye’de yaşayan insanlar olarak ırk ayrımı yapmaksızın genel problemimiz budur belki de. Silahlarla işi halletmeye çalışmak. Sözle, kelamla değil…

“Ben Türküm!” diye göğüs kabartırken Kürt kökenli bir insanın Kürt olduğunu rahatlıkla söyleyemediği, mensup olduğu ırkı söylemekten çekindiği, “Ben de Kürt’üm kardeşim!” diyemediği bir ülke…

Her şeyden önce, belki de soruna ‘‘Kürt Sorunu’’ diye bakmamızdır hata. Her Kürt aynı mıdır? Bütün Kürtler dağa mı çıkar? Her Kürt ana, evladını gözü kapalı git savaş diyedağa mı gönderir? Dillerini kabul ettirmek, benliklerini korumak için uğraşmalarına bu kadar tepki verilen başka bir ırk var mıdır? Hep lanet yağdırdığımız bir ırk…

Peki hiç onların tarafından baktık mı? Ya onların yerinde olsaydık? Dağa zorla götürülen, anasından babasından koparılan 16 yaşında bir çocuk olsaydık? Elimize silahı verip “Al ve askeri öldür!” deselerdi ne hissederdik? Bizim de elimiz titrerdi, biz de korkardik, biz de kaçmaya çalışırken öldürülürdük belki. Her Kürt hain değildir, farkına varmak gerek. Farkına vardırmak gerek.

Sorun, “kürt sorunu” değildir. Sorun, “dağdaki kürt sorunu”dur.

 

Bir Yeminim Var!

Bilindiği üzere son gelen yeminlerle tam yeminli bir meclise kavuştuk. Öncelikle ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyor ve geç de olsa yanlışlarından dönen milletvekillerine de teşekkür ediyorum. Tabi millet tarafından şahıslarına yüklenen bir yetkiyi kullanmayı reddetmek, sorumluluktan kaçmak ve sürüncemede bırakmak ne kadar doğru bir yol haritası tartışılır.

Peki, çiçeği burnunda yeminli vekiller izledikleri bu yol haritası ile arzuladıkları hedefe ulaşabilmişler miydi? Aslında gerçekten ne istemişlerdi? Elde etmek istenilen en yüksek katılımın olduğu bir seçimden yeni çıkmış ülkemizi bir belirsizlik bir tartışma havasına  sürüklemekse buna kısmen -evet cevabını verebiliriz. Ama bunu gerçekleştirmek için ağızlarından düşürmedikleri tutuklu milletvekillerin serbest kalması ise… unutuldu.

Bir yanda vekillikleri yargı kararı ile engellenen tutuklular. Diğer yanda bu engellemenin kaldırılması için veryansın eden her fırsatta onlar yoksa biz de yokuz diyen vekiller. Acaba ortaya koydukları ve görünüşte kararlı oldukları bu tepkilerinde gerçekten samimiler miydi? Bir temayül yoklaması yaparsak çoğu ’99 seçimlerinde de kendilerine  parlementoda yer bulmuş ve o yıllarda vuku bulan Sayın Merve Kavakçı’nın vekilliğinin engellenmesinde ve akabinde düşürülüp meclis dışında bırakılmasında hiç bir direniş ortaya koymamış, yadırgamamışlardı. Yani aslında pek de samimi oldukları söylenemezdi.

Söz gelimi, şu içinde bulunduğumuz günlerde vaziyet aynı. Bir yanda vekillikleri bu kez yargı kararı ile haklı gerekçeler gösterilerek engellenen neticesinde meclis dışı kalan vekiller. Diğer yanda vekil arkadaşları. Bir tek takınılan tutum ve üslup farklıydı. Hepsi tek ağız olmuş arkadaşlarını yanlarında görmek istiyorlardı.

Lakin içlerinden bir vekilin sesi daha gür çıkıyor, kesinlikle vekillerin özgür kalmasını meclise gelip yemin etmeleri gerektiğini vurguluyordu. Mersin milletvekili Sayın İsa Gök’ten bahsediyorum. Sayın Gök her fırsatta yemin etmeyeceğini partisi vazgeçse de kendisinin tavrından arkadaşları serbest kalana kadar vazgeçmeyeceğini belirtiyordu.

 24.Dönem CHP Mersin Milletvekili

Yine bir tv programında sinirlenmişti Sayın Gök. Diğer konukların konuşmasına izin vermiyor kendisini eleştirenleri dinlemiyor ve kendince haklılığını ‘Balbay, Haberal ve Alan’ı halk seçti bu millet seçti serbest bırakılmaları, dolayısıyla meclis çatısı altında çalışmalara katılmaları gerek ve ben bu gerçekleşene kadar asla yemin etmeyeceğim” cümleleri ile anlatıyordu. Kullandığı ifadelere bakıldığında haksız da sayılmazdı. İyi hoş da…

Acaba, ’99 seçimlerinde Sayın Kavakçı’yı kim seçmişti? Neden seçmişti? Sorunun cevabını konu hakkında akl-ı selim düşünenlere bırakıyorum. Sayın Gök’e gelince kendisi de geçtiğimiz günlerde yemin ederek yürüdüğü yolda ne kadar kararlı  olduğunu milletine göstermiş oldu.

Hani Bizim Birliğimiz? Biz Türkiyeyiz.

Bu yaşanan üzücü olaylardan sonra yazmamak ne mümkün. İçimiz kan ağlıyor, yerimizde duramıyoruz. Hepimiz sinirliyiz, hepimiz üzgünüz. Fakat devletin zirvesine bakın, herkes birbirini yiyor. Televizyon programları yayını kesti kesmedi diye birbirlerine laf atıyor. Bir kavga telaşı almış milletimizi. Hâlâ kendi içimizde AKP, CHP, MHP; o ünlü bu ünlü; yayını kesmeli kesmemeli; diye tartışıp birbirimizi yiyip duruyoruz.

Bütün herkese, özellikle liderlere seslenmeliyiz. Herkese sesimizi duyurmalıyız.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bir yerde haklı. Yük hükümetin omuzunda. Bu soruna çözüm bulmak onların görevi. Fakat Kılıçdaroğlu’nun ağzından dökülen sözler adeta tamamen hükümeti hedef alıyor, terörü bile lanetlemeden suçu hükümete atıyor. Teröre bile laf atmadan önce direkt hükümetle lafa giriyor ve diyor ki “Hükümet terörü bitirmek konusunda bir öneri getirirse onu destekleyeceğim dedim.”. Bu güne kadar yapılmış hiç bir çözüm önerisini kabul etmeyen, yapılan yararlı yararsız her çalışmaya cephe alan Kılıçdaroğlu, hiç samimi olmayan sözler sarf ediyor. Her fırsatta yaptığı gibi sokakta bir araba kazasını bile iktidardan bildiği gibi, gene adeta fırsat kollar gibi, bir şey olsa da hükümeti istifaya çağırsam der gibi… Konuşmasının sonunda başsağlığı diliyor ve ordan bile konuyu hükümete bağlanıp tekrar yükleniyor. Biz ayrıştıran değil birleştiren konumda olmalıyız, kenetlenelim ve umudumuzu asla yitirmeyelim diyor. Fakat hiç samimi değil.

Sayın Devlet Bahçeli OHAL ilan edilmeli diyor gene iktidara yükleniyor, iktidarın bugüne kadar yapmaya çalıştığı çözümlerden hafifçe bahsedip hepsini sözde “göstermelik” olarak değerlendirip geçiyor ve zamanında hiç bir işe yaramayan bir çözüm önerisini ısıtıp iktidarın önüne tekrar koyuyor. Fakat Bahçeli Kılıçdaroğlu’ndan biraz daha samimi. Fakat bu söylediklerini kendileri bile uygulamıyorlar.

Sadece muhalefete değil bütün liderlere bütün bakanlara bütün düşünürlere bütün halka;

Bizi bu durum bile bir araya getirip birbirimize kenetleyemiyor ve biz hala birbirimize laf atmaya devam ediyorsak, biz Türklüğümüzden şüphe etmeliyiz. Bizi yıkmaya bizi bölmeye çalışan insanların adeta ekmeğine yağ sürer gibi hareket ediyor ve bu durumda bile kavga edebiliyoruz. Artık yeter herkes çok fazla konuşuyor kimse bir şey yapmaktan aciz herkes korkak herkes çekingen millet içini rahatlatmak için bir şey yaptım demek için sadece birbirlerini protesto etmekle yetiniyor. Bizim bu oyunlara düşmeyip iyice kenetlenmemiz gerekmez mi? Hani bizim şanlı Türk Devletimiz bizi kimse bölemez bizim bayrağımızdaki kırmızı Akp’linin de Chp’linin de Mhp’linin de Herkesin kanını taşıyor Kürt’ün de kanını taşıyor Çerkez’in de bu topraklarda yaşayan “HERKESİN KANINI TEMSİL EDİYOR”. Herkesin birlik beraberlik çağrısı yapması gereken zamanda neden birbirimizle kavga ediyor birbirimize laf atıyoruz.

Gelelim samimiyet noktasına her fırsatta her sorunda her şeyi siyasete bağlayıp da hükümeti istifaya çağıran bir muhalefet var karşımızda fakat bu gün sorun tam olarak bu değil.

Bir birlik çağrısı yapmaktansa konuşmasına başsağlığı bile dilemeden şehitlerden söz etmeden direk hükümete yüklenerek başlayabiliyorsa bir muhalefet lideri ben onun samimiyetinden şüphe ederim.  Bahçeli’nin sözlerinde de aynı şeyler direk suçu hükümete atmak. Fakat en azından Mhp başkanı bir birlik çağrısı yapıyor “AKP hükümeti, bölücü terörün hakkından gelmek amacıyla aradığı ve istediği millet desteğini mutlaka bulacaktır.”  Evet bulacaktır bulmalıdır da fakat bu desteği siz neden sunmuyorsunuz? Hükümete yüklenip yüklenip bir araya gelme çağrısı yapmadan destek vermeden birbirinize kenetlenmeden.. Biz birbirimize kenetlenmeliyiz deyip de hiç bir çağrı yapmadan sen aradan çık demekten başka bir şey söylemeyen muhalefet samimi değildir. Akp aradan çıksa Mhp ve Chp bu konumda birbirleriyle tartışıp yarışmaya devam edecek gibi bir görüntü var ortada.

Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; siz bile bu olayda muhalefet liderlerine birlik beraberlik teklif edemiyorsunuz neden kenetlenmiyorsunuz neden oturup bir araya gelemiyorsunuz bu kadar mı düşmansınız Türk Türk’e karşı bu olaylarda bile bir araya gelip oturmayıp çözüm aramadıktan sonra nasıl Türk Türk’ün dostu oluyor Erdoğanın Sözleri  ” Medyayı yine duyarlı olmaya davet ediyorum. Çünkü bugün suçlamak, eleştirmek, hamaset, istismar ve tahrik tohumları ekmek yerine, dik durmak zorundayız. ” Evet dik durmak zorundayız fakat aynı şekilde beraber durmak zorundayız birlik olmak zorundayız.. Yanlış mıyım?

Bu gün birisine sorumluluk suçluluk yüklemek yerine. Hep bir ağızdan “suçlu teröristlerdir.” diyebilmeliyiz. Biz birlik olmalıyız Biz hep beraber TÜRKİYE olmalıyız.

Elbet bu ülke şehitlerinin kanını yerde bırakmayacaktır. Unutmayın Biz Türküz Tarihi Unutmayın Bizi Unutmayın..

Bir Gemide İki Kaptan Olur mu?

Türkiye’nin sıcak siyasetinde ne yazık ki gündem değişmiyor. Konuya, askere verilen özerkliğin kilometre taşı olan 1982 anayasasıyla giriş yapmak istiyorum. 1982 anayasası genel itibariyle milletin iradesini hiçe sayan, yasama yürütme yetkilerini kısıtlayan buna karşın millete karşı sorumsuz kurumların yetkilerini arttıran bir anayasadır. Bu yetkiler ise amaçsızca kullanıldığı için bir kaos ortamına zemin hazırlamıştır doğal olarak.

Bir tarafta milli iradeyi temsil eden yasama ve yürütme, diğer tarafta ise 1982 anayasasından aldığı özerklik ile kendisini dış denetime kapamış ve bununla da kalmayıp kendine devlet otoritesini denetleme ayrıcalığı tanımış bir askeriye. Asker kendisine tanınan bu özerklik ile istediği zaman devlet organlarının elini kolunu bağlayabiliyor. İstemediği bir durumla karşılaştığında hükümeti engelleme yetkisini kendisinde buluyor tehditleri işe yaramadığında ise kendilerine biat etmiş medyayı kullanıyordu. Velhasıl, kaptanların dümenleri ters yönde dönüyor, gemi her iki yöne de gidemiyor. Yolcular ise mağdur.

Ortaya çıkan bu ikili yapıda, tabi ki iç ve dış aktörlerin etkisini unutmamak gerek. 28 Şubat darbe sürecinde bunu apaçık gördük. Hükümeti devirmek için askerden yardımlarını esirgemeyen medya patronlarına birer banka hediye edilmişti.

Dış aktörler açısından da İsrail yanlısı bir eylem olan 28 Şubat sürecinde Genel Kurmay ikinci başkanı olan general Çevik Bir; İsrail komutanlarıyla yaptığı gizli yazışmalar sonucunda ABD’deki Yahudi lobisi tarafından ödüllendirilmişti. Bunların asıl amacı devletteki iki başlılığın devamını sağlamaktı bunun için askeri vesayet devam etsin diyemiyor sivil darbe süreci yaşıyoruz diyorlardı.

Şimdi ise işler değişti. Bugün tek başlı bir hiyerarşi oluşmaktadır devlette. Askeriyenin sivil otoritenin hakimiyeti altına girmesi an meselesidir. Artık herkes yerini bilmeli Başbakan, Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve diğerleri’ olmaları gereken pozisyonlara getirilmeli, anayasa revize edilmelidir.

Yükseköğretime Geçiş Sisteminin Eleştirisi ve Bir Karşılaştırma (*)

Ülkemizde, öğrencilerin yükseköğretim kurumları için seçilmesi ve yerleştirilmesi ile görevli olan Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM), bu görevin yasal dayanağını Yükseköğretim Kanunu’nun 10. ve 45. maddelerinde bulmaktadır. Söz konusu maddeler uyarınca ÖSYM, yükseköğretim kurumlarına öğrenci alınması amacıyla, birtakım sınavlar uygulamakta ve bunların değerlendirilmesi sonucu ile öğrencilerin isteklerini de göz önünde bulundurarak bir yerleştirme yapmaktadır. Bilindiği üzere son iki yıldır ÖSYM, Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavları (LYS) ile bu görevini yürütmektedir.

Ancak uygulanan bu sistemin, gerek öğrenci psikolojisi bağlamında gerekse de ne denli sağlıklı bir “seçme” ve “yerleştirme” yaptığı konusunda öyle düşünüyorum ki çok büyük eksiklikleri bulunmaktadır. Bu eksiklikleri “seçme” ve “yerleştirme” bağlamında ele almak ve ele alırken de dünyanın büyük bir bölümünde başarıyla uygulanan bir sınav sistemi ile karşılaştırmak bu sorunlara bir çözüm önerisi getirmesi açısından yerinde olacaktır.

Öğrencilerin seçilmesi işlemi, ülkemizde uygulanan birtakım sınavlar ile yalnızca salt bilgi düzeylerinin, işlem kabiliyetlerinin ve düşünme becerilerinin ölçülmesine yönelik olarak yapılmaktadır. Bu bağlamda ölçme ve değerlendirme ile ilgili sorunlara temelden yaklaşmak, eksikliklerin daha iyi görülmesini sağlayacaktır.

2010 ÖSYM verilerine göre YGS için 1.587.990 kişi LYS için ise 1.899.569 aday başvuru yapmıştır. Bu adaylar, çoğunluğu itibariyle ülkemizin geleceği açısından gençlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Çünkü bu genç çoğunluk, on iki yıllık bir eğitim dönemini tamamlamış, büyük ölçüde ilgi alanlarının ve yeteneklerinin farkına varmış, geleceği adına profesyonel olarak çalışacağı bir alana yönelmiş olan kimselerdir. Bu aşamada, ölçme sisteminden kaynaklanacak eksiklikler, öğrencilerin yeteneklerinin ve ilgi alanlarının tam olarak tespit edilememesi durumunu ortaya çıkaracağı gibi bu durumda da öğrencinin kişisel yeteneklerini etkin olarak kullanamayacağı yükseköğretim kurumlarının bir bölümüne yerleşmesi sonucunu doğuracaktır. Öte yandan öğrenci, istediği bir bölüme yerleşmiş olsa dahi ülkede o bölümde en iyi imkânlara sahip olan kuruma yerleşememiş olması da yine o öğrencinin yeteneklerinin, kendi ve ülke geleceği adına en verimli bir şekilde kullanılamaması sonucunu meydana getirecektir. Tüm bunlar göstermektedir ki uygulanacak olan ölçme sistemi öğrencinin her yönüyle yeteneklerini azami ölçüde açığa çıkarabilecek nitelikte olmalıdır. Peki, bu nasıl sağlanacaktır?

Ülkemizde çok basit ve ilkel ve bir o kadar da önem arz eden bir ölçme metodu uygulanmaktadır: Çoktan seçmeli sorulardan oluşan bir sınava dayalı ve pratik-ezber mantığıyla başarılı olunabilecek basitlikte olmakla birlikte her şeyin yani tüm yerleştirme sonucunun buna bağlı olması hasebiyle de çok önemli olan bir ölçme metodu. Öyle tahmin ediyorum ki ölçme sistemimizdeki bu iki uç noktanın yani sınavın teknik olarak çok basit bir yapıda olmasına nazaran yerleştirme ile ilgili tüm sonucu doğrudan etkilemesi, ölçme sistemi ile ilgili eksikliklerin temelini oluşturmaktadır. Bu eksikliklerin temelinde de öğrenci psikolojisi yatmaktadır. Bir sonucun, doğrudan ve bütünüyle teknik bir nedene bağlı olduğu durumlarda insan doğal olarak aşırı bir güdülenmeyle muhatap olacağı gibi sınavda başarı olmak için sadece bilgi düzeyinin yüksek olması yetmeyip kaygısını da kontrol altına almayı bilmesi gerekecektir. Sormak istiyorum, öğrenci istediği bir alana yerleşmek için kaygısını kontrol altına alabilecek bir kişiliğe sahip olmak zorunda mı? Tabii ki bu sorunun cevabı normal şartlarda “hayır” olmak zorundadır. Ancak ülkemizde uygulanan sınav sisteminin doğal bir “götürüsü” olarak öğrenciler yalnızca bilgi düzeylerine göre değil kişilik özelliklerine göre de bir değerlendirmeyle muhatap olmaktadırlar. Böylece, kaygısını kontrol altına alamayan, heyecanlanan öğrenciler kabiliyetlerini sınavda tam olarak ortaya çıkaramadığı gibi çok basit hataları yapmakta ve dolayısıyla da istedikleri alana yerleşememekte, yerleşmiş olsa bile en iyi imkânlara sahip olarak yükseköğretimlerine devam edememektedirler. Böyle bir sorunun yaşanmadığı modern ölçme sistemleri ile bir karşılaştırma yapalım. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki dünyanın en iyi üniversitelerine, tüm dünyadan öğrenci almak için uygulanan bir ölçme sisteminde öğrenciler bu denli bir psikolojik baskı altına girmemektedirler. İlk olarak tüm sonuç tek bir sınava bağlanmamaktadır. Öğrencilerin lise eğitimi süresince, yılın büyük bir bölümünde her ay uygulanan birçok alandaki bölüm sınavlarından istediklerini seçip almaktadırlar. Sınav süreci uzun bir döneme yayıldığından başarısız oldukları branşları yeniden alma şansına sahip olmaktadırlar. Öğrencilerin sadece temel bilgi düzeylerinin ölçüldüğü bu alan sınavlarında, öğrencilerin işlem kabiliyetinden ziyade teorik olarak yeterli bir nosyona sahip olup olmadıkları sorgulanmaktadır. Öğrenciden yükseköğretimin ruhuna yaraşır bir şekilde sayısal testlerde hesap makinesi kullanılmasına izin verilmekte, karmaşık formüller sınav kâğıdında öğrenciye sunulmakta ve basmakalıp işlemlerden ziyade bilimsel nitelikte hesap yapma yetenekleri ölçülmektedir. Ayrıca oturumlar arasında öğrencilerin sınav salonundan dışarı çıkıp hava almaları ve tekrar sınava dönmelerine müsaade edilmektedir. Belki ülkemizdeki sınav sistemiyle ilgili yerleşik düzen bizim bazı konuları sorgulamamızın önüne geçmektedir ancak bir öğrencinin karmaşık formülleri ezbere bilmesi, uzun uzun işlem yapacak pratikliğe sahip olması, sınavın dar bir süreye sıkıştırılması hassasiyetle sorgulanması gereken konulardır. Tüm bunlar öğrencilerin sınav stresiyle aşırı güdülenmiş bir baskı içerisinde, yeteneklerinin tam ortaya çıkamamasına neden olduğu gibi, ilerde bahsedeceğimiz şekilde, yerleştirme işleminin tamamen bu sınavlara bağlı olmasından ötürü bir güvenlik zafiyetine de neden olmaktadır. Modern sistemlerde yerleştirme, tamamen sınavlara bağlı olmadığından ve her öğrencinin sınavlara lise eğitimi süresince dilediği kadar girme hakkı olduğundan, önemi asgari düzeye inen bu sınavlar; ülkemizdeki olduğu gibi sık sık kopya iddiaları, soru hataları, güvenlik zafiyetleri gibi istenmeyen birtakım nedenlerle muhatap olmak zorunda kalmamaktadırlar.

Diğer bir eksiklik ise ülkemizdeki sınav sistemimizin öğrenciyi çok yönlü olarak değerlendirebilecek bir nitelikten yoksun olmasıdır. Test usulüne bağlı olmanın bir başka götürüsü de öğrencilerin sadece çok basit bir seviyeye indirgenmiş bilgi ve analiz yapmaya dayalı yeteneklerinin ölçülmesidir. Önceden de belirttiğimiz gibi öğrenciler bu yeteneklerini okulda değil özel derslerle veya dershanelerde ezbere dayalı bir mantıkla kazanmaktadırlar. Öyle ki sistemin gereklerine uyum sağlamak için son sınıf öğrencilerine, velilerinin izni olması kaydıyla okula ara verip bu özel kurumlara devam etmesine devlet, izin dahi vermektedir. Oysaki bu öğrenciler, yükseköğretim kurumlarına yerleştirilmek amacıyla seçilmektedir. Yükseköğretim kurumlarındaki eğitim anlayışı ülkemizdeki ölçme sistemiyle belirlenen anlayışın çok uzağındadır. Yükseköğretim ezberden uzak, araştırma, yeni çözümler üretme, farklı akış açıları getirme gibi ilkeler üzerine kuruludur. Peki, birbirine çok uzak iki anlayışın ürünü olan bu çatışma, ülkemizin geleceğine ne kadar fayda sağlayabilir? Bu sorunun çözümü de modern sistemlerde çok basit bir şekilde sağlanmaktadır. Öncelikle merkezi yerleştirme sistemi yerine öğrenciler istedikleri üniversitelere bireysel olarak başvurmaktadırlar. Üniversiteler ise başvuran öğrenciler arasında çok çeşitli ölçütler kullanarak seçim yapmaktadır. Öğrenciler lise eğitimleri süresince aldıkları alan sınavlarından istediklerini üniversitelere sunmaktadırlar. Üniversiteler ise öğrencileri tamamen bu sınav sonuçlarına göre kabul etmemektedir. Çünkü bu sınavlar öğrencilerin yeteneklerinin tam olarak ortaya çıkması için yeterli değildir, yükseköğretim mantığı bu sınavlara tam olarak yansımamaktadır ve ABD’deki dünyanın önde gelen üniversiteleri, yükseköğretimde başarılı olacak bir öğrencilerin sınav başarısından öte başka niteliklere de sahip olması gerektiğinin bilincindedirler. Hepimiz, çevremizden de gözlemleyebiliyoruz ki üniversite sınavlarında yüksek derecelere sahip öğrenciler üniversitede başarısız olabildikleri gibi daha düşük bir başarıyla üniversiteye girmiş öğrenciler bölümlerini birincilikle bitirebilmektedir. Öte yandan yine düşük derecelerle üniversitelere yerleşmiş öğrenciler de bilimsel faaliyetlerde büyük başarılar elde edebilmekte, kendilerini çok iyi geliştirebilmekte ve geniş kitlelere kendini duyurabilmektedir. Dolayısıyla, diyebiliriz ki başarılı bir üniversite, yükseköğretimi boyunca bu tür başarıları göğüsleyebilecek öğrencileri seçmeye gayret göstermeli, ülkemizdeki ölçme ve değerlendirme sistemleri de buna uyarlanmalıdır. Başarının ölçüsü, basit ölçme sistemlerinin sonuçlarına indirgenmemelidir. Öğrenciler çok çeşitli yönlerden tahlil edilmeli ve gerçekten de yerleştirme yapılırken kullanılacak olan ölçüt, “sınav başarısının yanı sıra yükseköğretimde başarılı olabilecek çok-yönlülüğe sahip olmak” şeklinde belirlenmelidir. Bunu yapmanın yolu öğrenciyi çok iyi tanımaktan geçmektedir. Bu ise modern sistemlerde;

↘öğrencinin öğretmenlerinden ve ailesinden ilgi ve yetenekleri konusunda görüş alınarak

↘öğrenci, sözlü ve yazılı olarak kabiliyetlerini ortaya çıkaracak mülakatlara tabi tutularak

↘öğrencinin üniversite öncesi yapmış olduğu gerek bilimsel gerekse de sosyal-kültürel faaliyetleri göz önünde bulundurularak sağlanmaktadır.

Bu kıstaslarla öğrenci her yönden daha iyi tanınacağı gibi böyle bir sistem, öğrencinin yükseköğrenimi süresince ve daha sonrasındaki iş hayatında kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda uzmanlaşmış, aynı zamanda vatanına ve milletine en yüksek faydayı sağlayabilecek bir birey olarak vasıf kazanmış olmasına imkân tanıyacaktır.

Son olarak üzerinde durulması gereken bir başka konu ise öğrencilerin üniversitedeki alan seçimleri ile ilgilidir. Ülkemizde birkaç üniversite dışında öğrenciler, merkezi yerleştirme ile üniversiteye başlamadan bölümlerini seçmiş olmaktadırlar. Fakat daha önceden bir yükseköğretim tecrübesi olmayan ve sadece kendi araştırmaları ile tercih etmek istediği bölümün içinde bulunmaksızın ve somut bir bilgi sahibi olmadan akademik tercihlerini şekillendiren öğrenciler zaman zaman aslında istemedikleri bir alanda eğitim almak zorunda kaldıkları gibi bunun geri dönüşü için büyük bedeller ödemek durumunda olmaktadırlar. Dolayısıyla alan seçme sürecinin de sınav sonrasındaki bir aylık kısa bir döneme sıkıştırılması yerine öğrencilerin üniversiteye başladıktan sonraki yıllarda yapabileceği ve değiştirme şanslarının da kolaylıkla sağlanabileceği bir esnek yapıya kavuşturulması gerekmektedir.

Elbette kabul ediyoruz ki böyle bir sistem, uygulanabilirliğinin yanı sıra maddi olarak da bir ülkeye yüksek maddi külfetler yüklemektedir. Ancak biliyoruz ki yazımda karşılaştırma imkânı bulduğum bu iki sistemden biri, benim de şu an devam ettiğim üniversite ve bölüme yerleştiğim ve bir yıl öncesinde büyük ölçüde dilimi yakmış dolayısıyla çok iyi bildiğim ülkemizdeki sistemdir. Diğeri ise bu yıl tanıma fırsatı bulduğum, dünyanın büyük bir kesiminde ve dünyanın en iyi üniversitelerine lisans düzeyinde öğrenci almak için başarıyla uygulanan Amerikan sistemidir. Söz konusu maddi külfeti karşılamak mı dersiniz yoksa ülkemizdeki sistemi devam ettirmek gerekir mi dersiniz vicdanlarınızın takdirine bırakıyorum.

(*) Bu yazı Tanık Hukuk Dergisi Ekim Sayısı’nda yayınlanmıştır.

Ezberledik Gitti!

İlkokuldaydım, bir matematik dersinde:

-  (-) ile (+) çarpılınca sonuç (-) olur.
-  Hocam! Neden (-) olur?
-  (-) olur da ondan.
-  Yine anlamadım hocam.
-  Bak evladım, ders işlemeye çalışıyorum burda. Gereksiz sorularla dersi bölme.
-  …

Anlamamıştım. (-) ile (+) çarpılınca sonucun neden (-) olduğunu anlamamıştım işte. Çünkü hoca nedenini söylememişti. Neden (+) olmuyordu ki? Tekrar soracaktım hocaya, neden öyle olduğunu. Ama sormaya çekinmiştim. Alacağım cevaptan korkmuştum herhalde.

Sonucun (-) olduğunu ezberledim gitti.

Lisedeydim, bir kimya dersinde:

-  1 mol = 22,4 litre.
-  Hocam! Neden 22,4 litre?
-  Çünkü 1 mol, normal şartlar altında 22,4 litre hacim kaplar.
-  Anladım hocam.

Anlamamıştım. Çünkü hocanın verdiği cevap formülün kendisiydi zaten. Neden 22,5 olmuyordu? Ya da 22,3? Tekrar soracaktım hocaya, neden öyle olduğunu. Ama sormak gelmedi içimden. Alacağım cevabı biliyordum herhalde.

Sonucun 22,4 olduğunu ezberledim gitti.

Üniversitedeyim, bir iktisat dersinde:

-  …arkadaşlar, daha sonra Merkantalizm yerini Fizyokratizm’e bırakmıştır. Fizyokratlar ise şöyle bir ekonomi politisakası takip etmişlerdir… Anlamadığınız yer var mı arkadaşlar?
-  …
-  Peki. Bir sonraki derste görüşürüz.

Anlamadığım o kadar çok yer vardı ki! Merkantalizm neden çökmüştü? Fizyokratlar neden öyle düşünüyordu? Neden böyle ‘izm’lere ihtiyaç duyulmuştu?

Bilmiyordum. Sormamıştım. Sormak istememiştim. Sınava bir hafta kala, konuyu öylece ezberledim gitti.

Cevabını alamadığım, yanlış aldığım ya da hiç sormadığım bütün sorularımın gerçek cevaplarını kendim araştırarak buldum ve öğrendim. Peki ya araştırmayanlar, öğrenmeyenler ya da yalnızca ezberleyenler?

Okullarda öğretilenlerin neden öğretildiğini bilmiyoruz. Matematiği yalnızca matematik, kimyayı yalnızca kimya, iktisadı yalnızca iktisat olarak öğreniyoruz. Bunların birbirleriyle olan ilişkilerini bırakın, kendi içlerinde nasıl bir bütünlük oluşturduklarını dahi öğrenmiyoruz. Her şey parça parça, her şey yarım yamalak…

Düşünelim. Sorun kimde?

‘Devlete itaatkar memur yetiştirme’ felsefesine dayalı bu eğitim sistemimizde ‘neden’lere, ‘niçin’lere, ‘nasıl’lara yer var mı? Peki bu sistemde itaatkar, kuralcı ve sabit fikirli bireyler olmama şansımız ne kadar?

Zannediyorum asıl sorulması gereken, ortada bir sorun var mı? Çünkü her yıl eğitim sistemimize ‘yama yapan’ yetkililer, sorunun merkezini göremiyorlar. Meselenin yalnızca suyun üstünde kalan kısmıyla ilgilenip, derinlere inmiyorlar. Ya da olayın derinliğini fark edemiyorlar.

Sistemin, ‘ezberledik gitti’ vurdumduymazlığı ya da çaresizliğinden sıyrılıp, ‘öğrendik gitti’ bilinci, rahatlığı ve huzuru içinde olan öğrenciler yetiştirmesi ümidiyle…

Okullarda Tablet Uygulaması

Herkesin bildiği gibi ülkemizde olaylar ani, hızlı ve sindirilmeden gerçekleşir genellikle. Yakın zamanda seçimleri geçirdik yemin krizi patlak verdi. Terör olayları, İsrail çıkmazı da cabası olsa gerek. Tabi biz bu önemli olayların arasında bir şeyi atladık: Okullarda tablet uygulaması! Nedir bu okullarda tablet uygulaması, neye yarar, ne gibi zararları var? En önemli soruysa şu anda gerçekten gerekli miydi ve gerçekleşebilir mi?

Öncelikle projenin ismiyle başlayalım: FATİH Projesi (Fırsatları Arttırma, Teknolojiyi İyileştirme Hareketi). Açıkçası isim olarak çok bir umut vermemekle birlikte samimi de gelmedi bana. Diyeceksiniz kelimelerin samimiyeti mi olur, bende oluyor. Projeyi ilk defa miting meydanlarından öğrendik, esasında karşılıklı atışmaların arasında kaynadı. Herkes haklı olarak seviyesi düşen siyasi liderleri tartışırken eğitim konusu yine geri planda kaldı. Birkaç gün konuşuldu ardından unutuldu. Esasında miting meydanlarından önce bu konuda toplantı da yapılmıştı ama basında hiç rastlamadık. Peki neydi bu projenin kapsamı?

“MEB, Fatih Projesi kapsamında öncelikle lise 1. sınıflardan başlayarak ”akıllı tahtalar” ile donatacak. İkinci dönemden itibaren başlayacak bu altyapı kurulumu tamamlandıktan sonra her sene ilköğretim 5. sınıf ile lise 1. sınıf öğrencilerine tablet bilgisayar dağıtılacak. Dağıtılacak tablet bilgisayarların adeti yaklaşık 2.5 milyon olacak.”

Peki yararı ne olacak bu projenin? Tabi ki birçok yararı olacaktır, malumunuz günümüz şartlarında teknoloji kavramı büyük önem arz etmektedir. Teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanan ve ona hâkim bir genç nesil elbette ki istenir. Bunun yanında kitaplar için kesilen binlerce ağacı da göz önünde bulundurursak oldukça mantıklı bir proje. Ama sorun şu ki, sadece bunlardan mı ibaret bu uygulama. Acaba gerçekten etraflıca düşünülmüş, yarar ve zararları tartışılmış ardından olabilitesi incelenip mi uygulamaya konmuştu. Şu an için benim gözümden bakıldığında önem sıralamasında kesinlikle ön sıralarda olmamakla birlikte seçim döneminde sadece reklam amaçlı çıkarılmış bir seçim projesi (kampanyası) olarak görünüyor. Çünkü çok uzakta değil İstanbul içerisindeki bir devlet ilköğretim okulunun sınıf mevcudu 80 kişiyken diğer şehirlerin durumunu çok düşünmek istemiyorum. Kalabalık bir genç nüfusun yanında MEB toplam bütçesi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir üniversitenin bütçesiyle yarışamıyor. Bazı bölge ve şehirlerimizde okula gidecek yolu, evinde kullanabileceği elektriği bile yokken nerden çıktı bu proje diyesi geliyor insanın. Tamam ileriye yönelik adımlar atılmalı ama bu adımları atarken temelini sağlam kaynaklarla desteklemelisin. Senin henüz yeterli yolun, okulun, altyapın yokken ileriye yönelik deyip boşluğa adım atman elbette düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu uygulamanın maliyeti ve ithal mi yoksa yerli malımı olacağı konuları da tartışılıyor ancak o konuya hiç girmiyorum.
Son olarak Dinçer’in “Tüm okullara da akıllı tahtalar yerleştirilecek. Okullarda kablosuz internet olacak. Tüm illere fiber kablo döşeniyor. Her okulda tahta olan her sınıfa kablolu internet gelecek. Köy okulları için (internet) uydudan kablosuz. Maliyet yüksekse kablosu uydudan verilecek. Kablo olmasının sebebi maliyet ve radyasyon.” sözünü ekleyip bir soru sormak isterim: Biz madem eğitim konusunda bu kadar geliştik de neden belli olmuyor? Diyelim ki bu eğitimi alacak öğrenciyi ve altyapıyı hazırladın. Peki bu yeni sistemde eğitimi verecek öğretmenlerin eğitimi ve yeni sistemi uygulayacak donanımı sağlayabildin mi? Elbette yazım eleştirilebilir belki eksikliklerim olacaktır göremediğim noktalar bilemediğim konular olmuştur ama benim gözümde iyisiyle kötüsüyle FATİH Projesi(halk dilinde okullarda tablet uygulaması) böyledir. Tüm bunların yanında son olarak söylemek istediğim konu artık “A şahsı şöyle yazmış öyleyse Şucu” tartışmalarını bir yana bırakalım da eksik gördüğümüz konularda yıkıcı değil, yapıcı eleştirilerde bulunmaya çalışalım belki vatandaş olarak bizler de bir şeyleri değiştirebileceğimizin farkına varırırz. Belki bizler de bu ülkenin kalkınmasında bir pay sahibi olabiliriz.

Galibiyet mi? Mağlubiyet mi?

Hükümetin barış uğruna adım attığı her yere, PKK barışa engel olmak adına acımasızca mayınlar yerleştirerek bu kanlı savaşı aralıksız ve şiddetli olarak devam ettiriyor. PKK’nın bitmek bilmeyen saldırılarının yeni hedefi ise artık biz sivilleriz.

Terör görünenin ötesinde çok derin hesaplaşmaların, çıkar davalarının, güç telaşlarının kanlı bir eseridir. Öyle ki terör örgütü iş dünyası, medya, siyaset, bürokrasi ve STK ile ilişkilendiriliyor. Bu yapılanmalar arasında derin ve karanlık ilişkiler olduğu da bilinen bir gerçektir. Ellerindeki silahla, kanunsuz kanlı oyunlarla zoraki üstünlüklerini korumaya çalışanlara tanınan iyimser sürecin sonlanması ise PKK’nın Kürt, Türk ayrım yapmaksızın acımasızca sivil halka zarar verme sürecini de beraberinde getirdi. Bilinmeli ki bıçak sırtı bir dönemin tam ortasındayken kaybeden ne devlet ne de PKK. Kaybeden karnında çocuğuyla ölen masum anne, kaybeden yanında bomba yüklü araç patlayan ve bir hiç uğruna canından olan insanlarımız.

PKK’nın niyeti açık. Öyle ki sabrımızı yoklamakla kalmayıp tahammül sınırlarımızı zorluyor. Bin bir emekle hazırlanan, demokratik açılımlarla sağlanan ortam PKK vesayetiyle gölgeleniyor. Vatan uğruna akan kan ile devletin ve milletin sağduyusunu yok etmeye çalışıyor. Çünkü hedef illegal bir savaş. Nitekim hükümet silahlı operasyon başlattı lakin işler hiçte PKK’nın planladığı gibi olmadı. Hükümet demokratik mücadele konusundaki hassasiyetiyle Türk, Kürt fark etmeksizin birçok farklı grubun desteğini aldı. Yani demem o ki PKK ,devleti illegal savaşa sürüklemek için kanlı eylemlerine daha acımasızca devam etmek zorundaydı.

Devletin başlattığı silahlı operasyonla “Misliyle karşılık görecekler”, “Terör etrafındaki çember daralıyor” söylemleri gerçekleşti. Tam da söylendiği gibi çember daraldı, PKK’nın dağlarda yaşam alanı kalmadı ve ardından siviller kurban edilmeye başlandı. Akıtılan her kan PKK için bir candı. Lakin sormak istiyorum PKK, yıllardır süregelen amaçları uğruna gerçekleştirdiği bu savaşın galibi mi?

Selahattin Demirtaş’ın Diyarbakır’da “mevzide kazanıyoruz , masada kaybediyoruz” cümlesi sorumun en doğru yanıtıdır. Öyle ki geldiğimiz noktada tahammül kalmamış Kürt aydınlarının bile tercihi şiddet olmuştur. Söylemeden geçemeyeceğim, Kürt halkının şiddet yanlısı tutumuna(!) karşın, önceleri“Kürt sorununu çözelim derken, bir Türk sorunu yaratmayalım” diyen sözde Türk aydınlarının bugünlerde PKK eylemlerini neredeyse haklı bulan açıklamalarını oldukça anlamsız buluyorum.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. PKK başlattığı mücadelede, ihtiyacı olan Kürt desteğini kaybetti. Tüm bunlar gösteriyor ki yıllardır mücadele edilen PKK ve Kürt sorununun son demlerindeyiz. Bugünün Türkiye’si yarınlar için barış mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor. Klişe olsa da söylemeliyim ki Türkiye artık eski Türkiye değil. Şimdi karşımızda faili meçhul cinayetler, işkenceler, karanlık baskınlar yerine kararlı, sağduyulu, sözde değil özde hukuk devletine yakışır bir mücadele duruyor.

İlluminati’nin Geri Sayımı(!)

Bugün habertürk gazetesindeki illuminati ile alakalı yazı ve illuminati.org sitesindeki 73 günlük geri sayımı duymuşsunuzdur. Duymadıysanız da endişelenecek birşey yok. Zira önemli şeyleri atlayan halkımız bu tip konulara pek bir meraklıdır. Yani çok önemli bir şey kaçırmadınız.

Bu köşe yazısını okurken dikkatinizi çekmiştir zannedersem, bir şeyler gizli saklı yapılmıyor. Resmen duyuruluyor herkese, tellallar tutulmuş. Aklınızda hiç soru işareti oluşmadı mı, asıl gizlenen nedir. Nedir, bilmem ama bir şeyler dönüyor. Yakında çıkar kokusu diyorsanız, zannetmiyorum kokusunun çıkacağını. Medya organları bu tip haberleri vermez, bu yüzden artık haber izlemiyorum, gazete falan da pek okumam. Takip ettiğim birkaç köşe yazarı hariç. Onları da kimse sevmez zaten, doğru söyleyeni kim sever ki zaten. Sevmesin de, o insanların da ihtiyacı yok zaten çok fazla sevilmeye. Neyse, konumuza dönelim. Ne diyorduk, medya. Medya bize gerçeği ulaştırmak için mi çalışır, kesinlikle hayır. Onların amacı sahiplerinin istediğini duyurmak, istenmeyen, örtülmesi gerekeni de örtmektir. Nasıl örter bunları, haber bombardımanı yaparak. Şu adam şunu öldürdü diye haber olmaz kardeşim. Bu haber başka önemli bir haberin önüne geçmesi için yapılan bir haberdir. İyisi mi, bu haberlere pek takılmayın. Bu haberler ile kafanızı dolduracağınız yerde işimize bakarsak, işimizi nasıl daha iyi yaparız diye kendimize sorsak, kitap okusak, ailemiz ile vakit geçirsek, kendi mihenk taşlarımızı koyup onlara uygun olarak yaşarsak çok daha iyi bir noktaya geleceğiz. İnsan bu dünyadaki en büyük güçtür, Allah’ın ihsan ettiği zeka ile her şeyi yapabilir. Mesele zekamızı kullanabilmek, hafızamızı doğru şeylerle donatarak zeka için güzel bir kütüphane oluşturmak. Magazinle, şunun intiharı ile, şu dizide şu olmuş şu bitmiş ile değil. Kur’an ile, hadis ile, sünnet ile, ilim ile, fen ile, tarih ile. Doğru kaynaklar ile yani. Kur’anı kerimin ilk emrinin “Oku !” olduğunu hatırlamalıyız. İlluminati denen şey her neyse, işte bundan korkuyor. İnsanın potansiyelini kendi değerleri ile birleştirerek ortaya çıkarması. Buna engel olmak için her şeyi yapıyor. Bize pompalanan yok uydudan insanları kontrol ediyorlar, şu sesle insanların hafızasını siliyorlar, köleleri oluyoruz gibi şeylere gelmeden önce izlediğin Televizyona bak bir değil mi? Orada ahlaksızlık işleniyor, hırsızlık işleniyor, zenginliğin güzel olduğu işleniyor. Herkes bunlara ulaşamayacağı için insanların çoğu elindeki ile mutlu olamıyor. Aileler dağılıyor. Hırsızlıklar artıyor. En kötüsü de ne biliyor musunuz. Bunlar gözümüzde normalleşiyor, evet NORMALLEŞİYOR. Haberler sağ olsun, kim kimi kaç parçaya ayırmış, kim nereyi soymuş sonra serbest kalmış, bunlar nasıl yapılmalı iyi anlatıyor. Ama hiçbir başarımız anlatılmıyor. Sonuç: Ümitsiz bir halk. En değerli şeyini TV başında kaybettiğinin farkında olmayan bir halk. Müslümanca yaşamayı bilmeyen bir halk. Hakkın değil, gücün peşinde olan bir halk. Yani bilim kurgu filmlerindeki gibi düşünmeyi bırakın, bizi kontrol eden, zehirleyen kanallar televizyon, sinema, internet gibi kanallar. Bu kanalları kapatmak senin elinde.

Bir düşünelim bakalım, bu kanalları kapattığımızda ne kaybedeceğiz? Haberleri izleyemeyeceğiz, Dizileri kaçıracağız, başka sebepler de sayabilirsiniz, benim aklıma gelmiyor şu anda. Peki bunlar gerçekten kayıp mıdır? Kesinlikle kayıp değil. Peki neler kazanacağız, bolca boş vakit. Bu vakitleri ailenle geçir, kitap oku, yaşadığın şehri gez, sohbet et hakiki dostlarla. Ne güzel şeyler kazanacağız. Ama nefis kötü olanı güzel gösteriyor, imtihanın zorluğu da burada, Doğruya ulaşmak kolay olsa imtihan olmazdı zaten.

Yani illuminatiden korkmayın. Onlar sizin gücünüzden, kalbinizdeki imandan öylesine korkuyorlar ki bu kadar kontrol mekanizması kurmuşlar, bir de bize bunun daha fazlasını yaptıklarını söyleyip bizi umutsuzluğa sevk ediyorlar. Ama bizim gücümüzün karşısında bu duvarların kağıt gibi yırtılabileceğinin de farkındalar. Yapmanız gereken şeyler ise böyle şeylere takılmamak ve gizlenen şeyin kendimiz olduğunu hatırlamak. Evet, bizden asıl gizlenmeye çalışılan şey kendi kültürümüz, değerlerimiz. Başkalarının gözüyle kendi değerlerimize bakmayı bırakıp kendimiz olmalıyız. O zaman olaylara göre davranmak için arka planı araştırma ihtiyacı hissetmeden hareket edeceğiz ve insanlar bizim ne amaç için hareket ettiğimizi anlamaya çalışacak. Onların, bir Müslümanın insanların hayrına çalışmaktan başka bir şey yapmayacağını anlamalarını beklemiyorum. Herkes karşısındakini kendi gibi bilirmiş ya, ondandır.

Son diyeceğim şey ise, Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığın en yakın olduğu zamandır. Ümitsiz olmanın zamanı değil. Allah mü’min’lerle beraberdir.

Taha Kılınç Röportajı

Gün geçtikçe Ortadoğu’ya duyulan ilgi  artmakta ve yaşanan olaylarla ilgili gazetelerde , internet sitelerinde,dergilerde bir çok yazı ve röportaj yayınlanmakta . Biz de sorularımızı , Ortadoğu’yu ve orada yaşanan gelişmeleri çok yakından takip eden ve ‘’Ortadoğu’dan Notlar’’ kitabını yazan , USA SABAH yazarı TAHA KILINÇ’ a sorduk.

‘‘Arap Baharı’ Suriye ve Yemen’de kışa dönüştü. Mısır ve Tunus yaz havasında. Libya’da ise sonbahar hâkim.’’

Sizce, Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da ve Suriye’de yaşanan gelişmelerin ortak noktası neydi?
Hepsinin ortak noktası, yılların ihmal edilmiş sorunlarının ve birikmiş acılarının patlama halinde ortaya çıkmasıydı. Ancak tüm bu ülkelerin her birinde ayrı süreçler yaşandı. Çünkü her ülkenin kendine has bir bünyesi ve dinamiği vardı.

Bu ülkelerde yaşanan olaylar Türkiye’ye sıçrar mı sorusu bir ara sıkça soruluyordu. Özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler ile bu olasılık daha da fazla gündeme geldi. Böyle bir durum söz konusu olabilir mi?

Türkiye’nin kendi içinde yıllardır çözemediği birçok sorun var. Bu bağlamda, Türkiye de diğer Ortadoğu ülkelerine benzer bir yapıya sahip. Ancak “olayların sıçraması” fazla spekülatif bir beklenti olur doğrusu. Zira “sıçrama”ya hacet bırakmayacak kadar karmaşık ve yoğun bir gündemi var Türkiye’nin.

Arap Baharı diye adlandırılan süreç gerçekten de bir bahar mı yoksa arkasından kış gelecek bir sonbahar mı?
‘Arap Baharı’ Suriye ve Yemen’de kışa dönüştü. Mısır ve Tunus yaz havasında. Libya’da ise sonbahar hâkim. “Bahar” kelimesi çiçeklerin açması ve tabiatın canlanması anlamında olumlu çağrışımlara sahip, ancak baharın bir özelliği daha var: Şiddetli bir kışın ardından yüzünü gösteren güneşe aldanıp tedbirsiz bir şekilde sokağa fırlarsanız nezle olabilirsiniz. Dolayısıyla “Arap Baharı”nı değerlendirirken tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Şahsen ben kendime adıma “devrim” kelimesini kullanmıyorum yaşananlar için, “değişim” demeyi tercih ediyorum. Bu değişimlerin halkların yararına olup olmayacağını görmek için ise beklememiz gerekecek.

Özellikle İsrail ile son dönemlerde yaşanan gerilim ve Suriye’de yaşanan gelişmelere karşı sergilediğimiz tavır, dış politikamızda sürekli dile getirilen “sıfır sorun” politikasını sekteye uğrattı mı?
“Sıfır sorun politikası” bir idealdi. Türkiye kendisine böyle bir çerçeve çizerek, bir anlamda kendini bağlamış oldu. “Sıfır sorun politikasının başarıyla uygulanması için komşularınızın da sıfır sorunu istemesi gerekir. Türkiye maalesef böyle komşulara sahip değil. Sanırım “Arap Baharı”, dış politikamızda da şöyle bir dönüşüm yarattı: “Komşularla sıfır sorun”dan “Komşularda sıfır sorun” politikasına doğru geçiş yapmaya çalışıyoruz.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle İhvan ile arasının gerilmesine sebep olan laiklik çıkışını nasıl okumak gerekir? Araplar neden bu kadar kızdılar?
Başbakan’ın açıklaması teorik olarak kendi çizgisiyle uyumlu bir açıklama, Türkiye’de yaşanan gelişmeler de bunu doğruluyor. Bu anlamda “sürpriz yok”. Ancak başta İhvan olarak Arap entelektüellerinin bu açıklamaya eleştiriler getirmesinin ana nedeni şu: Laiklik, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, İslam toplumlarının hafızalarında olumlu çağrışıma sahip bir sözcük değil. Laikliğin uygulandığı hiçbir ülkede, devletler, tanımda iddia edildiği gibi “bütün inançlara eşit” davranamadılar. Fransa, Türkiye ve Tunus, bu anlamda uzun yıllar boyunca “laiklik” adı altında dini sembollere ve uygulamalara en ağır baskıların uygulandığı ülkeler oldu. Sıradan bir Türkiyeli Müslüman için laiklik Türkçe ezanı, başörtüsü yasaklarını, askeri darbeleri çağrıştırır oldu. Aynı şekilde Tunuslular da “laiklik” gerekçesiyle sokaklarda bile başörtüsünün yasaklandığı, devlet memurlarının oruç tutmalarına bile izin verilmeyen dönemlerden geçti. Bütün bu arka plan eşliğinde, “laiklik tavsiyesi”nin Arap dünyasında eleştirilmemesi imkânsızdı. Eğer “Şu ülkede laiklik uygulandı ve inananlar rahat ettiler” denilebilecek bir modelimiz olsaydı, işte o zaman Başbakan Erdoğan’a coşkulu bir destek verilirdi. Ama yok. Başbakan’ın, verdiği röportajda vurguladığı “laiklik tanımı” henüz hayata geçebilmiş bir tanım değil.

Sarkozy ve Camero’nun, Recep Tayyip Erdoğan’dan önce Libya’ ya gitmesi nasıl yorumlanabilir?
Sarkozy ve Cameron, “Yeni dönemde Libya’yı ziyaret eden ilk yabancı lider olma onuru”nu Erdoğan’a kaptırmamak için yarıştılar, başardılar da. Yeni Libya’da kimin sözünün geçeceğini ise hükümet kurulduktan ve kilit makamların kim tarafından işgal edildiğini gördükten sonra söyleyebileceğiz.

Türkiye gerçekten de ülkemizden göründüğü kadar İslam dünyasında ağırlığı olan bir ülke konumunda mı? Araplar bu konuda ne düşünüyor?
Türkiye elbette çok önemli bir ülke. İslâm dünyasında sempati ile karşılandığı da açık. Ancak insanların size sempati duymaları, sizin onları yönetmenizi de istedikleri anlamına gelmez. Arap dünyası ile ilişkilerimizde bir türlü kurtulamadığımız “Zamanında Arapları biz yönetmiştik, şimdi yine bizi istiyorlar” hülyası, zaman zaman bölgedeki gelişmeleri de yanlış algılamamıza yol açıyor. Mesela ciddi ciddi “Arap Baharı, Türkiye’nin eseridir ve Araplar, diktatörlerden kurtulduktan sonra Türkiye’yi örnek alan modeller yaratacaklar” düşüncesini savunanlara rastlamak mümkün. Bu iddiaların sahiplerinin, Arap dünyasını ancak resmi gezilerde ve iki gündüz-bir gece kalmak suretiyle tanıdıklarını görmek şaşırtıcı değildir. Bölgeyi yakından izlediğinizde, Türklere duyulan saygı ve sevgide bir mesafenin bulunduğunu fark edersiniz. Bunda bizim, o kurtulamadığımız ‘oryantalist’ bakışın etkisi vardır: “Araplar, Osmanlı’dan ayrıldıktan sonra gün yüzü görmediler!”
Ben, kendi ellerindeki imkânları akıllı şekilde kullanabilirlerse, Arapların kendi özgün modellerini yaratabileceklerini düşünüyorum. Türkiye “buyurgan bir ağabey” gibi değil, istenildiği takdirde yardım eli uzatmaya hazır “eşit seviyedeki bir dost” gibi durmalıdır Araplara karşı. Öbür türlüsü sahadaki gerçekliklerden uzak bir biçimde kendimizi kandırmak olur.

USA SABAH Yazarı Taha Kılınç’a bizleri kırmayıp, bizlere zaman ayırdığı için teşekkür ederiz.

usasabah.com/yazarlar  ‘dan  Taha Kılınc ‘ı yazılarını okuyabilir ya da twitter üzerinden @ntahakilinc kullanıcı adını takip ederek Ortadoğu’da yaşanan olayları ve belki de duyamayacağınız bir çok gelişmeyi öğrenme imkanına sahip olabilirsiniz.

Libya’da “Bahar” “Güz”e Dönüşmesin

“İnsan nisyan ile malul” derler, hakikaten öyle… Muammer Kaddafi yakın tarihimizde iniş çıkışlarıyla tanıdığımız, bir küsüp bir barıştığımız bir liderdi. Şimdilerde kendisine veryansın ediyoruz ama geçmiş siyasi tarihimizde yardımın gördüğümüz ya da desteklediğimiz zamanlar da olmadı değil. Mesela Kıbrıs Barış Harekatı’nda A.B.D’ ye hatta tüm dünyaya meydan okuyarak bize uygulanan ambargoyu deldiğinde herhalde arkasından böyle kötü kötü konuşmamışızdır. Yanlış anlaşılmasın, bir diktatörü savunuyor değilim ama bir durumu, olguyu değerlendirirken de sadece duygularımızla ya da günlük gelişmelerle hareket edemeyiz.

Ekonomik olarak ise Libya’da en fazla faaliyet gösteren firmalar Türk firmaları ve Türk inşaat firmalarının dışa açılımında da Libya ilk sıraya oturuyor. Yani kendisi her ne kadar ülkemize “teşrif buyurmamış” olsa da (bu bilgi için bknz: http://www.mfa.gov.tr/turkiye-libya_siyasi-iliskileri.tr.mfa) Kaddafi bir Türk düşmanı değilmiş. Yine Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde yazdığına göre “Türkiye’den beklediği yakınlık ve desteği umduğu ölçüde alamadığı düşüncesine kapılan Kaddafi’nin giderek artan Türkiye aleyhindeki sözleri, ilişkileri 1980 ortalarından itibaren zedelemeye başlar.” 90’lar zaten büyükelçileri çekme, geri atama yılları olarak devam eder ve günümüze geldiğimizde Kaddafi düşman ilan edilmiştir bile.

Evet, kendisi bir diktatördü ama onu diğer Arap coğrafyası diktatörlerinden ayıran bir çok özelliği vardı. Mesela ülkesini kendi yazdığı “Yeşil Kitap”la yönetiyordu ve bu kitapta sosyalizme ve kapitalizme veryansın ederken alttan alta Sovyet sistemini benimsiyordu. Bir nevi ‘İslam Sosyalizmi’ diyebiliriz aslında bu sisteme. İkinci olarak Kaddafi elde ettiği zenginliği halkıyla da paylaşıyordu. Bu paylaşım belki oransal olarak adaletsizdi ama halkın büyük çoğunluğunun refah içinde yaşadığı söylenebilir. Yeni evlenenlere ev yardımı, öğrencilere astronomik rakamlarda burs imkanları, çocuğu olanlara çocuk yardımı ve emeklilere yüksek maaşlar bunlardan bir kaçı. “Yoksul halk” olarak nitelenen kişilerinse daha çok göçmen olarak gelen Somalili, Sudanlı vs. kişiler oldukları söyleniyor. Öte yandan Kaddafi’nin ülkesinin sahip olduğu petrol, çok işlenmeye gerek duyulmadan araçlarda yakıt olarak kullanılabiliyordu, yani diğer petrollerden daha değerliydi.

Kaddafi’nin karşısında muhalif olarak duran tam anlamıyla tanımlanabilecek bir kuvvet zaten yoktu, hala da yok. Mesela Mısır, Tunus ve Yemen söz konusu olduğunda Müslüman Kardeşler’in adı sıkça geçmesine rağmen Libya’da çok da kendilerinden söz edilmedi. Libya’da daha çok kabileler ve değişik topluluklardan müteşekkil heterojen bir muhalefetten söz edebiliriz. Ayrıca, Arap Baharı’na sahne olmuş diğer ülkelerin vatandaşlarına göre daha elverişli konumları bulunan Libya halkı neden isyan etsin ki? Bu sorunun türlü cevapları olabilir ama belki de diğerlerinden farklı olarak Libya da isyan Batı eliyle ‘ateşlenmiş’ de olabilir. Kaddafi’nin ‘kıymetli’ petrolünü kullanmak bu yolla daha ucuza gelebilir Batı için. Bunu zaman gösterecek. İkinci ihtimal ise entelektüel anlamda gelişen Libyalıların küreselleşmenin de etkisiyle daha talepkar olmaları, demokrasiye tam geçiş yapmak istemeleridir belki de…

Sonuç olarak Kaddafi’yi ve Libya isyanını diğer Arap isyanlarından ayırmak gerekli diye düşünüyorum. Kaddafi’nin gitmesi için bir araya gelen kabileler ‘ortak düşman’dan kurtulduktan sonra kendi içlerinde bir iç savaş da yaşayabilir. Temennimiz odur ki Arap Baharı Libya’da Arap Güzü’ne dönüşmesin.

Not: İslam toplumunda ve dahi Türkiye’deki İslami kesimde de sıkça görülen bir yanlışa Kaddafi düşmemiştir. Şöyle ki; bahsi geçen kesimlerde bir durum ya da olgudan şikayet edile durulur ama çözüm adına kimse fikir üretmez. Kaddafi kendi rejimini tasarlamış adını da Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi koymuş bir insandır. Yeşil kitapta anlattıklarını teoriye de dökmeyi başarabilse gerçekten bir diktatör değil bir lider olabilecek kişidir. Kaddafi’nin yanlışı maalesef koltuğun tatlı gelmesi sebebiyle kendi teorisiyle pratiğini çakıştırması olmuştur.

Bazen bir yanlış büyük “son”lara sebebiyet verebiliyor…

Bir Demokrasi Mücadelesi

Türkiye’de yeni oluşan meclisin gündemini dolduran en hayati başlık, anayasalar. Son bir yıldır anayasa ile ilgili haberlerin manşet olmadığı bir hafta geçirmedik.

Hatta konuya eğilimin artmasıyla beraber, dünyanın diğer bölgelerindeki yeni anayasa girişimleri bizim için daha bir önemli oldu. Peki, bugün anayasa niçin çok konuşularak, varlığın vazgeçilmezlik listesinde ilk sıraya giriyor? Herkesin kayıtsız şartsız bir ihtiyacıysa da, evrensel anayasanın mucidi niye çıkmıyor? Dünyanın her köşesinde yeni anayasalar yapılırken, Türkiye’nin bu hassas terazideki ağırlığı ne olmalı? Yukarıda sayılan soru işaretlerine sunulacak her bir cevap, ülkemizde yeni anayasa yapımı tartışmalarını zenginleştirerek, sürece katkı sağlaması amacıyla verilmelidir.

İnsan doğasını bir bütün olarak kavrayamamış hiç kimse, anayasa hukuku tarihi kitaplarını ezbere bilse de, anayasanın var olma gerekçesini bize açıklayamaz. Kavramlar seslendirildiğinde, beynimizde oluşturdukları sinyalin şiddet derecesine göre değerlenir bizim için. Nitekim algı dünyamızda anayasanın haiz olduğu yeri anlamak, konuya yaklaşırken takınacağımız tavrımızı da belirler. Bu tavırda ise, “Anayasa; ama nasıl?” sorusunun en aşikâr cevabı gizlenmiştir. O halde insandan başlayarak, yine insana ulaşan bu zorunlu döngüyü analiz etmekte fayda görüyoruz.

Hayatta kalmak için birbirine muhtaç bir yığındır insanoğlu. Beraber yaşamayı nefsine sindiremese de, acizliği, boynunu eğdiren itici gücü olur çoğu kez. Böylece yüzyıllardır süregelen bir rekabet şöleni tarih sayfalarında renklenir. Devletler kurulur, biri diğerini ilhak eder, yıkılır, parçalanır, yenilir. Sonra halefine şans tanıyan kapıyı aralar. Zamanla şemsiyeler altında toplananlar birer millet olur. Yüzlerce, binlerce millet… İnsan, devlet adında, milletin ruhunda yaşamaya başlar giderek. Millet bir organizmaya dönüşür. Dip not: “Her organizma komutalar zinciri ile çalışmaya mahkûmdur.”  Dedik ya; acizlik! Öyle bir hadise olmalı ki, kim kimden emir alacağını bilmeli.

Hukukun olmadığı yerde anarşizm başlar. Anarşizm de milletin ve devletin var olma sebebini ortadan kaldırır. Hukuk önce soylular, tiranlar; sonra krallar, padişahlar eliyle belirlendi. Tarihin başındayken her şey yolundaydı; ta ki hakkı yenen yığınların konuşmaya cesareti olana dek.  Mademki, insanlar eneleri için millet olmuşlar ve olmazlarsa yaşayamazlar; öyleyse egoizmin çanlarını dinginleştirecek, tatmin edici bir adalet mekanizması gerekli. Basitten kozmopolit bir yapıya koşan bu maratonun değişkenleri ise her gün artıyor: Nüfus, teknoloji, iletişim, bilgi…

Dünyadaki yeniliklerden bugün en çok faydalandığımız alan teknoloji ve onun internet ağıyla yardımcı olduğu süper hızlı iletişim anlayışı. Bu hızlılık, anayasal gelişmelerin de normalin üzerinde bir nabızda yaşanmasını sağlıyor. Unutmadan, bir de insanız. Etkilenmemiz çabuk oluyor öğrendiklerimizden.

Dünyanın demografik ve siyasi yapısında meydana gelen her gelişme, kültür mirasının dinamizmini de tetikler. Nüfus arttıkça, özellikle de hızla artan nüfusta birbirine yabancılaşan topluluklar bir arada tutulmaya gayret edildikçe, bu etkileşim hızlanır. Dünyada bu şekilde kayda geçmiş, aynı zamanda da ilk anayasa örneği, Arap Yarımadası’nda 7.yy’de karşımıza çıkar. İsmi İslam (Medine) Anayasası’dır. Bu anayasanın yapımında her ne kadar temel gaye adalet kılıcını keskinleştirmek olsa da, pek önemsemediğimiz bir ayrıntı etken, anlatmak istediğimiz gerçeği anlaşılır kılacaktır: “Arap Yarımadası’nda tek bir hâkimiyet altında toplanan kabilelere, hukukta gerekli prensipleri ve güvenceyi sağlamak.” İslamiyet, hükmünü vermeden önce de din kavramı topluma yansımıştı; ancak Kur’an’ın getirdiği normlar, insana cemiyet içinde kazandırdığı ayrıcalıklı konum ve omuz omuza “bir” olma anlayışı içerisinde kurulmuş mozaik düzenin muhafazası, o günkü şartlarda “hukuksuz” bir hâkimiyeti imkânsız kılıyordu. Şartlar ve olgular, kendi seyirlerinde birbirine paraleldi.

Yeni coğrafi mekânlar keşfedildikçe de, bireylerdeki sahip olma güdüsü alevlenir. Elbette ‘devlet’ adında yaşayan bireylerin… 1787’ de Amerikan Anayasası ilan edilmeden önce verilen bağımsızlık mücadelesi düşünüldüğünde, anayasanın bir Amerikalı için ne ifade ettiğini anlamak güç olmayacaktır. Bunun akabinde Avrupa’daki gelişmeler de dikkate değer. Aradaki fark ise öncelik sırası. Amerika, hayat mücadelesi vermek için birleşti, bir devlet kurdu(USA). Devleti için de bir anayasa hazırladı. Fransa’ da ise, 1789 ihtilalinin ateşlediği gelişmelerin ucu yaşam standartlarına dokunuyordu; lakin ölüm-kalım meselesi değildi. Avrupa’da anayasanın daha ileri tarihlerde oluşması bu yüzden. Yine de belirtmekte fayda gördüğüm nokta; anayasal gelişmelerin hem Amerika hem Avrupa topluluklarında, halkın kendi içerisinde başlattığı bir arzunun neticesinde olması. Osmanlı Devleti’nde 1876’ da ilan edilen Kanun-i Esasi de bir boyutuyla bu farkı nitelemeye örnektir. Osmanlı anayasası, iç siyaseti dengelemek için bir ferman ile halka lütfedildi 2.Abdülhamit tarafından. Halk talep etmediğine göre, kısa ömürlü olması anormal değildi.

İlk anayasadan bugüne uzanan yaklaşık 15 yy. lik süreç bize, anayasaların gerekliliğinin insanların ihtiyaçlarının derecesiyle belirlendiğini kanıtlıyor. İnsanca yaşama hakkımızdan ve vazgeçilmez değerlerimizden verilen tavizle doğru orantılı olarak, daha liberal, daha çoğulcu, daha demokratik bir anayasaya yöneliyoruz. Hak ve özgürlüklerimiz için, bir ‘güvence’ olarak algılıyoruz anayasayı. Çünkü bugün anayasanın temel gerekçesi, insan ırkını özgürleştirmek!

Yukarıda anlatılan döngü, Türkiye’de anayasaya ilişkin vaziyetin de bir açıklaması olsa gerek. Anayasanın bizim için taşıdığı anlam, niteliğinden ayrılmaz bir bütün artık. Bu da hiç şüphesiz ‘demokratiklik’. Türkiye Cumhuriyeti’nde 1921’le başlayan serüvende şuuraltına o gün yüklenen değer ve amaçlar, ancak bugün şuurlarımızda zuhur edebildi. Kanun-i Esasi, 1909 değişiklikleri veya darbe sonrası tadilatlar gibi bir zümrenin hegemonyasında halka lütfedilen kanun metinleri, halkın şimdi bilincine vardığı hak ve hürriyetlerden bihaberdi. Türkiye topraklarında barınan yetmiş iki millet ifadesi, bir o kadar değer ve kültür farklılığını da açıklamak içindir. Toplumdaki yelpazenin tüm renklerinin aksetmediği bir anayasa ise, bugün bizim mana verdiğimiz anayasadan fersah fersah uzaktır. Bir devletin demokratik yöntemlerle yapacağı, kültürden kültüre marjinalleşmeyen, kimseye bir şeyi dayatmayan ve o devletin vatandaşı olmanın verdiği hakkaniyetli yükümlülüğü nazara alarak yapacağı anayasa toplumun ihtiyaçlarını kucaklayabilir ancak. Yaşamadan kesin sonucu söylemek zor; ama geçmişe kıyasla anayasaya hâkim olacak ruhun halkın geneline ait olması, azınlıktan daha adaletli.

Dünyanın her tarafından anayasal gelişmelerin, yeni anayasa yapımı süreçlerinin haberlerini alıyoruz. Güney Afrika, Fas, Cezayir, Mısır… Peki bunca devlet, fikirlerini birleştirerek, çoğunluğun razı olduğu, daha adil bir anayasa yapamaz mı? Yani her ülkenin tabi olduğu evrensel bir anayasa… Elbette hayır. Her devlet, evrensel kuralların haricinde bambaşka kültüre, normlara, hukuk sistemine ve tarihe sahip. Bu noktada yapılabilecek şey insanların insan olmaktan ötürü sahip olduğu hakları korumaktan öteye geçemez. Uluslararası hukukta, devletlerin çıkarlarının zarar görmemesi adına tabi olunan bir değerler kümesi oluşturulabilir ancak. Çünkü bugün, insanlar nasıl acizlikleri ve birbirlerine olan ihtiyaçları sebebiyle devlet kurdularsa, küresel dünyayı da birbirine ihtiyaç duyan devletler meydana getiriyor. Devletlerde milli anayasaların sağladığı prensipler yerine, küresel bir anayasayı her devlete kabul ettirmek, anayasal gelişmelerin bugüne uzanan gelişimini anlamamaktır. Problemlerin bir diğeri de tercümedir. Her dil, kendine özgü vurgu ve incelikleriyle aynı kelimeleri farklı ifade eder, farklı hisseder. Üstelik anayasal organlar, ülkenin iç bünyesindeki ihtiyaca göre gelişir. Başka bir husus da, her ülkenin anayasa başlığı altında bir metinle idare edilme kaidesinin olmaması. Örneğin; İngiltere, senelerdir teamül hukukuyla yönetiliyor. Suudi Arabistan’ da ise Kur’an’ı Kerim anayasal değere sahip. Dünya için böyle bir ‘gelenekselliğin’ oluşmasının imkânsız olduğu apaçık. Tüm dünya devletleri kendi içinde anayasal bilince erişmeden, bir dünya anayasası, uzak ve acımasız bir ihtimal. Unutulmaması gereken son nokta da, dünyada giderek artan popülasyonun tamamını kontrol edecek mekanizmanın yokluğu. Uluslararası bir anayasa olacaksa, uluslararası bir yüksek mahkeme de olmalı ki uyuşmazlıkları denetlesin. Müeyyidesi olmayan bir anayasanın, geçerliliği de tartışmaya açık olur aksi halde. Oysa böylesi bir iş yükünü kaldırabilecek bir mahkeme, şimdiki teknoloji ile dahi mümkün değil. Bugün AİHM’yi bırakın, T.C. Anayasa Mahkemesi dahi yoğunluktan başını kaldıramayacak durumda.

Evrensel yorumda şu anda geldiğimiz noktadan Türkiye’ye atıf yapmak istiyorum. Dünyadaki uzlaşmazlığın tersine, Türkiye’de bugün her kesimden insan, demokrasi çatısı altında bir araya gelmeye razı. Sağduyudan yoksun olmayan topluluklar, bugün herhangi bir zümrenin tek başına yaptıklarından memnun olmadığının farkında. 1980, 1990 ve 2000’li yıllarda sahnenin kulisinde yapılan pazarlıklar su yüzüne çıktıkça, halk gönül koyduğu memleketlisine saygıyı unutmadan kendi kimliğini de yaşayacağı bir anayasa talep ediyor artık. “Halk” talep ediyor, güzel olan da bu.

Türkiye bahsettiğimiz gelişmeyi yaşarken yalnız değil. Çağımızda her devlette yaşanan gelişme, bir diğeri için de bir basamak. Ülkemizde demokratikleşme yolundaki çabalar, yanı başında bulunan Avrupa, Batı Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkeleri için de bir ışık olabildiği ölçüde karşılığını bulacak. Türkiye stratejik açıdan dünya kara sahasının mühim bir kesişim noktasında. Bu kritik toprak parçasını adaletle idame ettirebildiği ve vatandaşına haklarını temin edebildiği ölçüde, bölgede bir güven unsuru olabilir. Diğer bir deyişle, bu güvenden cesaretlenecek diğer ülkelere öncü olabildiği kadar değer verilir Türkiye’ye. Bahsettiğimiz nokta, Türkiye’de en mükemmel anayasanın ilanı değil. Türkiye’nin kendi vatandaşının şu anda arzuladığı gibi, öz değerlerini yansıtan, kendi ruhunu taşıyan bir anayasanın yapım sürecini tamamlayarak, stratejik gücünü kanıtlaması.

Anayasanın ruhu soyut bir kavram gibi gelebilir ilk bakışta. Oysa yaşadığımız tecrübeler anayasaya hapsedilmiş zihniyetlerin en acı göstergesi. Devletimiz kurulurken halkın cahiliyeti gerekçe edilerek, millet hâkimiyeti başlığında bir hayat yaşatıldı. Akabindeki çok partili hayat, başarısızlıkların askeri güçle yamalanması vs. de bugün geldiğimiz noktaya bir köprü.

Yaşanmışlıkların doğruluğunu tartışmak amacımız değil, bambaşka bir yazının konusu. Sadece vuku bulmuş olayların, zümrelerin kendi ideolojilerini en güçlü oldukları anda dayattıklarının, yetinmeyerek yer yer ilahlaştırdıklarının, toplum adına mühendislik çalışmalarına giriştiklerinin, söz konusu zihniyetin de belirleyicisi olduğunu anlatmak. Bahsettiğimiz konuya verilebilecek en yakın örnek 1982 anayasası. Siyasetteki aksaklıklar askeri güçlere, yetki almışçasına yönetime el koydurmuştu. Emir-komuta zincirindeki darbeyle, yürürlükteki anayasa hükümsüz hale geldi. Bugün, siyasetin dahi bürokratik usullere hâkim hukukçular tarafından yapılması konuşulmakta. Oysa 82 anayasası, bugün hala anlaşmazlıklar yaşadığımız bir dille yazılmış, halkın arasında halk gibi yaşamaktan uzak askerlerin imzaladıkları bir metin. Siyasi partilerin hareket alanının sınırlandırıldığı, kavramlara yüklediği anlamın çoğu defa belirsizlik (laik devlet, odak olma, yurttaşlık vs.) ve değişkenlik arz ettiği, getirilen otoriter rejim üzerine sonsuzluk yemini ettiren bir askeri yasalar bütünü.

Bugün, meclisteki temsilin yüzdeliklerini tartışma aşamasına geldik. Halkı ve halkın iradesi olan siyasi partileri susturan anayasamız üzerinde yapılmış değişiklikler, toplumun demokrasi talebini karşılamanın hayli gerisinde. 2010’da oylanan referandumla 82 anayasasının ruhunun yıkıldığını söylemek çok zor. Zedelendiği doğru; ama içinde artık iki düşüncenin (asker-halk) yer almaya çalışarak aralarında çeliştiği de. Halkın etkisinin oldukça az olduğu birkaç maddelik değişiklikle bir anayasayı demokratikleştirmek mümkün değildir.

İnsan için, insanın yazdığı birleştirici bir belgedir anayasa. Bugün insanların vazgeçilmez değerlerine saygı duyulmayan, tüm vatandaşlarımızın seçim hakkının olmadığı, ideolojik ruhlu, yerel “insan” unsurundan bağımsız bir anayasayı kabul etme niyetinden çok uzaktayız.

“Memlekette işsiz, aşsız onca insan varken yeni anayasa neye gerek?” diyenlerin bugünlerde okuması gereken çok şey olacak. Anlatılanların hiçbiri, kimseyi kınamak gayesini gütmeyip; hepsi sadece tespit edilmiş gerçeklerin harflere yansımasından ibarettir.

Kaynakça

*Davutoğlu, Ahmet (2005) Stratejik Derinlik (Küre Yayınları)

*TÜSİAD Yuvarlak Masa Toplantıları Dizisi: Yeni Anayasa’nın 5 Temel Boyutu

*Prof.Dr.Akgündüz, Ahmet (Yıl:0), Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası(OSAV)

*Meriç, Cemil (2002), Bu Ülke (İletişim Yayınları)

*Doidge, Geoff (2009), Sivil Bir Anayasayı Gözünüzde Büyütmeyin, Star Gazetesi

*Özşahin, Lütfi (2011), Anayasaların Ruhu,  www.idealdusunce.com.tr ,19.07.2011

*Kemal Gözler, (2000), Türk Anayasa Hukuku, (Ekin Kitabevi Yayınları), s.93-103

*Kabaoğlu, İbrahim (2010), 20 Soruda Anayasa Değişikliği,www.chd.org.tr

*Karakaş, Eser (2010), 3 Temel Anayasal Mesele, Zaman Gazetesi

*Türkiye Büyük Millet Meclisi Sandalye Dağılımı, www.tbmm.gov.tr

*Ateş- Bostan, Hamdi- Yahya (2011), Meclis’te Temsil Rekoru, Sabah Gazetesi

*Can, Osman;  Fatih Üniversitesi ders notları.(2-9 Mart 2011)

Dünyada ve Türkiye’de Terör ve Terörün İçyüzü

Terör, dünya ve devletler oldukça bitmeyecek bir fenomendir. Zira terörün ateşleyici gücü bunu gerektirir. Bu ateşleyici güç unsuru her terör için farklılık da arz eder. Bazı devletler terörü kendi milleti için oluştururken bazıları ise farklı devletler için…

Mesela ABD halkı çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Öyle ki kendi içinde ikinci bir dünya gibidir, yani yapısı itibariyle Osmanlı Devleti’nin en kudretli yıllarına benzer. Osmanlı içinde bulundurduğu halkların güvenini hoşgörü ile kazanmasına rağmen ABD farklı bir yol izlemektedir. ABD halkın kendisine olan güvenini oluşturduğu terör ile kazanır. Aksi taktirde bu çok uluslu yapıda baş kaldırılar pekala kaçınılmazdır. ABD’nin yöntemi son derece basittir; halkın arasına terör korkusunu yerleştirmek ve insanları koruyormuş izlenimi vermek. ABD’nin bu yöntem ile kazanımları gözardı edilecek cinsten de değildir. Şöyle ki ABD öncelikli olarak halkını avucunun içine almış bulunmakta, terör için İslam’ı günah keçisi yapıp bunu İslamafobi olarak dünyaya pazarlamakta ve bununla birlikte Avrupa devletlerini de kontrol altında tutmakta, son olarak ise yeraltı kaynakları bakımından zengin islam topraklarını da kesin hedef olarak gösterip ekonomik çıkarını da gözetmekedir. Oysa hiç bir zaman Taliban ya da El Kaide‘nin gerçekliği sorgulanmamış bunların İslami bir terör yapılanması olduğu dünyaya kabul ettirilimiştir. Usame Bin Ladin ki onun hiç bir zaman bir haber ajansı görüntüleri elde edilmemiş sadece video kayıtları gösterilmiştir. Bu kişinin gerçekliği de tartışılır, kaldı ki ölüsü merakla beklenen bu kişinin cesedinin denize atıldığının söylenmesi çok manidardır ve bi o kadar da dünya ile dalga geçilmiş olması demektir. Zaten öldürüldüğü haberinden sonra ‘Taliban büyük bir eyleme girişebilir’ denilerek aynı korku güçlendirilmiştir.

Peki PKK terörü nasıl bir terördür? Bizdeki terör biraz daha farklıdır. Daha çok dış güçlerin desteklemesi sonucu ortya çıkmış ve devam etmekte olan bir problemdir. Öncelikle kimlerin yararlandığını bilmek bu problemin kaynağını anlamak demektir. Başta İsrail, Ortadoğu’nun tek hakimi olma istemiyle desteklediği hatta yönettiği bir yapıdır PKK, bunu zaten Türkiye’nin İsrail’e karşı attığı her adımda PKK’nın artan eylemlerinden anlayabiliyoruz. İsrail’in sadece Ortdoğu liderliği istemi ile de ilgli değildir, İsrail’in, daha doğrusu yahudilerin ‘vaadedilmiş topraklar’ının bir bölümü tam da terörün en şiddetlisinin yaşandığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir. Bu durum da çok fazla manidar gelmektedir, zira kürt halkının sözde savunucu partisi BDP’nin dillendirdiği ve öteden beri PKK’nın isteyegeldiği özerklik tam da İsrail’in işine yarayacak bir durum olacaktır. İsrail’den sonra sözlü olarak ne derse desin Rusya silah ticaretini terörle vazgeçilemez hale sokarak devam ettirmektedir. Hepimizin bildiği kalaşnikof teröristlerin en çok kullandığı silah olup bir Rus markasıdır. Kaldı ki sınır komşularımız da bölgede güçlü bir Türkiye istememektedir, yani onların görünmeyen terör destekleri az da olsa hissedilmektedir. Bir diğer destekçisi ise her zaman derin devlet olarak bildiğimiz Güç Odakları’dır (bu, dönem dönem isim değiştirmiş olan Kontgerilla ya da Ergenekon‘dur) bunlar ise kendi içlerinde kurdukları imparatorluğun devamı için eylemlerine devam ettirmişlerdir. Askeriyeden hukuka, siyasetten futbola her alanda faal olan gerçek bir derin devlet, belki de derin imparatorluktur. Yaptıkları eylemlerin faili olarak terörü gösterip kendilerini gizlemişlerdir.

Göründüğü gibi terörün karşımıza nasıl ne şekilde ne zaman ve neden çıkacağı pek belli değildir. Ancak bir gerçek var ki devletler kendi emellerini gerçekleştirmek için mücadelelerine devam edecekler ve böylece terör hiç bir vakit son bulmayacaktır…

Hakkaniyet ve Adalet Bağlamında Şike Soruşturması

Yazıya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki bu yazı tamamen doğaçlama  yazılmıştır.Hepimizin bildiği gibi 3 temmuzdan bu yana şike operasyonu adı altında özel yetkili savcı tarafından bir soruşturma yürütülmektedir.Bu soruşturma 14 nisanda yürürlüğe giren sporda şiddet ve düzesizlğiin önlenmesine dair kanun kapsamında sürdürülmektedir.

Soruşturma sırasında birçok futbolcu ve gözaltına alınmış,kulüpler açısından ciddi manada ekonomik kayıplar söz konusu olmuştur.Bu soruşturma hem iddaların vehameti hemde konunun popülerliği sebebiyle daha uzun süre kamuoyunu meşgul edecek gibi görünüyor.Genelde tartışılan konu şike yapılıp yapılmadığı olmakla beraber ben bu sorunun çözümünü yargıya bırakıp mevcut süreçteki hukuksuzluk ve hak ihlallerine değinmek istiyorum.

Avrupa insan hakları  sözleşmesinin  önemli ve belkide Türkiyenin en fazla ihlal  maddelerinden biri adil yargılanma hakkını ihtiva eden 6. maddesidir.Aihm içtihatlarına bakıldığı zaman bu maddenin içinde savunma hakkı,susma hakkı,silahların eşitliği ilkesi de denilen hakkındaki iddia ve delillere ulaşma hakkı,tarafsız ve bağımsız bir mahkemede yargılanma hakkı,kendi kendini suçlamama hakkı gibi bir çok hakkın koruyucusu olduğu söylenebilir.Türkiye de işletilen süreçte ise üzerinde gizlilik kararı bulunan bir soruşturmayla ilgili federasyonun kapalı kapılar ardında inceleyeceği belgelere göre bir karar vermesi istenmiş ve 2 satır üstte bahsedilen hakların neredeyse hepsi ihlal edilmiştir.Ancak etik kurulu durumun ciddiyetini farkederek hukuki bakımdan en doğru yolu seçmiş ve de iddianamenin hazırlanmasını ve gizlilik kararının kalkmasını bekleyeceğini bildirmiştir.Anayasamızın 38. maddesinde yer alan masumiyet karinesine de uygun bir çözüm yöntemi benimsenmiş ve suçsuz yere ceza vermek yerine verilebilecek cezanın geciktirilmesi yeğlenmiştir.Fenerbahçe avukatlarının gizlilik sebebiyle  suçlama ve delillere ulaşamadığı ve dolayısıyla savunma yapamadığı bu durumda uygulanabilecek en mantıki ve hukuki yol tercih edilmiştir.Hernekadar bazı fanatik söylemlerle federasyon suçlansa bile federasyonun verdiği iddianameyi bekleme kararı hukuku olarak makuldür.Bazı spor yazarları ve kulüpler tarafından gereksiz ve tutarsız biçimde eleştirilen bu kararla birçok hak ihlalinin önüne geçilmiş olsa bile hemen 10 gün sonra Fenerbahcenin federasyon tarafından şampiyonlar liginden men edilmesi hukuki güvenlik ilkesini zedelemiş tüm bu olumlu gelişmeleri altüst etmiştir.Herhangi bir mevzuat hükmüne dayanmayan hukuki olmaktan çok uzak bi dayatma sonucu Fenerbahçe şampiyonlar ligine katılmaktan alıkonulmuştur.Bu karar için çeşitli kılıflar aranmış ve en sonunda şampiyonlar liginin marka değerinin gayrihukuki biçimdede olsa korunması sonucuna ulaşılmıştır.Uluslarası spor mahkemelerinin ve uefanın emsal kararlarına rağmen hukuk ayaklar altına alınmış,baskı ve tehditlerle  bir takım hak ihlalleri meydana gelmiştir.Adalet hakkaniyet adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesi parçalanmış Avrupanın iyi gün hakperesti olduğu net biçimde ortaya çıkmıştır.Daha önce Porto ve milan için şike yapmaktan suçlu bulunup ceza almalrına rağmen böyle bir yaptırım uygulamayan uefa söz konusu Türk futbolu olunca ne hikmetse daha yargı süreci bile başlamadan tabiri caizse hükmü vermiş kalemi kırmıştır.İşin ironik yanıda şudur ki ilerde muhtemel tazminat davalarına muhatap olmamak için men etme kararını bizzat kendisi vemek yerine önce fenerbahce den feragat etmesini istemiş sonra da türkiye futbol federasyonunu taşeron gibi kullanmıştır. Federasyonda daha önce aldığı kararın arkasında duramamış ve uefanın isteğini koşulsuz yerine getirmiştir.Bizim 5 tane spor hukukçumuz 20 günde ceza vermek için yeterli delil bulamazken uefa nın görevlendirdiği emekli savcı 1.5 saatte olayı çözmüştür.Olayı oldu bittiye getirmek içinde kura çekimine 24 saat kala fenerbahcenin şampiyonlar ligine katılacağı acıklanmış aynı günün akşamı men etme kararı verilmiştir.Uefa acıkca hukuk kisvesi altında eşkiyalık yapmaktadır.

Bu kadar oyunun döndüğü ve hukukun temel normlarının ve hakların ayaklar altına alındığı bu süreçten sonra verilen kararın Uluslararası spor mahkemesi tarafından bozulması ve adaletin yerini bulması en büyük temennimizdir….

Fenerbahçe Halktır

Fenerbahçe Halktır, özgürlük ve zafer naraları atan halkın çığlıklarıdır, onurlu mücadelelerin şerefli şampiyonlukların takımıdır. Malumunuz bugünlerde ülkemizin öncelikli gündem maddelerinden birisi Türk Futbolundaki mevcut şike soruşturması. Amacım kesinlikle şu andaki mevcut soruşturmada Fenerbahçe’yi okuyucu gözünde aklamak değil ki zaten bu benim işim değil.

Ben konuştuğum her Fenerbahçeliden şunu duyuyorum: Eğer suç işlemişsek ve haksızsak cezamızı çekmeye razıyız. Evet, bu gösteriyor ki büyük ve cefakâr Fenerbahçe taraftarı haksızlıktan beslenen bir taraftar topluluğu değildir. Bu yazıyı neden kaleme aldım? Bunun nedeni masumiyet karinesini hiçe sayarak sanki dava süreci sonuçlanmış da Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım suçlu bulunmuş gibi yayın yapan gazeteciler, köşe yazarları ve futbol dünyasının içinde ya da dışında yer alan insanlardır. Sokaktaki Fenerbahçeli olmayan taraftarlar elbette kendince bir mizahi anlayışla konuya yaklaşmıştır. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Fenerbahçeli taraftar ise çok üzgün ve kırgındır. Medya 104 yıllık kulübe yargısız infaz politikası uygulamıştır. Köşe yazarları takımımızı aşağılamış-dalga geçmiştir. Ama unutulmaktadır ki Fenerbahçe Türk Sporunun amiral gemisidir. Kulübümüz yarıştığı her branşta ipi göğüslemekle kalmaz ayrıca tüm branşlardaki milli takımlara en çok sporcu gönderen kulüp konumundadır. Türk sporuna kazandırdığı sayısız madalya ve kupalarla ülkenin yüz akı konumunda olması gereken bir SPOR kulübüdür.

Tüm bunlara rağmen Fenerbahçe camiası birkaç gün önce aldığı haberle adeta yıkıldı. Futbolcularımızın ve teknik heyetimizin sahada akıttıkları terle ve emekleriyle tarihe yazdırdıkları 18.şampiyonluğumuz şaibeli bulunmuş ve Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkımız elimizden alınmıştır. Açıklamayı yapan kurum Türk Futbol Federasyonu olmasına karşın, UEFA’nın federasyona yönelik tehditleri ayyuka çıkmıştır. Aslında UEFA şikeyle suçlanan Fenerbahçe’yi kupa dışına atmıştır. Bu karar Türk futbolu adına bir skandaldır.

Hatırlayalım: AC Milan 2006-2007 sezonunda şike suçu sabit görülüp puanları silinerek kendi ligine başlamasına karşılık Şampiyonlar Ligi’ne alınmış hatta burada şampiyon olmuştu. Fakat ne hikmetse UEFA, İtalyan Futbol Federasyonu’nu Milan kulübüne baskı yapması doğrultusunda tehditler savurmamıştı. Fenerbahçe hakkı olmasına rağmen bu lige alınmadı ve onun yerine Trabzonspor turnuvaya davet edildi. Trabzon halkı tarafından bu haber sabahlara kadar sevinç gösteriliriyle kutlandı. Elbette onların mutluluğunu anlamak mümkün. Tarihlerinde ilk defa Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak olmaları onlar için büyük bir başarıdır. Kuşkusuz bu başarıda en büyük pay sahibi de Şenol Güneş ve futbolcularıdır. Ancak bir olayı hatırlamak istiyorum: 1993′te Fransa Ligi’ni birinci sırada bitiren Marsilya, şike soruşturması nedeniyle Şampiyonlar Liginden men edilince ligi ikinci sırada bitiren Paris Saint Germain lig şampiyonluğunu ve Şampiyonlar Ligi hakkını, hak etmedikleri gerekçesiyle reddetmişti. Kimse zannetmesin ki bu iki kulüp birbirine yakın dostlukları bulunan kulüplerdir. Olympique de Marseille ile Paris Saint-Germain takımları arasında geçen rekabet, Fransa’nın en çekişmeli futbol rekabetlerinden biridir. Derbilerine “Le Classique” denir ve bu isim Barcelona-Real Madrid arasında oynanan maçlara verilen “El Clasico” isminden esinlenerek verilmiştir. Derbiler çoğunlukla olaylı geçer.

Tüm bunlar göz önüne alındığında Fenerbahçe’ye çok büyük bir haksızlık yapılmıştır.

Ben bir Fenerbahçe taraftarı olduğum için söylemlerimin size taraflı gelmesi son derece normal. Belki Fenerbahçe halktır dediğimde benim abarttığımı düşündünüz. Belki adaletsiz ortamlarda ve müsabakalarda bile şerefli şampiyonlukların takımı olmayı başarmıştır dediğimde bana inanmadınız. Şimdi size bahsedeceğim şey Fenerbahçe taraftarının dahi çok ayrıntılı bir şekilde bilmediği tarihi bir gerçek hakkında. Bu gerçeğin ismi benim “kupaların en büyüğü ve en değerlisi” olarak tarif ettiğim General Harrington kupası hakkında. Bu kupanın değeri alındığı dönemin durumuyla ve alınma biçimiyle ilgilidir.

I.Dünya Savaşı sonucunda İstanbul’u işgal eden İngiliz Başkomutan Harrington, Türk Ordusunun Anadolu’daki zaferlerine çok içerlemişti. Morali ve güveni gittikçe yükseldiği belli olan İstanbul halkının kendilerine karşı ayaklanmasından korkuyordu. Bu sebeple kendi adını taşıyan bir futbol müsabakası düzenlemeye karar verdi. Amacı Kurtuluş Savaşı’nda büyük bir cesaret örneği göstererek zaferler kazanan şanlı halkımızın moralini ve güvenini bir futbol müsabakası yoluyla sarsmak ve turnuvaya katılacak Türk takımlarını aşağılamaktı. Daha önce Fransız işgalci askerleri arasından toplanan takımlara karşı Türk takımları başarılı sonuçlar elde edebilmişlerdi. Harrington işi şansa bırakmak istemedi çünkü mevcut şartlardaki en iyi takımı yaratmak istiyordu. Kupada İngilizler adına oynayacak takımı seçmek amacıyla bir hazırlık turnuvası düzenlendi ve bu turnuva sonunda üç takım ön plana çıktı: Irish Guards, Grenadiers Guards ve Goldstream Guards. General bu üç takımın en iyi elemanlarının iyi bir çalışmaya tabi tutulmaları emrini verdi. Ayrıca General, Cebelitarık ve Mısır’daki İngiliz askerî güçlerinden, hepsi profesyonel birer futbolcu olan dört oyuncu getirtmişti. Harrington bu takımın adının “Goldstream Guards” olmasını istedi.

Hazırlıklarını tamamlayınca general Harrington gazeteye bir ilan verdi.

General’in gazeteye verdiği ilan:

“Gardler Muhteliti Türk kulüplerine meydan okuyor. Galibine, Başkumandanın adını taşıyan büyük bir kupa verilecektir. Bu maça Türk kulüpleri diledikleri gibi takviye de alabilirler.”

General kendi oluşturduğu takımdan o kadar emindi ki Türk kulüplerinin birbirlerinden takviye almasında bir sakınca görmedi. İngilizler’in bütün işgalci kuvvetlerinden toplanmış ve çoğu profesyonal futbolcu olan bu elit asker grubuna çok güveniyordu. Fenerbahçeliler gazetedeki ilanı gördükten sonra bunun açıkça bir meydan okuma olduğunu sezdi ve maça katılmaya karar verdi.

Fenerbahçe’nin generale cevabını gazeteye şu ilanı vererek gönderdi:

“Fenerbahçe Kulübü yalnız kendi kadrosuyla bu maçı şartsız olarak kabul eder.”

Fenerbahçe bu tarihî maça şu kadrosuyla çıktı: Şekip Kulaksızoğlu, Hasan Kamil Sporel(Kaptan), Cafer Çağatay, Kadri, Yavuz İsmet, Fahir, Sabih, Alaattin Baydar, Zeki Rıza Sporel, Ömer Tanyeri, Bedri Gürsoy

Antrenman yapacak sahası, futbol oynamaya müsait ayakkabıları dahi olmayan takım heyecan içinde müsabaka gününü beklemeye başladı. Fenerbahçeli futbolcuların çoğunluğu, savaş sürecinde cephede yer aldıklarından fiziksel durumları futbol oynamaya elverişli değildi. Fakat tüm bu zorluklara rağmen moralleri ve heyecanları yüksekti. Çünkü ordumuzun savaş meydanlarındaki zafer haberleri herkese güven aşılamıştı.

29 Haziran 1923 tarihinde, Taksim Stadı’nda çok büyük bir seyirci topluluğu önünde İngiliz başkumandanın oluşturduğu karma İngiliz takımına karşı Fenerbahçe kendi kadrosu ile karşı karşıya geldi. Maç çok çekişmeli geçti. Maç esnasında şanssızlıklar da oldu. Öyle ki Bedri potinleri ayaklarını sıktığı için 2. yarı bir süre oyun dışı kaldı. Tüm bunlara rağmen Fenerbahçe bu maçı Zeki Rıza Sporel’in iki golüyle 2-1 kazandı. Fenerbahçeli futbolcular seyircilerin omuzları üzerinde stattan çıkarılmışlar ve Beyoğlu caddelerinde büyük sevgi gösterileri arasında dolaştırılmışlardır.

Maç gecesi Lozan Konferansı’nda bulunan Türk Heyetine de bu galibiyet haberi ulaştığında heyet başkanı İsmet Paşa tarafından Fenerbahçe kulübüne “Heyetimiz adına hepinizi mutlulukla tebrik eder, meserretle gözlerinizden öperim.” dediği bir kutlama telgrafı gönderilmiştir.

. Kararlılığın ve azmin abidesi olarak tüm heybetiyle kupa Fenerbahçe müzesinin en güzel yerinde hala sergilenmektedir. Kuşkusuz değeri, UEFA’nın düzenlediği hiçbir müsabakanın kupasıyla ya da milyon dolarla ölçülemez.

Fenerbahçe halktır, umuttur ve ne olursa olsun-neyle suçlanırsa suçlansın koşullara yenilmemek, savaşmaktır.

Şanlı armamız torunlarımıza mirasımızdır ve zaman sona erinceye kadar bütün güzelliğiyle ve sarı-lacivert parıltılarla yaşayacaktır.

Devletimiz 940 Yaşında

26 Ağustos 1071 Cuma sabahı Doğu Roma İmparatorluğu ve Selçuklu Devleti’nin kuvvetleri, günümüzde Muş ilinin sınırları içinde kalan Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya geldi. Sayıca ezici bir çoğunlukla üstün olan Bizans birliklerine karşı ilk başta Sultan Alparslan’ın ufak çekinceleri olsada, barış için gönderdiği elçilerinin Bizans İmparatoru Romen Diyojen tarafından geri çevrilmesinin ardından, savaş kaçınılmaz hale geldi.

 Sultan Alparslan kefeni anımsatacak şekilde beyaz olan savaş elbiselerini üzerine geçirip, ordusuna cesaret verici bir konuşma yaptı ve “ Allah yolunda ölenlere ölüler demeyiniz, bilakis onlar diridirler.“ ayetini hatırlatarak, askerine Allah yolunda savaştıklarını bir kez daha söyledi. Kılınan Cuma namazının ardından saldırıya geçen Türk ordusu, büyük bir muvaffakiyet elde ederek Anadolu’nun bir Türk yurdu olduğunu tescilledi.

Aslında Orta Asya’daki Türkmen boyları bölgedeki verimli toprak ve alan kıtlığından ötürü, 800’lü yıllardan itibaren Anadolu’ya keşif akınları başlatmışlardı. Bu yıllarda yapılan akınlar fetih amacından ziyade gözlem ve bölgeyi tanıma gayesiyle olduğundan bölgede hüküm süren ve zayıflama sürecinde olan Bizans İmparatorluğu’nun tepkisini çekmemişti. Fakat 1040’tan itibaren Çağrı ve Tuğrul beyler öncülüğünde başlayan akınlarda fetih amacı güdülmeye başlanmıştır. Bu süreçte günümüz Erzurum, Ermenistan ve Gürcistan toprakları Türk birlikleri tarafından feth edilmiştir.

Bugün yaşayan tarihçilerin piri olarak kabul edilen Halil İnalcık, bir devletin veya yönetimin meşrulaşması için mevcut yöneticilerin bir savaş kazanması yada farklı alanlarda halkı etkileyen bir olayın gerçekleşmesi gerektiğini söyler.

Normalde 11.yy’ın ikinci yarısında bölgede kurulan Türk Devleti’nin meşruluk kazanıp, saygı görmesi 1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı’nın ardından olmuştur. Bu tarihten itibaren bölgedeki Türk Devleti’nin varlığı Bizans tarafından kabul edilmiştir. Ardından 1176 yılında yine Bizans’la yapılan Miryakefelon Savaşı’nın sonucunda elde edilen galibiyetle birlikte Türklerin Anadolu’dan atılamayacağı kanıtlanmış ve Anadolu’nun Türklerin yurdu olduğu bir kez daha tescillenmiştir.

Bu iki büyük savaşın ardından Avrupa’da yayınlanan kitaplar veya devlet yazışmalarına baktığımızda, ilk örneklerinin 1185 yılında İtalyan kaynaklarından başlayıp, Anadolu’da yaşayan müslüman halka Türk denilip, Anadolu yarımadasına ise Türkiye ismi verildiğini görüyoruz. Bu isim Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu zamanı da dahil olmak üzere, Avrupa devleri ve tarafımızca kesintisiz olarak kullanılıp günümüze kadar gelmiştir. 1250-1517 yılları arasında günümüzün Mısır topraklarında hüküm süren Memlüklüler’in de kullandıkları devlet ismi “ed-Devlet Üt-Türkiya” yani Türkiye Devleti’idi.

26 Ağustos tarihi yaklaştığından bu konu ile ilgili yazı yazmak istiyordum, bu bağlamda çevremdekilere birkaç soru sorup görüşlerini almak istedim. Arkadaşlarıma, Çin Devleti’nin kaç yıllık olduğunu sorduğumda aldığım cevap en az 1000 yıldı, peki Rusya Devleti kaç yıllıktır deyince onda da en az 300 yıl cevabı geliyordu, son olarak ise Türkiye’yi sorunca 88 yıllık cevabını aldım. İşte bu konuda çoğu kişi gibi, görüşlerini aldığım kişilerde yanılıyordu.

Mao

Çin’i ele alarak başlamak gerekirse, hepimizin bildiği üzre Çin Devleti bölgesinde milattan önceki zamanlarda ( M.Ö. 3000)  başlayarak hakimiyetini günümüze kadar devam ettiren bir devlettir. Tarih boyunca kısa dönemli işgaller harici, istilaya uğramayarak Çinli hanedanlar tarafından yönetilmiştir. 1949 tarihinde ise Mao önderliğindeki kominizm yanlısı grup, yönetimdeki milliyetçileri indirerek komunist rejimi ülkede etkin hale getirmiştir. Bu yılın ekim ayının başında, Çin’de komunist yönetimin 62. Yılı etkinlikleri düzenlenecek. Aynen bizim her 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilan edilişini kutladığımız gibi, onlar da yeni yönetim rejimlerinin yıldönümünü kutluyorlar. Fakat burada şöyle bir durum ortaya çıkıyor, Çin 5000 yıllık devlet olurken, Türkiye neden halen 88 yıllık olarak görülüyor halkımızın gözünde ?

Çar II.NikolayRusya’yı inceleyecek olursak, 800’lü yıllardan itibaren günümüz Moskova ve Petersburg bölgelerinde Moskova Knezliği yani beyliği ilk faliyetlerini göstermeye başlamışsada, Halil İnalcık’ın dediği üzre, herkes tarafından tanınacak konuma gelmesi 1480 yılını bulmuştur. O tarihte Altınordu – Lehistan ittifakı  Kırım – Moskova güç birliği ile mücadele ediyordu. Osmanlı Devleti’ninde yardımıyla Kırım – Moskova ittifakı savaşı kazanarak Altınordu Devleti’ni tarih sahnesinden silmiştir. Yani günümüz Rusya’sının temelleri 1480 yılından itibaren atılmaya başlamıştır. Fakat Rusya Devleti’ni yöneten Çarlık Rejimi 1917 yılındaki Ekim Devrimiyle birlikte yönetimden düşürülüp, yaklaşık 1 yıl sonra ise Çar II. Nikolay ve ailesi 16 Temmuz 1918 gecesi vahşi bir şekilde katledilmiştir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ( SSCB) adını alan devlet, fiziki olarak sınır komşuları olan küçük devletlere baskıcı politika ile yönetimini kabul ettirip, kısa sürede büyümüştür.

SSCB, Birleşik Devletler’e karşı yürütülen Soğuk Savaş’ın kaybedilmesinin ardından giderek gücünü yitirmeye başlamıştır. Son devlet başkanı Mihail Gorbaçov’un birliği kurtarmak için devreye soktuğu perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) politikaları da fayda etmeyince Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1991 yılında dağılarak Rusya Federasyonu adını almıştır. 2011 yılında yeni federasyon yönetiminin 20. Yılı kutlanıyor. Bunlardan yola çıkarak Rusya 20 yıllık mı devlet oluyor ?

Türkiye’ye dönecek olursak, 1071 yılında başlayan Anadolu Selçuklu hakimiyeti 1243 yılında Moğollar’ın İlhanlılar koluyla yapılan savaşta büyük yara almış, II. Gıyasettin Mesut’un 1293 yılında tahttan indirilmesinden sonra etkinliğini iyice kaybetmiştir. Devlet yönetimi ise, 1286 yılında beyliğini ilan eden, 1299 yılında Kayı Boyu’ndaki diğer beylerin biat etmesiyle gücüne güç katan Osman Bey yönetimindeki Osmanoğulları soyuna kalmıştır. Devletin içinde dağılan siyasi düzeni sağlamak uzun vakit alsada Osmanoğulları bu süreçte başarılı olarak devleti eski gücüne kavuşturmuştur. Bu süreçte Selçuklular’ın simgesi olan çift başlı kartal, üç hilal ile değiştirilmiştir. Bu yeni bayrak da 1389 yılında yapılan Kosova Savaşı’nda askerlerimizin kanının üstünde hilal ve yıldızın belirmesiyle günümüzdeki halini almıştır.

1876 yılında I. Meşrutiyet, 1908 yılında II. Meşrutiyet ve son olarakta 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu demokratikleşme süreçlerimizde, mecliste ve aydın kesim arasında pek çok tartışmalar yaşanmıştır. Fakat, dikkat ederseniz devletin ismi ve bayrağın nasıl olacağı ile ilgili tek bir tartışma dahi yoktur.

Yıl 1909 demiryolu açılış töreni, bayrağımızın her dönem aynı olduğunun bir kanıtıDolmabahçe Sarayı 1842 – 1853 yılları arasında Sultan Abdülmecid’in emriyle Garabet Balyan ve oğlu iki Ermeni tarafından modern mimaride tasarlanıp,borç alınan 3 milyon altın karşılığında inşa edilmiştir. Saray yapımından önce devletin borcunun 2 milyon altın dolaylarında olduğu göz önüne alınırsa, ne boyutlarda bir maddi külfet getirdiği görülebilir. Sarayın mimarlarının ermeni olması hoşgörümüzün ne seviyede olduğunun göstergesidir. Bugün sarayı ziyaret etme lütfunda bulunanlar, saray içindeki bayrakların ve tablolarda resimleri yapılan sancak ve bayrakların günümüz bayrağıyla aynı olduğunu farkedeceklerdir. Yalnız bu örnek bile farklı iki devletmiş gibi görülen Osmanlı Devleti – Türkiye Cumhuriyeti’nin birbirinin devamı olduğunun kanıtıdır.

10. yıl nutkunda Mustafa Kemal Paşa “Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduk, en büyük bayramdır. Kutlu olsun!” cümlesini kullanıyor. Dikkatinizi çekerim, devletimizin değil, cumhuriyetimizin ifadesini tercih etmiş. Ayrıca bir kağıttan okuduğunu göz önüne aldığımızda, bu cümlenin, uzunca her kelimesi harfi harfine düşünülerek hazırlanmış bir konuşmanın parçası olduğunu anlıyoruz.

Günümüzde bazı yazarlarımız durumun bilincine vararak 29 Ekim kutlamaları için Cumhuriyetimizin yıldönümü kutlu olsun diyor ki doğru olanda budur. 29 Ekim kutlamaları devletimizin değil, cumhuriyetimizin yani aynı Rusya ve Çin’de olduğu gibi yeni rejimin yıldönümüdür.

Devletimiz, Türkler’in akın akın Anadolu’ya gelmeye başladığı 1071 yılından itibaren Selçuklu ve Osmanoğulları hanedanları tarafından yönetilmiş, 1923 yılından sonra da cumhuriyet rejimine geçilmiştir. Günümüzde aralarında kan bağı veya akrabalık bulunmayan başbakan ve cumhurbaşkanları görev değişikliği yapıp, yerlerini başkalarına bıraktıklarında nasıl yeni bir devlet kurulmuyorsa, Selçuklu ve Osmanoğulları Hanedanları değiştiğinde de yeni bir devlet kurulmamıştı !

Şunu gönül rahatlığıyla herkes söyleyebilir, 2011 devletimizin ne 88. , ne de 712. Yılı, 2011 devletimizin 940. Yılı, bu topraklar üzerinde yaşayan her ferde kutlu olsun !

Futbolda Arap Rüzgarı Esiyor, Roller Değişiyor

Bernard Shaw, “Parayı köleniz yapın, yoksa efendiniz olur” demiş. Arap şeyhlerinin Bernand Shaw’dan haberi var mı bilmiyorum ama, parayı köleleri yapma konusunda gayet başarılılar. Olaylar şöyle gelişir: Bir gün sarayında otururken canı sıkılan veliaht, babasından kendisine bir uğraşı bulmasını ister ve Batılıların “futbol” olarak çağırdığı bu spor onların yeni oyuncakları olur.

Bundan bir önceki moda Rus milyarderlerdi, ki hâla devam ediyor; Chelsea’yı satın alıp Chelski yapan Roman Abrahamovic ismini duymayanınızın olmadığını varsayarak, Anzhi Makhachkala gibi garip bir isme sahip olan Dağıstan kulübünün geçen aylarda Roberto Carlos’u Rusya’ya getirmesi ve Samuel Eto’o’ya yıllık 20 milyon € teklif etmesinin altında yatan faktörün, Dağıstan ve başkenti Mahaçkale’nin pek fazla etkili olmadğını, olayın tamamen duygusal olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Manchester şehrinin büyük takımı United’ı başarılarıyla hepiniz tanıyorsunuzdur. Manchester City’i “The Citizens” ise orta sıra bir takım olarak yıllardır Premier Lig’de arz-ı endam ettiğini futbolla ilgilenmeyen insanlar pek bilmezdi. Ta ki Abu Dabi kırsallarından kopup gelen Arap Şeyhi Haldun El Mübarek kulübü satın aldıktan sonra yaptığı transferleri aşağıda listeledim, benim Fatih Fen Lisesi’nde aldığım matematik eğitimi bu bedelleri toplamaya yetmez. Bu transferler ilk meyvesini geçen yıl verdi ve City FA Cup’ı kazandı. Ama harcanan bu kadar para daha fazlasını hak ediyor Sinyor Mancini, bilmem sesimi duyuyor musun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Haldun El Mübarek’ten özenen iki Arap Şeyhi Fransa Lig 1  takımlarından Paris Saint Germain’i ve İspanya La Liga takımlarından Malaga’yı satın aldılar. Onların bu sezon yaptıkları transferleri de söylemek istemiyorum, çünkü bu kadar paranın benim kontrolüm dışında harcandığı gördükçe moralim bozuluyor. İsteyen transfermarkt.de adlı internet sitesinden bakabilir. Ama pardon, site Almanca bilmeyen kullanıcılar için transfermarkt.com.tr yi hizmete sunmuş, canınız sıkılırsa girin ve şarıl şarıl akan paraları görün ve ağlayın.

Bazıları kabul etmek istemese de, artık futbolun da dili para. Hem fenamı oluyor yani, güzel güzel kadrolar kuruluyor, lig yarışı hareketleniyor. Biz gibi futbol dilencileri de mutlu oluyor. Bu sezon Avrupa’da hangi ligde hangi takımı destekleyeceğim? İngiltere’de Man City; İspanya’da Real Madrid, plase Malaga; İtalya’da AC Milan, plase Napoli; Fransa’da Paris Saint Germain; İskoçya’da Celtic. Türkiye’de de Eskişehirspor gibi..

Günümüzü Anlamak – III

Tarih boyunca, kendi dönemlerinde gücü ellerinde bulunduran devletler bulundukları coğrafyadaki sınır komşuları üstünde kendi denetimini etkin kılabilmek için bir takım yöntemleri benimseyip, çeşitli kavramları kullanarak kendi çıkarları doğrultusunda faliyet göstermek istemişlerdir. Günümüzde ise dünyanın küreselleşip, teknolojik imkanların gelişmesi ile birlikte ekonomik ve askeri yönden güçlü devletler bu tip hareketleri komşu ülkelerle sınırlamayıp, dünya geneline kolaylıkla yaymaya başlamışlardır.

 

Eski zamanlarda bu kavramlar ticaret yolsuzlukları, elçi öldürülmesi, ufak tefek sınır ihlalleri idi. Hatta 1453 yılındaki İstanbul’un fethi için geçerli savaş sebebi olarak, Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) kendi ihtiyaçları için devletimizden ithal ettiği koyunların parasını ödememesi gösterilmişti. Güçlü olduğumuz veya aslında gücümüzü yeterince koruyamasakta dünya devletleri gözünde halen bir numara olduğumuz yıllarda, savaşlar için neden bile göstermeye ihtiyaç duymamıştık. 1683 yılında ki Viyana kuşatması için Anadolu’dan 350 bin kişilik birlik hazırlatılmış aynı zamanda Kırım Han’ı Murad Giray’dan ise 150 bin kişilik bir kuvvet talep edilmişti. Bu hazırlıklardan haberdar olan Avusturya İmparatorluğu, Devleti Aliyye ile savaşmaktan çekindiği için elçisini gönderip 1664’te imzalanıp 20 yıl süre ile geçerliliği olan Vasvar Antlaşması’nı yenilemek istemiş ve aman dileyerek “ İslam şeriatı üzere boğazına bez bağlayıp aman diyene kılıç olur mu ? Üzerine sefer caiz midir? “ (Silahtar Tarihi) sorusunu dönemin şeylülislamına yönelterek, seferin caiz olmadığına dair fetva bile çıkarttırmıştır. Nitekim Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın başarılarının gölgesinde kalmamak ve Türk tarihine adını altın harflerle yazdırmak için bu fetvalar ile birlikte gelen diğer uyarılarıda dinlemeyerek ani bir savaş meclisi kararı ile Sultan IV.Mehmed’in haberi olmadan ordunun yönünü Viyana kapılarına çevirmiştir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kendi adını Türk tarihine yazdırmayı başarmışsada bu pekte istediği şekilde olmamış, kafası gövdesinden ayrılarak öldürülmüş, kafa derisi yüzülerek Payitaht’a gönderilmişti. Yakın zamana kadar Viyana şehir müzesinde sergilenen kafatası ise gelen itirazlar ve hükümetimizin baskısı sonucu kaldırılmıştır.
Daha sonraki yıllarda ise devletler kendi politikalarını uygulamak ve dünya üzerindeki saygınlığını arttırmak adına din faktörünü işin içine katmış, 1789’da Fransa’da alevlenen milliyetçilik ve özgürlük akımlarıyla beraber din faktörüne milliyetçilik, ırkçılık ve demokrasi tabirleri eklenmiştir.
Din ve ırk faktörünü bize karşı başarılı bir şekilde kullanan devlet, tarih boyunca Rusya olmuştur. Rusya Devleti’nin büyük bir bölümü hristiyanlığın Ortodoks mezhebine mensup Slav halktan oluşmaktadır. Rusya, tarihi boyunca en büyük emeli olan; bulunduğu bölgedeki doğal sınırlarından kurtulup, sıcak denizlere inme politikasını uygulamak için  kendisine yol olarak Slav ve Ortodoks mezhebine sahip toplumların haklarını üstlenme politikasını seçip, başarıyla sonuçlardırdığı her savaşın sonunda bu toplumlar için hak talep etmiş ve bu taleplerin büyük bir bölümünü antlaşmaların maddeleri arasına koydurmuştur. 1768-1774 Osmanlı – Rus savaşında aldığımız büyük mağlubiyetin ardından imzaladığımız Küçük Kaynarca Antlaşması’nın maddelerinden birisi “ Rusya Ortodoksların koruyucusu olacak” tır.
Ardından 1812 yılında kaybedilen Rusya- Osmanlı savaşının sonunda imzalanan Bükreş Antlaşması’na baktığımızda Slav olan “Sırbistan halkına ayrıcalıklar verilecek” maddesini görüyoruz. 1829 yılında yine kaybedilen bir Osmanlı- Rus savaşının ardından imzalanan  Edirne Antlaşması ile Sırbistan’a özerklik, Yunanistan’a bağımsızlık verilmiş, 93 harbinden sonraki 1878 yılındaki Berlin Antlaşması ile de Sırbistan yine Rusya’nın zorlamaları sonucu bağımsızlığını kazanmıştı. Şüphesiz ki Rusya devleti kendi politikaları çerçevesinde rahat hakeret edip istediklerini kolay elde edebilmek için Slav ve Ortodoks halkların koruyuculuğunu üstlenmiştir. Dönemin şartlarının gelişmesi ile birlikte basın ve medya kuruluşlarınıda kullanarak Ortodoks halkların ezilip baskı altında kaldığını, kendi dinlerini rahat yaşayamadıklarını iddaa etmiş, bu konuda kendine Avrupa medyasında destekçi bulmaya çalışmıştır. Yaptığı bu çalışmaların etkisiyle 1853-1856 yılları arasında ki Kırım Savaşı’nda karşısında rakip olarak bulunan İngiltere ve Fransa’yı kendi tarafına çekerek 93 harbinde yalnız kalmamızı sağlamış bu sayede Rus orduları 9 ay gibi kısa bir sürede batıdan Yeşilköy’e, doğudan ise Erzurum’a kadar gelebilmiştir.
Biz Osmanlı Devleti tarihini kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme, dağılma dönemleri olarak sınıflandırırken sadece askeri başarıları kıstas aldığımızdan yanılırız. Osmanlı Devleti aslında tam anlamıyla imparatorluk olmayı, 18. yy’da yani bizim Gerileme Devri dediğimiz dönemde başarabilmiştir. Devletin 17.yüzyıl sonuna kadar olan büyük askeri başarıları neticesinde, istenilen kolayca elde edilebildiğinden Osmanlı Devleti III.Selim zamanına kadar yabancı devletlerde elçilik açmaya bile gerek duymamıştı. İlk olarak 15.yy’da Venedik devleti kendi daimi elçiliğini İstanbul’un Fethi’nin ardından Sultan II.Mehmed’in izni ile açmıştı. O dönemde Venedik elçisine balyoz denirdi. Biz ise ilk geçici elçilerimizi, kaybedilen savaşların etkisi ve Avrupa sanayisinin çok altında kaldığımızın farkına vararak 1718 yılında Pasarofça Antlaşması’nın ardından Sultan III.Ahmed döneminde sınır komşularımıza ve Avrupa’ya göndermeye başlamışızdır. 1821 yılında Fransaya giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi kendi seferatnamesinde belirttiği üzre çocuk yaşta imparator olan XV. Loui’nin başını okşamıştır. Bu örnek, o dönemde devletimizin ne kadar yüce ve adeta erişilmez bir düzeyde olduğunun göstergesidir. Bir başka olayda ise Rusya’ya giden elçilik heyetimizin yanında götürdüğü Türk aşçılarının hazırladığı hoşafları “bu Türkler ne içiyor acaba” deyip merak eden Rusya ve Lehistan veliatları bardaklarda kalan artıkların tadına bakmışlardır. Şehdi Osman Efendi seferatnamesinde bu durumdan şaşkınlıkla bahseder.  Şüphesiz ki günümüzde Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın antlaşma imzalamasının ardından kalemi yavaşça cebine koyması kadar büyük bir skandal olacakken, dönem şartları ve teklonojinin yeteri kadar gelişmemesinden ötürü kısa sürede unutulup gitmiştir.
Devletimiz o dönemde askeri açıdan pek parlak olmasada sanayileşme ve Avrupa tarzı yenilikler yapma konusunda gelişme katedip kendini dünya standartlarına getirmişti. Özellikle 1736-1739 yılları arasındaki savaşta, Avusturya ve Rus ordularına karşı alınan galibiyet bu yeniliklerin askeri alanda da meyvelerini verdiğinin göstergesidir. Fakat o dönemde de bu tip gelişme kaydeden ve 1699 yılında ki Karlofça Antlaşması’nın izlerini büyük ölçüde silip, yeniden eski günlerine dönme sinyalleri veren Osmanlı İmparatorluğu üzerinde, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti üzerinde sergilenen oyunların benzerleri değil direkt olarak aynıları oynanmaya başlanmıştır. Yukarıda da bahsettiğim gibi, normalde halkın büyük bir kesiminin derdi evini idare edebilecek parayı kazanmak iken sanki bağımsızlık, ayrıcalık veya özerklik istiyormuşlar havası oluşturulmaya çalışılmıştır. Büyük bölümü eğitim bakımından cahil kalmış köylü toplum, bu dönemde kolayca dış güçler tarafından kandırılmıştır. Günümüzdeki isteklerin aynıları olan; anadilde eğitim, kendi dillerinin tanınması, özerklik gibi istekler imparatorluğumuzun kendini toparlamaya başladığı zamanlarda sık sık dillendirilmiş ve dayatılmıştır. Ayrıca sürekli olarak Avrupa medyasında Osmanlı Devleti içinde yaşan halkların baskı gördüğü, demokratik haklarının yok sayıldığı ve ırkçılık yapılıp, dinlerini yaşayamadıkları doğrultusunda haberler çıkarılmıştır. 1492 yılında İspanya’dan II.Bayezid tarafından kurtarılan Yahudilerden olan David ve Samuel kardeşler tarafından aynı yıl bizde de kurulan ilk matbaa, 18.yy Avrupa’sında çok önemli bir medya ve basın,yayın organı haline gelmiş ve bu haberlerin yayınlanmasındaki en büyük araç olmuştur.
Özellikle anadilde eğitim konusu bir toplumu veya bir milleti bölmek için en önemli unsurdur. Aynı toprak parçası üzerinde birbirinden tamamen farklı insan grupları yetiştirmenin sonucu, kısa zamanda kesin ve geri dönüşü olmayan bir bölünmedir. Bunun örneklerini Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve Tepedenli Ali Paşa’da görebiliriz. 1798 yılında Mısır’ı işgal eden Napolyon komutasındaki Fransız birliklerini geri püskürtmek için gönderilen Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki birliklerimizin içinde bulunan, ailesi Konya Türkmenleri asıllı olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa bölgede kalmış, rütbesi ve zekasını iyi kullanması ile kısa sürede önemli bir güç haline gelmiştir. Bab-ı Ali kendisini istemeyerekte olsa Mısır valisi olarak tanımak zorunda kalmıştır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın nihai hedefi bölgede kendisinin ve ailesinin yöneteceği bir devlet kurmak olduğundan, yerel dillerde eğitime öncelik verip, tek millet ve birlikte bir bütün olmanın bilincinden yoksun kişiler yetiştirerek kendisine destek bulmuştur. Kurduğu bu yönetim tarihe Mısır meselesi adı ile geçecek olan, devletimizin prestijini yerle bir eden olaya sebebiyet vermiş,oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordu Kütahya’ya kadar gelmiş, Rus donanması bu karmaşa sırasında tarihinde ilk defa Akdenize, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan geçerek yerleşmiştir. Mehmet Ali Paşa adımlarını sağlam atıp bir halkı yönetimden nasıl ayırabileceğini çok iyi bildiğinden kurduğu hanedan Mısır’ı 1945 yılına kadar İngilizlere rağmen yönetmiştir.
Yanya Valisi Tepedenli Ali Paşa ise bulunduğu bölgede ayrı bir güç oluşturup, kendi devletini kurmak için Rumları yönetim aleyhinde kışkırtma yoluna gitmiştir. Bu bağlamda Rum halkının bilinçlenip, yönetime karşı cephe alabilmesi için yeni yetişen genç nesli etkilemiş ve öğrenim koşullarını merkeze rağmen değiştirerek anadilde eğitime dönmüştür. Kiliseler açıp, diplomatik yazışmalarını Türkçe yerine Rumça yapmıştır. Tepedenli’nin etkisi kısa sürede etkisini hissettirmiş ve 1820 yılında Mora halkı isyan etmiştir. İsyan çok büyük kayıplarla, güçlükle bastırılmıştır. Fakat 1829 yılındaki isyan ve Edirne Antlaşması’nın ardından Mora elimizden çıkıp bağımsız Yunanistan kurulmuştur.
1890’ların sonlarında yaşanan ve Günümüzü Anlamak – I ‘de belirttiğim üzre günümüz Arnavutluk topraklarındaki halkın Arapça hutbeyi Arnavutça okuma isteği, harbiye nazırı Said Paşa’nın onayı, Şeylülislam Ömer Lütfi Efendi’nin fetvasına rağmen Sultan Hamid tarafından red edilmiş, sebep olarak da dinen sakıncası olmasada siyaseten sakıncası olup, bölücü unsur olarak gösterilmiştir. Sultan Hamid’in Arnavutluk politikasını bu şekilde sert tutması olumlu sonuç vermiş ve Arnavutluk 1912 yılında bizle kara sınırı kalmadığı için zorunlu olarak bağımsızlığını ilan edene kadar hiçbir bölücü olaya ev sahipliği yapmamıştı.
Bunlar sadece tarihten çok ufak kesitler, bunun gibi bir çok örneği acı bir şekilde maalesef tecrübe etmiş bulunmaktayız. Fakat görünen o ki günümüzdeki tabloda çok farklı değil. Devletimiz tıpkı 18.yy’da olduğu gibi tekrar yükselme sürecine girmişken aramıza nifak tohumları ekilip, cahil kalmış halkımız kandırılmaya çalışılıyor. Anadilde eğitim, bazı dillerin anayasada tanınması ve hatta özerklik gibi gerçeklikten uzak kavramlar içimizde yaşayan bir halk kesiminin esas problemiymiş gibi gösterilip, devletimizin yükselişi durdurulmak isteniyor. Tıpkı, dünyanın önde gelen devletlerinden olan, Birleşik Devletler’de 112, Fransa’da 72 nükleer santral bulunmasına rağmen, Türkiye’de nükleer bir santral inşa edilmek istendiğinde çevre katliamı yaşanacağını iddaa edip, devletimizi dışa bağımlı halde tutmaya çalışanlar gibi bazı büyük devletler destekli örgütler ve onların destek verdiği kişiler ile partiler de demokrasi ve özgürlük adı altında zamanında Rusya’nın yapmış olduğu Slavların ve Ortodoksların haklarını koruması gibi ortalarda dolaşıp bir kesimi temsil ettiklerini dile getiriyorlar.
Dahası bugünkü medyada bir kısım kendilerini aydın sayan kişiler (aynı II.Meşrutiyet sırasında olduğu gibi) çıkıp isimlerinin önlerindeki ünvanlara yakışmayacak şekilde konuşup, tarih boyunca yaşanan ve sonuçlarıyla devletimize çok ağır bedeller ödeten bu olayları görmezden gelip konuşabiliyor ve çözüm önerisi olarak anadilde eğitim, farklı bir dilin daha anayasada tanınması gibi ancak hayal dünyalarında görebilecekleri şeyleri gerçek hayatta maalesef dile getirebiliyorlar.
Bu aşamada üstümüze düşen, atacağımız her adımda çok dikkatli olmak. Geleceğimizi iyi yönetebilmek istiyorsak, başarılarla dolu tarihi geçmişimizden ilham alıp, yaptığımız hatalardan ders çıkarmalıyız.
Bu konuda bir örnek daha vermek gerekirse 1900’lü yıllara göz atmalıyız, Sultan Hamid Balkanlar’daki cemaatlerin kendi aralarındaki ayrımı çok iyi takip edip kiliseler arası siyaset uygulamıştır. İstanbul Balat’taki Rum Ortadoks Patriği’nin karşısına bir gecede Bulgar Kilisesi’ni diktirmiştir. Bu aynı zamanda ilk prefabrik yapı olma özelliğini taşır. Bu şekildeki çift cemaatli balkan köylerinde tek klise bırakılarak içlerinde ayrılık çıkartılıp, birleşmeleri engellenmiştir. Fakat 1909’dan sonra yönetimi devralan İttihat ve Terraki mensupları en kısa sürede bu uygulamaya son verip demokrasi,insan hakları ve eşitlik adı altında  masrafları devletin kasasından karşılanmak üzere rakip cemaatler için kilise yapımına izin vermişlerdir. Bu olaydan 2 sene sonra balkan milletleri birleşerek bize karşı güç oluşturmuş ve Midye-Enez hattına kadar olan tüm topraklarımızı güdülen tamamen devlet yönetim gerçekliğinden uzak bir siyaset sonucunda kaybemiştik.
Namık Kemal (1840-1888)’in kendi döneminde  “Başı İstanbul’a yaslanmış, saçları Balkanlar’da dalgalanan, bir kolu Hz. Peygamberin (s.a.v.) diyarına uzanmış, öbür kolu Kerbela’ya el atmış, fakat göğsü Anadolu’da ve kalbi yine mutlaka Anadolu’da çarpan büyük ve mukaddes vücut.” Şeklinde tasvir ettiği Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kısa bir mühlet içinde güdülen yanlış siyaset, alınan yanlış karar doğrultusunda nasıl yerle bir olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Devletimiz yerle bir olduktan sonra Talat Paşa’nın dediği gibi “Siyasetimiz mağlup oldu” dememek için, veya yazarlarımızdan Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Onarmak için çakılan her çivi koca bir parçayı söküp düşürüyordu” söylemiyle bir daha karşılaşmamak için dikkat etmeliyiz.

Veya Süleyman Nazif’in,
Halt edip durduk siyaset namına
Türk’ü mahvettik şecaat namına
Mülkü yıktık aşk-ı millet namına
Milleti soyduk hamiyet namına

Dörtlüğünde görüldüğü gibi pişmanlık duymamak için tarihimizi iyi bilip, günümüzü ona göre şekillendirelim.

Günümüzü Anlamak-II

Türk demokrasi tarihimizde 23 rakamı sık sık geçmektedir. 23 Aralık 1876 tarihinde Meclis-i Mebusan açılmış, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiş, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi büyük bir kutlama ile faliyetlerine başlamış ve hepimizin bildiği üzere 29 Ekim 1923’te ise Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Bir çok defa ifade ettiğim gibi, 1876 ile 1909 yılları arasında geçen 33 yıllık dönemi yani Sultan Hamid iktidarını iyi bir şekilde idrak edip, yaşanan olaylardan ders çıkarabilirsek, şu anda uğraştığımız veya uğraşmak zorunda kalacağımız problemlerden eser kalmayacağına eminim. Zaten Sultan II Abdülhamid’te tarih tekerrür eder sözüne karşı çıkıp tarihin sadece ahmaklar için tekerrür edeceğini söylemiş bu konuda adımların çok dikkatli bir biçimde atılması gerektiğini ifade etmiştir.

1877 yılında Mithat Paşa ve avenesinin Rusya’ya karşı ordunun durumuna ve gelen yanlış raporlara güvenip girdiği savaşın ardından Osmanlı devleti gerçek ismiyle Devlet-i Aliyye çok büyük bir yenilgi almış yaklaşık 1 milyon insanını kaybetmiştir. Tarihçiler 1774 yılında Rusya ile kaybedilen savaşın ardından imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması’nı Osmanlı Devleti için çöküşün başlangıcı olarak kabul ederler fakat 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşını ise devletimiz adına tabir yerindeyse bel kemiğinin kırılması olarak ifade ederler. Osmanlı Devleti II.Viyana bozgununun ardından 1683-1699 yılları arasında Avusturya ile 15 meydan muharebesi yapıp 12’sini kaybetmesine rağmen 1877-1878 savaşındaki kaybı kadar büyük zarara sebebiyet vermemişti. O dönem Rumi takvim kullanıldığından ötürü 1293 yılında gerçekleşen bu savaşa halk arasında 93 harbi denmiştir.

Savaşın sonuna doğru Rus ordusu Yeşilköy’e kadar gelmiştir. (Yani şu anda çay içtiğimiz Florya sahili) O dönemde Yeşilköy’e Ayestefanos dendiğinden bu isimle Ruslarla imzalanan antlaşma o zamana dek diğer devletlerle imzaladığımız antlaşmalar arasında en ağır olanı idi. Bu antlaşmada Ruslar’ın mezhebi olan Ortadokslara verilen ayrıcalıklar ve bağımsız Bulgar Krallığı’nın kurulması Avrupalı devletleri rahatsız etmiş ve onların girişimiyle antlaşma iptal edilip yerine yine aynı yıl Berlin Antlaşması imzalanmıştır.

Tüm bu olaylar yaşanırken, payitahtta ise Sultan V.Murad’ın 30 Mayıs – 30 Ağustos 1876 tarihleri arasında 93 günlük iktidarından sonra Mithat Paşa’nın desteğiyle meşrutiyeti ilan etmek şartıyla başa geçirilen Sultan Hamid yönetimdeki dizginleri eline almaya başlıyordu. Mithat Paşa’yı yanından uzaklaştırıp, bir çok tarihçinin birleştiği ortak görüşe göre de gizlice öldürtmüştür. Ardından ise Meclis-i Mebusan’ı anayasada kendisine verilen hak ile süresiz olarak tatil etmiştir. Bu tarihten itibaren kendisine eleştirenlerin sürekli olarak dile getirdiği istibdat yönetimini başlatmış, 23 temmuz 1908’de II.Meşrutiyet ilanına kadar bu süreç devam etmiştir.

33 yıllık saltanat döneminde Sultan Hamid devlet politikası olarak diplomasiyi seçmiştir. Devletin gücünün yetmeyeceğini farkettiğinden savaşlardan uzak durmuştur. Fakat Girit meselesi yüzünden Yunanistan’la açılan aramız 1897 savaşına sebebiyet vermiş, Dömeke Meydan Muharebesi olarak anılan savaş büyük zaferimizle sonuçlanmasına rağmen diplomatlarımız askerimizin savaş meydanında gösterdiği başarıyı gösteremeyerek Girit’e özerklik verilmesini engelleyememiş bir kez daha askeri sahada ki başarımız masa başında hiçe sayılmıştır.

Sultan Hamid döneminde yurtdışında okullara gönderilen öğrencilerle birlikte, içeride Avrupa tarzı eğitim alanlar, okudukları kitaplar,gazeteler ve yurtdışında gördüklerinin etkisiyle mevcut yönetime karşı cephe almaya başlamışlardır. Mithat Paşa’nın önderliğindeki Jön Türkler yani Genç Osmanlılar 1890’ların ardından yavaş yavaş yerini İttihat ve Terraki olarak bilidiğimiz İlerleme ve Kalkınma Partisi’nin temsil ettiği özgürlükçü akıma bırakmaya başlamıştır. Bu akıma destek verenler arasında hepimizin tanıdığı Enver Paşa, Talat Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Süleyman Nazif, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy ve Namık Kemal gibi isimler vardı. Bu gibi isimler Sultan Hamid’in baskıcı rejiminden sürekli şikayet ediyor ve demokratik hakların çiğnenip, hiçe sayıldığını dile getirip istibdat yönetiminden vazgeçip, padişahlıktan çekilmesini istiyorlardı.

Hatta nefretlerini bu tip söylemlerle alamayan bazı yazarlar bunları dizelerine taşımışlardı. 21 Temmuz 1905 günü padişahın sarayının hemen dibinde bulunan günümüzdede halen faliyette olan Yıldız Camii’nde Sultan Hamid’e bir Cuma namazı çıkışı düzenlenen ve 23 kişinin ölümü, 58 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan eylemi planlayan kişiyi Tevfik Fikret “Bir Lahza-i Teahhur” şiirinde şanlı avcıya benzetiyor ve şu şekilde övüyordu:

Silkip asırların boyunlara taktığı ilmikleri, en çetin

Bir uykudan uyandırır kavimleri dehşetin.

Ey şanlı avcı, tuzağını boş yere kurmadın!

Attın… Fakat ne yazık ki, yazıklar ki vurmadın!

Mehmet Akif Ersoy ise arabasıyla önünden geçen Sultan Hamid’i görünce “ boyalı sakalını görünce midem bulanıp yüzüm sarardı” demiş günlük hayattaki bu nefretini mısralarına taşımaktan geri durmayıp orada da hakaretlerine devam etmiştir.

Düşürdün milletin en kahramanını ye’se

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e!

Bir başka şiirinde ise:

Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,

Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şeriat” diyerek.

demiştir. Şairlerimizin şiirlerinden de anlaşılacağı üzere kendilerini aydın olarak gören her kesim Sultan Hamid’e eleştiride bulunmuş bu eleştirileri hakarete taşımaktan hiç çekinmemişlerdir.

Nitekim bu tip aydın kesimleri arkasına alan İttiat ve Terraki üyeleri Selanik’te dağa çıkarak meşrutiyetin zorla ilan edilmesini istemişler ve bu konudaki emellerine ulaşmışlardır. Ardından da 13 Nisan 1909 günü İstanbul’da avcı taburlarının İttiat ve Terraki yönetiminin gerçeklerini farkedip isyan etmesi sonucu Selanik’ten getirilen ve daha sonra sadrazam olacak Mahmud Şevket Paşa komutasındaki 15 bin kişilik harekat ordusu ile isyan bastırılmıştır. İstanbul’un Fethi sırasında kuşatma sebebi olarak koyun pazarlığındaki yolsuzluğu göstermemiz gibi buradada Sultan Hamid Kuran-i Kerim’leri toplatıp yaktırmak gibi komik bir nedenle tahttan indirilmiştir. O dönemki resmi işlerde Rumi Takvim kullanılmasından ötürü 31 Mayıs 1325 tarihinde gerçekleşen ve 31 Mayıs Vak’ası olarak bilinen bu olay ile birlikte literatürümüze irtica kavramı girmiştir.

Fakat özellikle 23 Temmuz 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanının ardından ortaya çıkan olumlu havalar yerini çok çabuk farklı bir ortama bırakmıştı. Şu anda bazı kişilerin düşündüğü gibi bir kısma verilecek haklar ve ayrıcalıklar ile dostluk kardeşlik pekişecek yanılgısına o zaman da düşülmüştür. İlk başlarda imamlar,hahamlar,papazlar beraber törenlere katılıp, her halktan kişiler birbirlerine sözde kardeşçe davranıp imparatorluğun her tarafında sahte bir bayram havası esmişti. Ama çok değil birkaç ay sonra işler kontrolden çıkmaya başlamıştır. Aynı yıl bu boşluktan ve halkların durumundan faydalanan Bosna-Hersek, Avusturya tarafından ilhak edilmiş onu Bulgaristan’ın bağımsızlığı takip etmiştir. Yine aynı dönemde devlet yönetimindeki becerisizlik ve verilen ayrıcalıklar sonucu Trablusgarb ve Balkan savaşlarına giden yol açılmıştır. 1908’de kontrolü ele alan İttihatçılar barış ve kardeşlik gibi kavramlara kanıp verdiği imtiyazlar neticesinde imparatorluk 1918’de yani 10 yıl içinde adeta yerle bir olmuş Balkanlardan, tüm Ortadoğu ve Arap kıtasındaki topraklarımıza kadar bir çok alan elimizden çıkmış hatta I.Murad yadigarı serhad şehri, 99 yıllık başkentlik yapmış Edirne bile elimizden çıkmış, II. Balkan Savaşı’ndaki boşluktan faydalanan Enver Paşa sayesinde geri alınabilmiştir.

İş işten geçtikten sonra ise az önce isimlerini verdiğim kendilerini aydın olarak gören kişiler pişmanlıklarını yazılarında defahatle bildirmişler, bunları şiirlerine de taşımışlardır. Süleyman Nazif pişmanlığını :

Padişahım gelmemişken yade biz,

İşte geldik senden istimdade biz,

Öldürürler başlasak feryade biz,

Hasret olduk eski istibdade biz.

Dörtlüğüyle dile getirirken, Tevfik Fikret’te İttihat ve Terraki yönetimine adeta ateş püskürüyor ve bunu Han-ı Yağma şiirinde şu şekilde dile getiriyordu:

Bu harmanın gelir sonu kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bu çatırdayan ocak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştah sizin

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Mehmet Akif Ersoy boyalı sakal deyip nefret ettiği padişahın devrini şu sözlerle arar hale gelmiştir:

Devr-i Sabık mı dedin şimdi? Elindeyse çevir,

Ensesinden tutup eyyamı da gelsin o devir.

Kendi yaptıklarını ve İttiat ve Terraki yönetimini en ağır şekilde eleştirenlerden biride hiç şüphesiz ki Rıza Tevfik Bölükbaşı’dır:

Divane sen değil, meğer bizmişiz

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz!

Sade deli değil edepsizmişiz!

Tükürdük atalar kabrigahına!

diyerek pişmanlığını dile getirmiş.

Yazının başındada Sultan Hamid’in sözünü hatırlattığım gibi “Tarih sadece ahmaklar için tekerrür eder”. Lütfen bundan çok değil sadece 100 sene önce yaşanan bu ibret verici hadiseleri, günümüzde kararlarımızı vermeden göz önüne alalım. Verilen hangi ayrıcalıklar nelere yol açmış, demokrasi ve özgürlük adı altında istenen aslında amaçları bu iki temel ilke ile ilgili olmayıp vatanımızı bölme gayesi güden isteklerin farkına varalım. Ancak bu şekilde yaptığımız takdirde içinde bulunduğumuz şartlardan refaha kavuşabilir, devletimizi Mustafa Kemal Atatürk’ün hedef gösterdiği gibi “ Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne” taşıyabiliriz.

2011 Seçim Sonuçlarını İyi Okumak

Sandıktan beklendiği üzere yine AKP çıktı. Peki nasıl oldu da 3 seçim üst üste gelen bu parti 3 dönemdir oy kaybetmiyor aksine oy kazanıyor bu Türkiye için bir ilk. Bu yazımda bunun sebeplerini kısaca inceleyeceğim.

Genel seçimde AKP’ nin %50 oy alması 1950 ve 1954 seçimlerini hatırlattı. Hatırlayacak olursak bu dönemlerde Demokrat Parti %55 ve %57 oy oranıyla hükümet kurmuştu. O zaman sisteme muhalif olan Demokrat Parti’nin tabanı %50-%60tı. Bu gün baktığımızda sistem muhalifliği yapan AKP, SP, HAS, BBP ve sistem muhalifi olduğunu söyleyerek oy toplayan BDP ve TKP toplamda %60 lık bir oy  oranına sahipler ki buna CHP’nin ve MHP’nin de seçim sürecinde yeni anayasa yapılacak sistem değişecek şeklindeki söylemlerine binaen oy veren insanları, değişimin gerektiğini ancak bunu bugünkü hükümetin yapamayacağına inanları ve YSK’nın uygulaması yüzünden konsolosluklarda oy kullanamayan gurbetçi vatandaşlarımızı da kattığımızda vatandaşlarımızın %70-75’inin sistemin değişmesini istediğini anlayabiliriz. Burda sistem karşıtı bir azınlık değil sistem koruyucusu bir azınlık görmek mümkün.

Seçim sürecinde ekonomik sloganlar çokça kullanıldı işsize maaş, her aileye sigorta, emekliye çalışana zam, üniversite harçlarını kaldırma, durumu olmayan öğrencilere burs, benzine mazota indirim, çiftçiye indirim… vs. Fakat seçim sonuçlarına baktığımızda bu vaatler oy getirmemiş. Peki neden?  Bir taraftan bu vaatlerde en öne çıkan Sayın Kılıçdaroğlu’ nun SSK karnesi öbür taraftan CHP ile aynı söylemleri tekrar eden MHP seçmenin bu vaatlere inanmasına engel oldu. Diğer bir neden ise halkımız 2002 den bu yana neler değiştiğini ekmek kuyruklarının kalmadığını, SGK’ nın, ekonominin, alım gücünün “nerden nereye” geldiğinin farkında. Bir tarafta geçmişi icraatlarla dolu olan bir parti var öbür taraf da ise geçmişinden kurtulmaya çalıştığını dile getiren, değişime ihtiyaç duyan bir muhalefet var. Bunun yanı sıra Başbakan Erdoğan’ın ardı ardına açıkladığı “çılgın projeler”‘in ekonominin canlanması yönünden daha inandırıcı ve temelli projeler olması AKP’ye oy kazandırdı.

Seçim sürecinde önemli rol oynayan diğer bir etken “Kaset skandalları ve tehditlerdir.” Deniz Baykal’ın istifasına ve CHP’de değişikliklere(Bu değişiklikler şuan için fikri bazdan ziyade kişiler ve vaatlerde değişiklik sağladı.) neden olan Kasetler bu kez bazı mihraklar tarafından değişiklik yapılmak istenen MHP’ye karşı ortaya çıktı.İkisi arasında önemli farklar vardı. Birincisi MHP’nin önüne konulan kasetler daha profesyonelce hazırlanmış ve çok daha iyi servis edildi. Diğer bir fark Deniz Baykal’ın kaseti sadece seks skandalı içeren bir kasetken MHP’ ye karşı kullanılanlarda seksin dışında kutsal değerlere ve seçmenlere hakaret içermesiydi. Diğer bir taraftan seçim sürecinde BDP’li adayların “Eğer MHP/CHP kazancaksa ona oy verin 5-0 olmasın.” şeklindeki ses kayıtlarının ortaya çıkması AKP’nin oyunu arttırmasına etkili olmuştur. Bu kasetleri AKP’nin çekip servis ettiği yönündeki çirkin iftiralar ise ispat edilemediği için istenen sonucu vermemiş tam aksine iddaa sahibinin oy kaybetmesine sebep olmuştur.

Seçim sonuçlarını etkileyen bir diğer etken de üslup farkı. Bir taraftan “ana a…”, “recep bey”, “dişlerini sökücem” gibi hoş olmayan tabirler öbür taraftan dil sürçmeleriyle dalga geçen bir siyasi zihniyet varken Tayyip beyin bunları daha hoş bir üslupla eleştirmesi daha önce yaptığı hatalardan ders çıkararak üslup değiştirmesi seçmenin parti seçiminde önemli rol oynamıştır.

Seçim sonuçlarının nedenlerini böyle değerlendirdikten sonra birde seçim sonucunu değerlendirmek gerekir. Seçim sonucundan tek başına anayasa yapabilecek veya bunu referanduma götürebilecek bir partinin olmaması uzlaşı kültürünün gelişmesi, siyasi partilerimizin birbirleriyle etkileşimlerini ve diyaloglarını arttırması ve bu meclisin %95 gibi bir oranı temsil etmesi açısından umut verici. Zira her ne kadar halkın %50si AKP’yi desteklemiş olsa da diğer %50lik kesimide temsil edenlerin anayasa değişikliğinde söz sahibi olmaları gerekmektedir ve bu sonuçlara göre söz sahibi de olacaktırlar. Önümüzdeki dönemde daha saygılı, terbiyeli, kavganın yerini uzlaşıya bıraktığı, daha demokratik bir ortam görmek dileğiyle…

Bir Hak İhlalinin Sonu: Kürtçe Anadilde Eğitim

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek Kürt sorunu, Türkiye’nin en önemli sorunları arasında yer almış, Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetmiştir. Ekonomik, sosyal, siyasi yönleri bir yana bu sorunun en önemli ayağını teşkil eden dil sorunu yani Kürtçe sorunu da hala çözülmemiş olarak duruyor karşımızda. Okumaya devam et

12 Haziran seçimleri üzerine

Herkesin kendini başarılı saydığı bir seçim sonucu yaşadı Türkiye. Kılıçdaroğlu çıktı ve milletvekili sayısını arttıran tek parti olduklarını ve 3,5 Milyon yeni ‘oydaş’ kazandıklarını ifade etti. Erdoğan ise daha doğru söylemlerle çıktı halkın karşısına.

Ana muhalefet liderinin sadece ‘oydaş’larına selam ve teşekkür göndermesi ve başbakan Erdoğan’ın tüm halka hitaben bir teşekkür konuşması yapmasını yan yana getirip düşünün. Siz de benim aklımdan geçen şeyleri düşüneceksinizdir. MHP’de de kim ne derse desin içten içe bir mutluluk vardır, ve bence de haklarıdır. BDP’nin kendini başarılı olarak addetmesininde haklılık payı yüzde yüzdür. Bu seçimlerde en başarılı parti BDP’dir. Bağımsızlar demek istemiyorum, çünkü bağımsız değillerdi onlar da.

***

CHP başarılı mıdır, değil midir? Eğer genel tabloya bakıp nihai bir karar verecek olursam, başarısızdır. CHP’nin kalesi olarak nitelendirilen şehirlerdeki oy oranındaki düşüşün sebebi hem AK Partinin başarılı stratejisine, hem de CHPli belediye başkanlarının negatif etkisine yorabiliriz. Antalya’da yaşanan hezimet de Deniz Baykal’ın Türk seçmeninde artık hiçbir karşılığının olmadığının kanıtıdır diyen Oray Eğin doğru söylüyor bence de.

***

Doğudaki tabloya baktığımızda; AK Parti vs BDP ikileminde bölge halkının sıkıştırıldığı ‘din mi, ırk mı’ sorusunun cevabının ‘ırk’ olduğunu gördük. BDP’nin gösterdiği adaylarda 36/36 yapması da önemli bir başarıdır. Seçimlerin bir diğer galibi de BDP’dir.

***

MHP’nin kaset komplosunun -ki uluslar arası bir organizasyon olduğu düşüncesindeyim- yarattığı olumsuz etkiyi, ‘püskevit’ vakasını da başarılı bir stratejiyle lehine çevirerek ortadan kaldırmayı başardı. Nisan ayında yapılan anketlerde barajın altında olan MHP, Bahçeli’nin de tutumuyla halkın güvenini tekrar kazandı ve her ne kadar koltuk sayısını azaltsa da meclisteki yerini korudu. MHP’yi de seçimin bir başka galibi olarak ilân etmek mümkün.

***

2002 seçimlerinde %1 ve fazlası oy alan parti sayısı 11’di. 2011’de ise bu rakam 4’e düştü. Türk halkı artık barajı geçmesi beklenmeyen partiye oy vermiyor. Bu oyların önemli bir kısmı ‘icraatlerinin katkısıyla’ iktidar partisine geçtiğini gördük.

***

2023 vizyonuyla yola çıkan AK Parti bu yolda ilk engelini bence başarılı olarak aştı – her ne kadar vekil sayısı düşse de.- Gündemi artık Erdoğan’ın gönlünde yattığını ifade ettiği başkanlık sistemi meşgul edecek. Halkın oylarının yüzde ellisini almış bir partinin başkanlık sistemini daha iyi savunabileceği de bir gerçek. Yani bu sonuçlarla halk Erdoğan’a başkanlık sistemi için onay verdi diyebiliriz.

***

Bir büyüğümüzün de söylediği üzere “Seçim derdi bitti, geçim derdi başladı.” Bir ülkede seçimlerin çok fazla gündemde kalması sakıncalı bir durumdur. Seçimler nedeniyle askıya alınan ‘Demokratik Açılım’ı kaldığı yerden devam ettirecektir iktidar partisi. “Durmak yok, yola devam” söylemi 13 Haziran’dan itibaren reel dünyaya tekrar dönmeli.

Türkiye’de Azınlık Olmak

“Azınlık nedir, ne ifade etmektedir?” sorusuna cevap bulmak için TDK’nin kapısına vardığınızda şu tanımlamayı görürsünüz:” Bir toplulukta herhangi bir nitelik bakımından ayrı ve ötekilerden sayıca az olanlar, ekalliyet, çoğunluk karşıtı”. ”Herhangi bir nitelik bakımından” ın altını çizmeliyiz. Yani sayısal anlamda “daha fazla” olan bir grup farklı açılardan “azınlık” halinde olabilir.

Devletteki herhangi bir bireyin en az bir özelliği bakımından azınlık durumuna düşmemesi olanaksızdır. Bu yüzdendir ki herhangi bir sebepten dolayı azınlık konumunda olanların, bu durumda onların düştüğü zor şartlara karşın onlara el uzatması gerekir, çünkü günün birinde kendisinin de benzer bir duruma düşmesi kuvvetle muhtemeldir. Ama gelin görün ki söz konusu olan ülkemizse bu söylediklerimiz hükümsüzleşiveriyor. Bırakayım fikirlerim değil ülkenin yaşadıklarını konuşalım öncelikle. Yıllar evvel Trabzonspor’da oynayan siyahi futbolcu Kevin Campbell’ı hatırlarsınız. Kulübün değerli başkanı, muteber insan Mehmet Ali Yılmaz, Kevin’in gol fırsatı kaçırdığı bir maç sonrası sırıtarak ondan ‘yamyam’ diye söz etmişti. Yabancı basında kafası fesli karikatürize edildiği için kıyameti koparan Türk, kimliği konusunda hassasiyet gösteren farklı kültürlerden insanları anlamakta güçlük çeker. Evet maalesef durum böyle. Tabii ki de yıllar önce yaşanmış bu olaydan genel bir yargıya varılmaz ama bence -maalesef- durumu özetleyen bir örnek.Bir de Festus Okey mevzuu vardı hatırlarsanız.Beyoğlu Emniyeti’nde öldürülmüş, konuyla ilgili açıklama dahi yapamayan emniyeti koruyan vali, göçmen ve mültecilerin potansiyel suçlu olduğu yönünde açıklamalar yaparak, Okey cinayetinin soruşturmasını etkilemeye çalışmıştı. Uyuşturucu satıcısı bir yamyamın ölümünü bu kadar abartmamak gerekiyordu besbelli. Kafatasçı Milliyetçilik, ister ‘kararınca’ ister militanca olsun, ağır bir görme bozukluğudur. ‘Türk’e Türk’ten başka dost yok’ şiarına çeşitli yollardan varan; ister antiemperyalist bağımsızlıkçı, ister milliyetçi olsun herkes, sıkıştığında Türk olmayanı her felaketin müsebbibi ilan etmeye hazırdır. Öte yandan, Türk, azınlıkta kalmayı sevmez. Kürtlerin dağlı bir Türk boyu olmasından geçtim, bugün Finlandiyalıların Türk kökenli olduğunu, yarın Macarların Türk boyu olduğunu, öbür gün Korelilerin Türkün daniskası olduğunu iddia ederek varlığını serinletmeye çalışır. Dünyayı dölleme merakı, bütün ulusların Türk kökenli olduğunu keşfe adanmış hayatlar, milliyetçi obsesiv kompulsiv yapının enikonu parodisine dönüşür. Okumadınız mı? Meğer devekuşunun anavatanı Türkiye’ymiş.

Hâl böyle iken,ülkenin üstünde etkili olan karanlık güçler ulusal beraberliğe zarar verirken ,bir de bazıları var ki, yaptıklarıyla ve söyledikleriyle büyük darbeyi onlar vuruyor. Bu ırk meselesini bir kenara koyarsak, halkın onların hoşlarına gitmediği temayüllerde; Sağcı-solcu , Alevi-Sünni, laik-dindar… örnekleri çoğaltmak mümkün, yapay azınlık oluşturarak ülkenin zaten kötü olan gidişatını amiyane tabirle baltalıyorlar. Fazıl Say’ın 2007 yılındaki söyledikleri konuyla epeyce bağlantılı.”Bizim Türkiye rüyamız öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30, onlar yüzde 70. Bizi dışlıyorlar. Çankaya’daki davete bir sürü ıvır zıvır adamları çağırdılar, beni çağırma gereği bile duymadılar. Bu iş böyle devam ederse kızımı da alıp bir başka ülkeye yerleşeceğim.” demişti. Yani aslında şunu demek istiyor: “Yıllardır ben gibiler yönetiyordu devleti, herşey çok güzeldi muhafazakarlar azınlıktaydı.Şimdi onlar iktidarda biz azınlık konumuna düştük.” E ne güzel işte! Ülkede demokrasi tıkır tıkır işliyormuş.Demokrasiden yana değilim ben kardeşim, bu devleti muhafazakar toplumun seçtiği muhafazakar insanlar yönetemez demek değil mi bu söyledikleri? Fazıl Say’ın icraatleri mi yoksa mahallelerine kilise talep eden Hristiyanların mı memlekete daha fazla zarar verdiğini mukayese bile edilemeyeceği kanaatindeyim.

İki farklı klasmandan örnek verdim.Ülkemize çeşitli amaçlarla gelmiş olan T.C. vatandaşı olan veya olmayan “tanım gereği”azınlıklar ve fikri ayrılıkların ülkeyi terk etmeye yetecek kadar önemli bir etken olduğunu düşünen anti-demokratik azınlıklar.Hal böyle olduğu müddetçe -ki Türkiye Cumhuriyeti var oldukça devam eder gibi- Halkın azınlık kavramına bakışı negatif olmaya devam edecek ve başta da söylediğim gibi Türkiye’de azınlık olmak fazlasıyla zor olacak.

 

Günümüzü Anlamak-I

Bugünlerde seçiminde etkisiyle bazı konular üstüne siyasetçilerimiz ve ilim adamlarımız tartışıyor, bu tartışmalarda özellikle anadilde eğitim, Türkçe harici diğer dillerin durumu ve bunların anayasada yerini alması gerektiği söz konusu oluyor. Hatta bir partimiz seçim vaadlerine anadilde eğitimi ekledi ve eğer iktidara gelmesi durumunda en kısa sürede hayata geçireceğini vaad ediyor.

Ayrıca bazılarının sorun olarak gördüğü Kürt meseleside adeta milletin başka sorunu yokmuşcasına sık sık lanse edilmekte. Her zaman dediğim gibi bugünü anlayabilmek için tarihimizi çok iyi kavramalıyız öncelikle. Özellikle bugünlere örnek olup yol gösterebilecek olaylar 1876  yılında 23 Aralık tarihinde ilk meclis-i mebusanın açılması ile başlamış ve Devlet-i Aliye’nin çöküşüne kadar olan dönemde de adeta bizlere  ibretlik olacak şekilde devam etmiştir.

19 yy’ın özeliikle ikinci yarısı, bizim açımızdan yıkım yılı olmuştur. Fransız ihtilalinin üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmiş, özgürlük ve özellikle  milliyetçilik gibi düşünceler halk tebamızın zihninde önemli ölçüde yer etmiştir.  Yunanistan, Sırbistan ve diğer azınlık ülkeler bizden adeta domino etkisiyle teker teker ayrılmışlardır.

Sırbistan bizim için güzel bir örnektir; ilk defa 1812 yılında Rusya ile yaptığımız ve kaybedilen savaşın ardından imzalanan Bükreş Antlaşması ile kendilerine Devlet-i Aliye tarafından ayrıcalık tanınmıştır. Ardından 1826 yılında Sultan II.Mahmud’un büyük bir cesaretle  gerçekleştirdiği Vaka-i Hayriye olayının münasebetiyle deyim yerindeyse ordusuz kaldığımızdan 1829 yılında yine Rusya ile yapılan savaşın  ardından imzalanan Edirne Antlaması ile Yunanistan’a direkt olarak bağımsızlık, Sırplar’a ise özerklik verilmiştir. Son olarakta dönemin halkı  arasında Rumi takvimden ötürü 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Rus- Osmanlı savaşının ardından imzalan Berlin Antlaşması’yla Sırplara  bağımsızlık verilmiştir. Kısacası taviz tavizi doğurmuş,  devletin güçsüzlüğüde buna eklenince Sırplar 70 sene gibi bir süre zarfında bizden  ayrılarak kendi devletlerini kurmuşlardır. Buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç ise devlet işlerinde taviz verildiği an işlerin kısa  sürede rayından çıkmasıdır.

23 Aralık 1876 yılında Meclis-i Mebusan’ın açılması ile birlikte demokrasi faliyetlerimiz kısmende olsa o tarihlerde başlamıştı. İlk anayasamız olan Kanuni Esasi’deki 18. Madde’de resmi dilin Türkçe olduğu açıkca belirtiliyordu. Ayrıca  yine o dönemde bir kişi imparatorluğun herhangi bir yerinde işe girmek istiyorsa Türkçe bilmek  zorundaydı. Dönemim meclisinde şimdi de olduğu gibi hararetli tartışmalar hat safadaydı yine  böyle bir tartışmada Ermeni ve Rum vekiller kendi dillerini konuşamadıklarından şikayet ediyorlar ve şuan da mecliste bulunan bazı kişilerin yapmaya çalıştıkları üzre kendi dillerini konuşmaya yelteniyorlardı. Edebiyatımıza bir çok çeviri kazandırmış aynı zamanda Bursa valiliğinide bir dönem yürütmüş olan Ahmet Vefik Paşa kürsüye çıkmış ve önümüzdeki seçime 4 yıl var bence bu süre zarfında aklınız varsa Türkçe öğrenin diyerek sert bir demeçte bulunmuş bu  konudaki devletimizin hassasiyetini çok iyi bir biçimde dile getirmiştir.

İmparatorluğun bir diğer ucunda, Arnavutluk’ta da yine o dönemlerde ilginç olaylar yaşanmaktadır.  1893 yılında Mustafa Bey önderliğinde bir  grup camilerde okutulan hutbenin yerel dilleri olan  Arnavutça’ya çevrilmesi için bir hareket başlatmışlardır. Bu tutum 1899 yılının bayramına kadar  çeşitli  tartışmalarla tekrar etmiştir. Bir grup bu harekete karşı çıkarken bir grup ise buna destek vermiştir. Fakat 1899 yılının bayramında olaylar  ciddileşmiş dönemin İşkodra valisi Payitaht’tan çıkabilecek çatışmalar için 2 kolordu talep etmiştir. Olaylar en sonunda dönemin padişahı Sultan  Hamid’in kulağına kadar gelmiştir. Olayları araştırması için Said Paşa’yı görevlendirmiş, Said Paşa’da Şeylülislam Ömer Lütfi Efendi’den fetva almış ve  hutbenin Arapça yerine Arnavutça okunmasında bir mahsur olmadığını valiliğe telgrafla bildirmiştir. Fakat Sultan Hamid dinen bir sakıncası olmasada  siyaseten sakıncası olduğundan hutbenin Arnavutça okutulmasını yasaklamıştır ve bu hareketin önüne geçilmezse önce ders kitapları ardından da  Kurani Kerim’in değişeceğini ifade etmiş, büyük bir hiddetle karşı çıkmıştır.

Sultan II.Abdülhamid’in “ Tarih sadece ahmaklar için tekerrür eder” diye güzel bir sözü vardır.  Tarihimizde bugünümüze ışık tutabilecek bir çok  olay yaşanmış ve bir çoğunun etkileri günümüze kadar gelmiştir. Bize düşen tarihi gerçeklikten sapmayarak yaşanan dönemleri kendi içinde iyi  algılamak, oradaki olayları ve onların sonucunda oluşan etkileri günümüze çok iyi bir şekilde uyarlayıp, devletimizin ve milletimizin yararına, aynı  yanılgılara tekrar düşmeden kavramak gerekir.